|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yıl 20 * Temmuz, Ekim 1999 * Sayı 3-4
İÇİNDEKİLER - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ İHSAN DOĞRAMACI AİLE SAĞLIĞI VAKFI ÖDÜLÜ PROF. DR. MÜNEVVER
BERTAN'A VERİLDİ
Bir Madalya ve 2.500 Amerikan Dolarından oluşan DSÖ İhsan Doğramacı Aile Sağlığı Vakfı Ödülü, Ödül Tüzüğü'nün 4. Maddesinde belirtildiği üzere, "Aile Sağlığı" alanında başarılı hizmeti olan bir kişiye verilmektedir. Ödüle layık olan adayları belirlemede aşağıdaki kriterler göz önünde bulundurulmaktadır.
- Sadece halen mesleki olarak aktif kişiler değerlendirmeye alınmaktadır. 28 Ocak 1999 tarihinde Dr. K. CALMAN'ın başkanlığında toplanan DSÖ İhsan Doğramacı Aile Sağlığı Vakfı Komitesi gönderilen adayları değerlendirdikten sonra, Ödülün Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Münevver BERTAN'a verilmesini oybirliği ile kabul etmiştir. Prof. Dr. BERTAN Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1956 yılında Tıp Doktoru olarak mezun olmuştur. 1960 yılında Pediatri'de uzmanlık almıştır. 1960'tan 1964 yılına kadar Ankara'daki Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü'nde pediatride öğretim görevlisi ve 1964'ten 1966'ya kadar Amerika Birleşik Devletleri'nde Epidemiyoloji ve Biyoistatistik'te birer sertifika aldığı Kentucky Üniversitesi Toplum Hekimliği Bölümü'nde Yardımcı Doçent ve öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. Türkiye'ye dönüşünde Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde ve Toplum Hekimliği Enstitüsü'nde Sosyal Pediatri'de önce Doçent daha sonra da Profesör olmuştur (1967-1981). Prof. Dr. BERTAN daha sonra Suudi Arabistan'ın Dammam şehrinde bulunan Kral Faysal Üniversitesi Tıp Bilimleri ve Tıp Koleji Aile ve Toplum Hekimliği Bölümü'nde Profesör olarak iki yıl geçirmiştir. 1981-1983 yılında Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı'nda tekrar çalışmalarına başlamış ve 1985'de Sağlık ve Sosyal Bakanına danışman olarak atanmıştır. 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı olmuştur ve 1996 yılından beri aynı üniversitenin Halk Sağlığı Enstitüsü ve Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı'dır. Prof. Dr. BERTAN bütün kariyerini Türkiye'de aile sağlığının gelişmesine adamıştır. Burada sadece onun örnek başarılarından birkaçından bahsedilmiştir. 1985'de Sağlık Bakanı danışmanı olarak tetanoz, difteri, boğmaca ve kızamık gibi enfeksiyon hastalıklarından kaynaklanan bebek ölüm oranını azaltmayı amaçlayan ulusal bağışıklama kampanyasını organize etmekten sorumlu olmuştur. En yüksek düzeyde politik yetki Hükümette ve ulusal düzeyde bütün ilgili sektörlerin dahil edilmesini mümkün kılmıştır. DSÖ gibi uluslararası kuruluşların ve Rotary International ve UNICEF gibi hükümet dışı örgütlerin katılımı ile uluslararası işbirliği, bağışıklama oranını önemli ölçüde yükselten onun bu hızlandırılmış bağışıklama kampanyasındaki başarısında önemli bir rol oynamıştır. Kampanyanın diğer önemli başarısı ise, Çocuk Gelişimi ve Hayatta Kalması Türk Sektörlerarası Komitesi'nin ve sağlam bir bağışıklama sisteminin kurulmasıdır. Prof. Dr. BERTAN ayrıca, Türkiye'de tıp fakültelerinde aile planlaması eğitiminin standardizasyonu ve geliştirilmesinde (JHIPEG0 projesi) önemli bir rol oynamıştır. 1992 yılında başlayan, önce 5, daha sonra 13 Tıp Fakültesi'ni içeren bir Projenin Direktörlüğünü yürütmüştür. Onun başlıca faaliyetleri; ihtiyaçların saptanması, eğitim materyallerinin geliştirilmesi, uzman eğiticilerin, eğiticilerin ve tıp fakültesi öğrencilerinin eğitimi ve değerlendirilmesidir.
Profesör BERTAN, Ankara'nın 90 kilometre civarında yerleşik yaklaşık 40 köyde,
modern aile planlaması metodlarını kullanıcıların yüzdesini artıran, anne sağlığı
düzeyini geliştiren, anne çocuk sağlığı ve aile planlaması hizmetlerinin elde
edilirliğini ve ulaşılabilirliğini artıran ve toplum sağlığı çalışanlarını eğiterek
toplum katılımını sağlayan bir projeyi de (Güvenli Annelik Projesi) yönetmiştir. Prof. Dr. BERTAN birçok yayın yapmıştır. Birçok ulusal ve uluslararası derneklerin de üyesidir.
Prof. Dr. Münevver Bertan İhsan Doğramacı Aile Sağlığı Vakfı Ödülü'nü 20 Mayıs
1999 tarihinde DSÖ Assemblesinin 52. toplantısında, DSÖ Başkanı Dr. G.H. Brundtland,
Assemble Başkanı ve 139 ülkenin delegasyonunun katıldığı toplantıda almıştır.
Bu toplantıda Prof. İhsan Doğramacı ve Prof. Münevver Bertan birer konuşma yapmışlardır.
Bu ödül 19 yıldan beri ilk kez bir Türk doktoruna verilmiştir.
TRABZON İL MERKEZİNDE GÖREV YAPAN DOKTORLARDA SİGARA İÇME SIKLIĞI
Dr. Gamze ÇAN*
Dr. Tevfik ÖZLÜ** Dr. Yılmaz BÜLBÜL** Dr. Perihan TORUN* ** Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı A.D.
GİRİŞ
Sigaranın, birçok kronik hastalık için önemli bir risk faktörü olduğu ve önlenebilir
ölüm nedenleri arasında yer aldığı bilinen bir gerçektir. Bu nedenle ülkeler
çeşitli önlemler alarak sigara içme oranlarını azaltmaya çalışmaktadırlar. Amerika
Birleşik Devletleri, İngiltere ve Norveç'te bu amaçla başlatılan çalışmalarla
1974-1985 yılları arasında erkeklerde sigara içme oranında oldukça başarılı
düşüşler elde edilmiştir. Tüm bu ülkelerde önce sağlık personeli sigaranın zararlarını
farkedip sigarayı bırakmakta, toplum onları takip etmektedir. Bu konuda sağlık
personelinin örnek teşkil etmelerinin önemi büyüktür. MATERYAL ve METOD
Araştırma Kasım 1996-Haziran 1997 tarihleri arasında Trabzon İl Merkezi'nde
kesitsel tipte bir çalışma olarak gerçekleştirilmiştir. Sağlık Müdürlüğü kayıtlarına
göre Trabzon'da görev yapan 221 uzman, 393 pratisyen hekimden 572 doktor çalışmaya
katılmıştır. Çalışmaya katılım oranı % 93.2 olarak tespit edilmiştir (572/614).
1. Şimdiye kadar hiç sigara içtiniz mi? Tanımlar A) Sigara İçenler:
a) Hergün içenler: araştırmanın yapıldığı günlerde, günde en az bir tane olmak
üzere hergün sigara içmekte olanlar (3. soru a şıkkı).
B) Sigara İçmeyenler: Verilerin analizinde Epi İnfo 5.0 istatistik paket programı, Ki-kare testi kullanılmıştır. BULGULAR Çalışmaya katılan 572 doktorun 411'i erkek, 161'i kadın bulunmuştur. Çalışmaya katılan doktorların sigara içme durumları Tablo I ve Tablo II'de özetlenmiştir. Erkek doktorlar arasında sigara içme sıklığı % 54.3, kadınlar arasında ise % 32.3 olarak tespit edilmiştir. Sigara içme yönünden erkek doktorların kadınlara göre anlamlı olarak daha fazla sigara içtiği tespit edilmiştir (P = 0.000002). Erkek doktorlar arasında yaş gruplarına göre sigara içme yönünden farklılık olmamasına rağmen (Tablo I, P= 0.63685), kadın doktorlar arasında 30 yaş ve üzerindekilerde anlamlı olarak daha fazla sigara içildiği gözlenmiştir (Tablo II, P= 0.00064). Tablo I: Erkek Doktorların Sigara İçme Durumları * (Kasım 1996-Haziran 1997, Trabzon)
Ki kare= 0.90, SD= 2, P= 0.63685. TARTIŞMA 1960'lı yılların başında gelişmiş batı ülkelerinde, hekimlerle genel populasyonun sigara içme davranışı önemli bir farklılık göstermezken, daha sonraki yıllarda hekimler bu alışkanlıklarını önemli oranda terk etmeye başlamışlardır. Günümüzde bu ülkelerde yaşayan 3 milyon hekimin yaklaşık % 30'u sigara içmeye devam etmektedir. ABD, İngiltere, Norveç, Finlandiya, İsveç, Yeni Zelanda ve Singapur'da hekimlerin % 25'den azı, Danimarka, Belçika ve Kanada'da % 25-40'ı, Hollanda, Fransa, Rusya, Polanya, Yunanistan, İtalya, İspanya ve Japonya'da ise % 40'dan fazlası sigara içmektedir5. Kocabaş ve arkadaşları tarafından 1993 yılında Çukurova Bölgesinde yapılan bir çalışmada hekimler arasında erkeklerde % 47.0, kadınlarda ise % 39.1 oranında sigara içildiği tespit edilmiştir6. Dedeoğlu ve arkadaşlarının Antalya'da yaptıkları bir çalışmada doktorlardaki sigara içme sıklığı erkeklerde % 52.8, kadınlarda % 41.0 bulunmuştur7. Ertuğrul ve arkadaşlarının 1991-1992 yıllarında İstanbul Üniversitesi hastanesi doktorlarında yapmış oldukları bir çalışmada erkek doktorlarda % 39.4, kadın doktorlarda % 26.5, ortalama % 35.7 oranında sigara içildiğini tespit edilmiştir8. Türkiye'de erişkin yaş grubunda sigara içme sıklığı erkeklerde % 62, kadınlarda % 24 oranıyla oldukça yüksektir9. Sağlık Bakanlığı adına Bigtaş tarafından yapılan bir başka çalışmada; Türk toplumundaki 20 yaş üstü populasyonda erkeklerde sigara içme oranı % 57.8, kadınlarda % 13.5, ortalama % 35.7 olarak bildirilmiştir10. Trabzon il merkezinde görev yapan doktorların 572'sinin katıldığı bu çalışmada sigara içme sıklığı erkek doktorlar arasında % 54.3 kadın doktorlar arasında % 32.3 (52/161), ortalama % 48.1 olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlar dünya verileri ve Türkiye'deki çalışma sonuçlarına göre bazı farklılıklar göstermektedir. Özellikle Türk populasyonu için belirtilen oranlara göre erkek doktorlarda sigara içme biraz daha düşük iken kadın doktorlarda oldukça yüksektir. Çalışmada erkek hekimlerde yaş grupları arasında sigara içme yönünden farklılık bulunmazken (Tablo I, P= 0.63685), kadın doktorlarda 30 yaş ve üzerindekilerin anlamlı olarak daha fazla sigara içiyor oldukları belirlenmiştir (Tablo II, P= 0.00064). Sigara içme yönünden erkek ve kadın hekimler arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (P= 0.000002). Sigaranın zararlarının her geçen gün daha kesin ve ayrıntılarıyla gözler önüne serildiği günümüzde, çalışmaya katılan doktorların halen böyle yüksek oranlarda sigara içiyor olması gerçekten kaygı vericidir. Davranışlarıyla toplumu sağlıkla ilgili konularda yönlendirmesi beklenen doktorların genel populasyon ortalamasından daha çok sigara içiyor olmaları, doktorların sigara karşıtı çalışmalardaki önemli rollerini ve sorumluluklarını hekimlerin yeterince kavrayamadıklarını düşündürmektedir. Kaynaklar 1. WHO (1993) Youth and Drugs. report of a WHO Study Group
World Health Organization, Geneva 1973. YAŞLILIK DÖNEMİNDE HİZMET PROGRAMLARI
Dr. F. Zuhal U. GÖKKOCA*
Dr. Nilay BAHARLIETİLER** ** Arş. Gör. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
Yaşlılık döneminin sağlık sorunları günümüzde gittikçe önem kazanan bir halk sağlığı konusudur. Yaşlı nüfusun oranının artması sağlık ve sosyal hizmetlerde bazı temel değişiklikleri gündeme getirmektedir. Yaşlılık döneminde verilecek sağlık hizmetleri "yaşlı sağlığı" başlığı altında incelenmektedir. Yaşlılık döneminde sağlık hizmetlerinin örgütlenmesini ülkenin sağlık sisteminden bağımsız düşünmek olanaklı değildir ve bu döneme özgü sağlık sorunlarının çözümünü "temel sağlık hizmetleri "(TSH)" kapsamında düşünmek yararlı bir yaklaşım olacaktır. Bu makalenin amacı, yaşlılık döneminde sağlık hizmetlerinin planlanması ve örgütlenmesini TSH kavramı çerçevesinde tartışmak ve bu konudaki bilgileri gözden geçirmektir. Yaşlılıkta Verilen Hizmetin Amaçları Yaşlılık döneminde, hem hastalıkların tedavisi hem de sağlığın sürdürülmesi için sosyal ve fiziksel koşullar diğer yaş dönemlerine göre ön plana daha çok çıkmaktadır. Bunun için bu dönemde verilen sağlık hizmetlerini sosyal hizmetlerden bağımsız düşünmek olanaksızdır. Yaşlılık döneminde verilen sosyal hizmetlerin ve sağlık hizmetlerinin temel amacı, yeti yitimini önlemek olmalıdır1. Erken tanı ve erken müdahale, yeti yitimini önlemede birincil düzeyde önemlidir. ikincil ve üçüncül düzeyde ise yeti yitiminin ilerlemesini önlemek ve günlük yaşamda bu nedenle yaşanan sıkıntıları hafifletmek vardır1. Yaşlılar için verilecek hizmetin temel amaçları şöyle özetlenebilir;
- Kendi evlerinde olabildiğince uzun bir süre bağımsız, rahat ve huzurlu bir
şekilde yaşamalarını sağlamak, Yaşlıların sağlığı, parçası oldukları toplumun sağlığı ile yakından ilişkilidir. Bu yüzden yaşlı sağlığı, esas olarak içinde bulunduğu toplumun yaşama koşulları ve çevrenin niteliği tarafından belirlenmektedir. Yaşlıların sosyal durumu ve fonksiyonel kapasitesindeki değişimler özel yaklaşımlar gerektirebilir. Bu noktada, yaşlılıkta sağlığın sürdürülmesi için üç hedef ele alınmaktadır. Bu hedefler; fonksiyonel kapasitenin sürdürülmesi ve artırılması, kendi kendine bakımın sürdürülmesi ve ilerletilmesi ve sosyal ilişkilerin desteklenmesidir. Şekil 1, bu hedefleri de göz önünde bulundurarak, yaşlı kişilere sağlık hizmeti sunumunda seçilmesi gereken yöntemleri incelemektedir. Şekilde, yaşlıların içinde bulunabileceği yaşam durumları başlıca üç sınıfa ayrılmıştır. Bu kişilere sağlık hizmeti sunumunda dikkat edilmesi gereken temel unsurlar da yine üç ana sınıfta ele alınmıştır. Yaşlı kişiye içinde bulunduğu yaşam durumuna göre hangi hizmetlerin verilmesi gerektiği şemada belirtildikten sonra, belirlenmiş olan esas doğrultusunda ayrıntılar tekrar ele alınmakta ve sonuçta o yaşlının durumuna göre özel hizmetler kesin ve eksiksiz olarak belirlenebilmektedir2.
Şekil 1: Yaşlılıkta sağlığın sürdürülmesine farklı yaklaşımlar matriksi. Sağlık Hizmetleri Yaşlılardaki sağlık sorunlarının çok az bir kısmı tedavi edici hekimlik uygulamaları ile çözümlenebilir niteliktedir. Dolayısıyla koruma, sağlığın sürdürülmesi, sağlık eğitimi, rehabilitasyon gibi hizmetlerin temel sağlık hizmetleri içindeki yeri kaçınılmaz olarak ön sıralardadır. TSH verilmesinde ülkeler arasında farklı uygulamalar olmasına karşın, Alma Ata Deklarasyonu hem sanayileşmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için aynı prensipleri tanımlamıştır. Tüm sağlık sistemleri içinde kişileri yaşlılık döneminde kronik hastalıklardan, yeti yitiminden korumak ve mental sağlığın sürdürülmesini sağlamak ayrıcalıklı bir sorumluluk olarak önerilmektedir1. Hizmet götürürken yaşlılık dönemindeki riskli gruplar şöyle tanımlanmaktadır;
1. Çok yaşlı grup (80 yaş üzeri),
1. Yaşlıların yalnızlıktan korunması
Yaşlılara sağlık hizmeti verilirken göz önünde bulundurulması gereken önemli
noktalardan biri, sağlık ve sosyal hizmetlere en fazla gereksinimi olanların
çoğunun bu hizmeti az kullananlar olduğu gerçeğidir. Hizmetin kullanımında tek
engel para değildir. Hizmetin ne olduğu, nereden ve kimden alınacağı konusunda
bilgi eksikliği, hizmeti verenlerin tutumları, yaşlının fiziksel olarak ulaşım
güçlüğü veya sistemin kendi yapısı diğer engeller olabilmektedir.
Sağlık Merkezleri Birinci basamakta bulunan ve 20-30 bin kişiye hizmet veren bir kuruluştur. Toplum yaş yapısına göre farklı olmakla birlikte, yaklaşık olarak 2000-3000 yaşlıya hizmet vermektedir. Bu kuruluşlar, yaşlı bireylere ev ziyaretleri yapmanın yanı sıra, hastane ve toplum hizmetlerinin birbiriyle bağlantısını sağladıkları için önemli bir işleve sahiptir. Birinci basamak kuruluşundaki sağlık ekibi, hekim yönetiminde sosyal hizmet uzmanları, hemşireler ve gönüllülerden oluşmaktadır. Sosyal hizmet ve gönüllü örgütler ayrı bir yerde örgütlenebilir, ama sosyal hizmetin örgütlenmesinde bu birimin temsilcisi genel pratisyenlerle bağlantı içinde olmalıdır. Gönüllü örgütlerin temsilcileri ve bölgedeki dini kişiler de zaman zaman sağlık merkezini ziyaret etmelidir. İletişim ve eşgüdüm nitelikli ve sürekli olmalıdır. Hastanede çalışan özellikle psikiyatri ve geriatri uzmanı olmak üzere çeşitli dallarda uzmanlar bu sağlık merkezine ziyarete gelmelidirler. Geriatri uzmanının aktiviteleri; pratisyen hekim ve hemşireleri erken tanı konusunda eğitme ve örgütleme, pratisyen hekimlerin uygun gördüğü hastaları konsülte ederek değerlendirme ve tedavilerini düzenleme, yaşlı hasta bakımı ve izlemi konusunda hekimleri teşvik etme olmalıdır. Geriatri uzmanı, yaşlılar için özel evlerin inşasında ve yaşlıların yeni yerlere yerleştirilmeleri sırasında sosyal hizmet uzmanları ve gönüllülerle ilişki içinde olmalıdır. Sağlık merkezinin işlevi Şekil 2'de özetlenmiştir. Ev Hizmetleri Ev hizmetleri, sağlık merkezinde bulunan sosyal hizmet uzmanı tarafından örgütlenmelidir. Sosyal hizmetlerin verilmesi sırasında rastlanan beslenme ile ilgili sorunları çözmek için diyetisyenlerle işbirliği yapılmalıdır. Ev ziyaretleri kapsamında şu hizmetler de bulunmaktadır;
1. Gönüllüler tarafından düzenlenen gezici yemek hizmetleri. Hastane Hizmetleri Yaşlılara verilecek hastane hizmetleri ya hastane içindeki ayrı bir koğuşta ya hastaneye bağlı ayrı bir binada ya da hastanın durumunun gerektirdiği hizmeti verebilecek şekilde planlanmış ve örgütlenmiş biçimde hizmet veren yaşlı hastanelerinde yapılmalıdır. Bu özelleşmiş hizmet veren hasteneler;
- Değerlendirme, tedavi ve rehabilitasyon birimlerinin olduğu geriatri hastaneleri4, Rehabilitasyon Yaşlılarda yapılan rehabilitasyon etkinlikleri üç başlık altında incelenmektedir; reaktivasyon, resosyalizasyon, reintegrasyon. Reaktivasyon: Letarjik, pasif, gerek sosyal gerekse fiziksel aktivite azlığı içindeki yaşlıların günlük yaşam için gerekli aktiviteleri tekrar kazanması için yapılan cesaretlendirme ve yönlendirme çabalarını kapsamaktadır. Resosyalizasyon: Hastalık sırasında ve sonrasında aile, komşular, arkadaşlar ve diğer yaşlılarla azalmış ya da kaybolmuş olan ilişkilerin yeniden canlandırılmasını amaçlamaktadır. Reintegrasyon: Yaşlının günlük yaşamın akışı içinde yenilenen ve değişen topluma uyum göstermesini ve bu beceriyi kazanmasını amaçlamaktadır. Uzun Süreli Bakım Hizmetleri Hastalanmış veya yeti yitimine uğramış yaşlıların tedavi ve rehabilitasyonun önemli bölümlerinden biri izlemleridir. Bu hizmet genelikle pratisyen ya da halk sağlığı hemşiresinin yaşlıların evine düzenli ziyaretleri şeklinde yapılmaktadır. Eğer sürekli yataklı tedavi ve bakım gerektiren durumlar varsa bu kişilere yukarıda bahsedilen geriatri hastaneleri veya servisleri gibi yerlerden birinde daha yoğun hemşirelik bakımı içeren hizmet verilebilir. Uzun süreli bakım hizmetlerinin yapıldığı yerler ile son dönem hastanelerin aynı yerler olması önerilmemektedir. Bunun en önemli nedeni, son dönem bakımın sağlandığı hastanelerdeki personelin sürekli mutsuzluklarının diğer yaşlıları etkilemesidir. Sosyal Hizmetler Sosyal hizmet bilimi geriatrik hizmetlerin temel taşlarından birisidir ve giderek önem kazanmaktadır. Yaşlılar için verilecek hizmetin şekli, zamana ve duruma özeldir. Bu hizmetler, kimi zaman bir dostluk ziyareti kimi zaman yemek servisinin düzenlenmesi ya da günlük kişisel bakıma yardımcı olunması olabilir. Bazı ülkelerde bu kapsamdaki hizmetlerin bazıları şunlardır;
- Sanat ve kültür etkinlikleri göstererek yaşlıların hoşça zaman geçirmesini
sağlayan yaşlılık kulüpleri ve merkezleri, Yaşlılar, fiziksel ve mental yetersizliği olanlar da dahil olmak üzere, ergonomik olarak inşa edilmiş binalarda küçük gruplar halinde ve aynı zamanda toplum içinde yaşamalarına olanak tanıyan yerlerde yaşamalıdır. Yetersizlik durumlarını değerlendirebilmek üzere özel yetişmiş hemşire ve/veya genel pratisyenin hemen her gün, geriatri uzmanın ise daha seyrek ama düzenli olarak burayı ziyaret etmesi uygundur. Böyle yerler yaşlıların daha güvenli ve bağımsız yaşayabilecekleri, sosyal anlamda da kendilerini daha iyi hissedebilecekleri yerlerdir. Sonuç olarak; Türkiye'de nüfusun giderek yaşlanması yaşlılık ile ilgili hizmetlerin planlaması ve örgütlenmesi gereksinimi doğurmaktadır. Bu anlamda, TSH içinde yaşlılık döneminde bulunan kişilere verilecek hizmetlerin gözden geçirilmesi önemlidir. Belki, Türkiye'de 2000'li yıllarda sağlık ocağı ebelerinin ya da hemşirelerin gebe ve çocuk izleminin yanı sıra yaşlı izlemi yaptığına da tanık olunacaktır. Kaynaklar 1. Services to Prevent Disability in the Elderly. EURO Report
and Studies No: 83. Regional Office for Europe, WHO Copenhagen 1982. World Health, 51st Year , No. 5, September - October 1998
Alexandre KALACHE*
* Dr. Alexandre Kalache ; Dünya Sağlık Örgütü, Yaşlılık ve Sağlık Programı Sorumlusu, 1211 Cenevre 27, İsviçre. Cinsiyet perspektifi olmadan sağlık ve yaşlanmayı anlamak mümkün değildir. Hem fizyolojik, hem de psikososyal bakış açısından sağlığın belirleyicileri direk cinsiyetle ilişkilidir. Klinik bilimlerde ve Halk Sağlığı'nda yapılan araştırma ve programlarda bu farklılık gittikçe daha fazla tanınmaktadır; aksi durumlarda programların başarısı tehlikeye girecektir. İlginçtir ki; kadınlardaki yüksek morbidite hızlarına ve sakatlıklara karşılık erkekler daha erken ölmektedirler. Bu prematür ölümlerin nedeni halen tam olarak anlaşılamamıştır. Bütün dünyada beklenen yaşam süreleri artıkça yaşlı bir populasyon oluşmaktadır. Yaşlılık ve sağlık konusu zamanla önem kazanmaktadır. Bu nedenle cinsiyet farklılıkları da göz önünde bulundurularak bu konu üzerinde odaklanmalı ve anlamlı politikalar geliştirilmelidir. Halen "sağlıkta cinsiyet farklılıkları" dendiğinde kadın sağlığı anlaşılmaktadır. Bunun kökleri 1970 ve 1980' lerde kadın gruplarının yürüttüğü başarılı kampanyalara dayanır. Tarih boyunca kadının her konuda ihmal edilmesi ve dünyada milyonlarca kadının gereksiz ve önlenebilir bir hastalık yükünün altında olması bu kampanyaları zorunlu kılmıştır. Hepsinde olmasa da birçok ülkede kadın sağlığı açısından daha çok sivil toplum örgütlerinin çalışmalarıyla gelişmeler kaydedilmiştir. Ancak bu konuda çalışmaların halen sürdürülmesi gerekliliği bilinen bir gerçektir. Buna, benzer bir hareketin erkek sağlığı için de olması son yılarda gittikçe daha fazla konuşulmaya başlanmıştır. Erkek sağlığı, özellikle erişkin dönemde sağlık sektörü tarafından oldukça ihmal edilmiş bir konudur. Doktora tezini sağlıkta cinsiyet farklılıkları üzerine yapan İsviçreli araştırmacı Astrid Stuckelberger, konuya ilginç bir bakış açısı getirmiştir. Erken çocukluk döneminden itibaren birçok kültürde erkeklerin; korunmaya ihtiyaç duymayan "bozulmaz makineler" olarak görüldüğünü belirtmektedir. Sonuçta erkeklerin sağlık sektörü ile ilişkileri sadece erken çocukluk ve hayatın son dönemlerinde olmaktadır. Çok az ve çok geç. Eğer sağlık hizmetlerini çocukluktan itibaren almaya devam ederlerse prematür ölümlere yol açan hastalıkların erken tanı ve tedavileri mümkün olacaktır. Sağlık yaşam boyu cinsiyet farketmeksizin ön planda olmalıdır. Yaşlılık döneminde sağlık hem yaşam boyu alınan sağlık hizmetlerine hem de kişinin yaşam tarzına bağlıdır. Genellikle doğumda yaşam beklentisinin kadınlarda, erkeklerden daha fazla olduğu bilinen bir gerçektir. Birçok gelişmiş ülkede bu fark 6 - 8 yıldır. Bazı ülkelerde ise 12 yıldan daha fazladır. Örneğin; Rusya Federasyonu'nda 1995'de bir kadının doğumda yaşam beklentisi 71.6 yıl iken erkeklerde 58.3 yıldır. Doğu Avrupa ülkelerinde bu yaş farkı benzerdir; ancak Doğu Akdeniz ve Güney Asya' da fark gözardı edilecek düzeydedir. Hatta bazı ülkelerde bu fark tersine dönmüştür. Örneğin; Kuveyt'te doğumda yaşam beklentisi kadınlarda 75, erkeklerde 74.4 yıldır. Doğumda yaşam beklentisi aynı ya da farklı, ilerleyen yaşlarda da bu özelliğini sürdürmektedir. Sadece Kuveyt'te yaş ilerledikçe erkeklerdeki yaşam beklentisi kadınlardan daha fazla olmaktadır. Doğumda beklenenin aksine Doğu Avrupa'da diğer ülkelere benzer olarak yaşam beklentisindeki farklılık 2 - 4 yıla kadar inmektedir. Bu durum, yaşlılık dönemine gelindiğinde; cinsiyetler arası farkı yaratan, hayatı kısaltan faktörlerin etkilerinin azalmasından kaynaklandığı söylenebilir. Son 15 - 20 yıldaki tıbbi gelişmelere rağmen hayatın son yılları halen hastalık ve sakatlıklarla geçmektedir. Sağlıklı yaşlanmanın anahtarı; bağımlı olmadan olabildiğince uzun yaşamaktır. Sağlıklı yaşlanmayı sağlayan ve yaşlılarda sakatlıkları engelleyen programlar, sağlık ve sosyal hizmetlerin daha etkili olmasını sağlayarak yaşlıların hayat kalitelerini artırıp daha uzun süre üretken ve bağımlı olmadan yaşamalarını sağlayabilir. Buna ek olarak; hormon replasman tedavileri gibi müdahalerle önlenebilecek durumlar önlenir ve kaçınılmaz durumlar geciktirilebilir. Kadınlarda yapılan bazı müdahaleler buna örnek verilebilir. Erkek sağlığı için de böyle çalışmalara ihtiyaç vardır. Bunun ışığında bilinen tıbbi gerçekler hakkında toplum bilgilendirilmeli, basit, klinik, sosyoekonomik, ve epidemiyolojik araştırmalar yapılmalıdır. Hükümetlerin, basın-yayın ve gönüllü kuruluşların da desteği alınarak bu konuda önemli ilerlemeler sağlayacak çalışmalar planlanmalıdır. 4 - 8 Şubat 1998' de Cenevre'de Dünya Sağlık Örgütü' nün sponsorluğunu yaptığı Birinci Dünya Yaşlanan Erkekler Kongresi'nde (First World Congress of The Ageing Male) bu konular tartışılmıştır. Uluslararası Yaşlanan Erkek Çalışmaları Kuruluşu üyeleri (International Society for the Study of the Ageing Male) yaşlanan erkekler hakkındaki mevcut olan bilgiler ve yapılması gereken sosyal, ekonomik, tıbbi, epidemiyolojik ve politik çalışmalar hakkında tartışmışlardır. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü Yaşlılık ve Sağlık Programı içinde cinsiyet perspektifi de içeren aktiviteler ve yeni programlar geliştirmektedir.
Arş. Gör. Dr. Gonca OKTAY KOÇOĞLU
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dr. Nuray YEŞİLDAL*
* Yrd. Doç. Dr. İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD. Kuruluşun Amacı: Altmış yaş ve üzerindeki yaşlılara aylık bir ücret karşılığında sürekli bakım ve rehabilitasyon hizmeti vermektir. Bağlı Olduğu Kurum: Ankara İli Sosyal Hizmetler Müdürlüğüdür. Kuruluşun Kanuni Dayanağı: 1963 yılında 225 sayılı Sosyal Hizmetler Genel müdürlüğü kurulmasına dair kanuna dayanarak kurulmuştur. Çalışma Programı - Kimler Kabul Ediliyor: Başvuru Ankara İli Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'ne yapılmakta ve bir sosyal hizmet uzmanı tarafından başvuranın sosyal durumu incelenmektedir. Bu incelemede aşağıdaki konular araştırılmaktadır:
- Nüfus bilgileri (60 yaşın üzerinde olması gerekli) Alkol, uyuşturucu bağımlılığı olan ve ruhsal rahatsızlığı olanlar huzurevinden çıkarılmaktadır. Ayrıca hastalanıp birincil ihtiyaçlarını karşılayamayanların bakımı için aileleri tarafından özel hemşire tutulması istenmektedir. Ümitköy Huzurevi 100 kişiye bakım verecek kapasitede bulunmaktadır. - Nasıl Bir Bakım Veriliyor? Huzurevinde tek ve çift kişilik odalarda
bakım verilmekte ve program günlük program ve gönüllü faaliyetler şeklinde yürütülmektedir. Gönüllü faaliyetler eğlence, piknik ve gezi programları yapılarak gerçekleştirilmekte ancak düzenli bir uygulama yapılmamaktadır. Huzurevinde ayrıca sosyal servis denilen bir hizmet sunulmaktadır. Sosyal hizmet uzmanı, diyetisyen, fizyoterapist ve psikologdan oluşan bir ekip yaşlıların her türlü sorunlarıyla ilgilenmektedirler. - Sağlık Bakımının Niteliği: Sağlık sorunu olanlar hekime başvurmakta olup gerekirse bağlı bulunduğu sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı hastanelere sevkleri yapılmaktadır. Diyetler bir diyetisyen tarafından belirlenmekte ve bir fizyoterapist tarafından fizyoterapi yapılmaktadır. Sağlık nöbeti adı altında hafta sonu hemşire tarafından gündüz nöbet tutulmaktadır. Çalışanların Nitelikleri İdareciler: Huzurevi müdürü ve müdür yardımcıları (2), sosyal hizmet
uzmanı. Araç olarak huzurevinin 14 kişilik bir binek otosu bulunmaktadır. Bütçesi Ankara İli Sosyal Hizmetler Müdürlüğü huzurevi bütçesinden sorumlu bulunmaktadır. Huzurevine kabul edilen kişilerden çift kişilik oda için 14.850.000 TL, tek kişilik oda için 22.050.000 TL ve aile için 27.000.000 TL aylık ücret alınmaktadır (1997 fiyatlarıdır). Kim Denetliyor Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü tarafından denetimler yapılmaktadır. Düzeltilmesine Gereksinme Duyulan Kısımlar a) Yaşlıların günlük yaşamını renklendirmek amacıyla ekibe bir animatör ve çeşitli uğraşları öğretecek bir el-işi öğretmeni alınmalıdır. Yöneticilerin ortam temizliği denetimi konusunda daha titiz davranmaları gerekir. Temizlik personeli sayısında yetersizlik varsa bu durum yöneticiler tarafından bir üst kuruma bildirilerek çözülmelidir.
b) Temizliğin daha titiz olarak yapılması gerekir. Yerlerin uzun tüylü halılarla
kaplı olduğu dikkati çekmiştir. Uzun tüylü halıların temizliği zordur ve zaman
alıcıdır, bunun yerine tüysüz, halıfleks türünden döşeme tercih edilmelidir. Gün içinde uğraş saatleri konulmalıdır. Sabahtan bir, öğleden sonra bir saat olabilir. Bölge halkıyla iletişime geçilmeli, gönüllülerin huzurevini ziyaret etmeleri ve yaşlılarla iletişim kurmaları sağlanmalıdır. Ayrıca bu gönüllüler istendiği takdirde onlara kitap ya da dergi okuyabilirler.
Aileleri ile iletişim kurularak ailelerin yaşlıları düzenli ziyaret etmeleri
sağlanmalıdır.
Dr. Dyt. Emine AKAL*
* Yrd. Doç. Dr. Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Teknolojisi Yüksek Okulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü. Diyet tedavisi Tip 2 diabetes mellitus (DM) tedavisinin temelini oluşturmaktadır. Temel hedefleri şöyle sıralanabilir:
1. İnsülin (ekzojen veya endojen) veya oral hipoglisemik ilaçlar ve fiziksel
aktivite düzeyi ile besin alımını dengeleyerek normale yakın kan glikoz düzeyinin
sürdürülmesi, Enerji: Obezite ve bozuk glukoz toleransı veya insüline bağımlı olmayan diabetes mellitus (NIDDM) gelişimi arasındaki ilişki bilinmektedir. Tip 2 diyabetiklerin % 80-90'ı obezdir2,3. Düşük kalorili diyetlerin ve kilo kaybının insülin duyarlılığının artması ve kan glikoz düzeyinin iyileştirilmesi üzerine olumlu etkileri vardır1,4. Obez tip 2 diyabetik hastaların çoğunda kalori kısıtlaması ve fiziksel aktivite, tek başına kan glukoz düzeyi kontrolünün sağlanmasında etkilidir3. Diyetin enerjisi hastayı uygun vücut ağırlığına getirebilecek ve bunu sürdürebilecek düzeyde olmalıdır1,3. Uygun vücut ağırlığının sağlanması ve sürdürülmesi, enerji kısıtlamasının yanı sıra, beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi, fiziksel aktivite ve davranış değişikliği motivasyonunu da gerektirmektedir2,5. Obez bireylerde, kişinin diyete uyumunun sağlanması ve hızlı kilo kaybından korunması için diyetin enerjisinde gereksinimden 250-500 kkal azaltma yapılması önerilmektedir1. Protein: Genel populasyon için ortalama protein alımının azaltılması veya artırılmasını destekleyen veriler yetersizdir. Enerjinin yaklaşık % 10-15'inin proteinden gelmesi önerilmektedir. Nefropati gelişmiş hastalarda, % 65'i iyi kalite proteinden gelecek şekilde 0.8 g/kg/gün (% 10), glomerül filtrat hızı azalmış hastalarda 0.6 g/kg/gün düzeyinde protein alımı önerilmektedir1,6. Yağ: Doymuş yağ ve kolesterol tüketiminin azaltılması, koroner arter hastalık riskinin azaltılması için önemli hedefi oluşturmaktadır. Enerjinin % 25-30'unun yağdan gelmesi önerilmektedir. Diyet yağ türü, metabolik kontrol ve komplikasyonların gelişimi açısından büyük önem taşımaktadır. Diyet yağının yüksek n-6/n-3 oranının, insülin rezistansı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Kas fosfolipidlerindeki linoleik asit hiperinsülinemi ile pozitif ilişkilidir1,7. Tekli doymamış yağdan zengin diyetin, karbonhidrattan zengin diyete kıyasla metabolik avantajları olduğu ve kan glukoz kontrolünü iyileştirdiği ve postprandiyal insülin düzeyini azalttığı saptanmıştır8,9. Doymuş yağ alımı, enerjinin % 10'unun altında, çoklu doymamış yağ alımı %10'unun altında, tekli doymamış yağ alımı % 10-15 arasında ve toplam kolesterol alımının 300 mg/gün altında olması önerilmektedir1. Karbonhidrat ve Posa: Beslenme alışkanlıklarına, hedeflenen kan glikoz ve lipid düzeylerine göre bireysel olarak enerjinin % 55-60' ını kompleks, rafine olmamış karbonhidratların oluşturması önerilmektedir1,2,10. Yüksek karbonhidrat diyeti ile glukoz toleransı ve insülin duyarlılığının düzeldiği saptanmıştır. Ayrıca diyette özelikle doymuş yağlar azaltılarak kardiyovasküler riskin azaltılması söz konusudur. Bununla birlikte, yüksek karbonhidrat diyetlerinin çok düşük dansiteli lipoprotein (VLDL) ve trigliserit düzeylerini artırdığını gösteren çalışmalar vardır11,12. Bu nedenle karbonhidrat içeriğinin yanısıra diyetin posa içeriği büyük önem taşımaktadır. Glisemik yanıtı yüksek olan ve düşük posalı diyetlerin NIDDM riskini artırdığı gösterilmiştir13. Çeşitli çalışmalarda, yüksek posalı diyetin insülin ve kan glikozu üzerine yararlı etkileri olduğu saptanmıştır14,15. Pick ve arkadaşları16, diyet posasının glisemik, insülinemik ve lipidemik yanıtı düzelttiğini, total kolesterol ve düşük dansiteli lipoproteinleri (LDL) azalttığını göstermişlerdir. Diyabetik hastalar için günlük 20-35 g diyet posası alımı önerilmektedir1. Diyetin total karbonhidrat içeriğinin bir kısmının sükroz olarak kullanılmasının, Tip 1 ve 2 diyabetik bireylerde kan glukoz kontrolünü bozmadığı gösterilmiştir1,17. Metabolik kontrolü ve uygun vücut ağırlığı sürdürülebildiğinde 25 g/gün sükroz tüketimine izin verilmektedir1,2,10.
Fruktoz, plazma glikozunda isokalorik miktardaki sükroz ve nişastadan daha düşük
bir artış oluşturmaktadır. Bu nedenle, diyabetik diyetlerde tatlandırıcı olarak
enerjinin % 10'u düzeyinde önerilebilir. Bununla birlikte enerjinin % 20'si
düzeyinde alımının serum kolesterol ve LDL üzerine olumsuz etkileri vardır1. Öğün Sayısı: Diyabetteki esas bozukluklardan biri de alınan besinin gerektirdiği kadar insülin yanıtının olmamasıdır. Yiyeceklerin gün içinde dağılımı çok önemlidir. Uzun açlık dönemleri sonucunda kontrolün kaybedilerek aşırı yiyecek alımı, insülin yanıtındaki bozukluğu daha da belirginleştirmektedir. Bu nedenle diyabetik hastalara günde 3 ana 3 ara olmak üzere 6 öğün önerilmektedir3,7. Kaynaklar 1. ADA. Nutrition recommendations and principles for people
with diabetes mellitus. Diab Care 21 (Suppl 1): S14-17, 1998.
Dr.Çağatay GÜLER*
Dr.Songül Acar VAİZOĞLU** Dr.Ömer Faruk TEKBAŞ***
*** Prof. Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD.
Çevre, sağlık üzerinde dört değişik etki yapabilir:
1. Hastalıklar için zemin hazırlayabilir. Sözgelimi iklim koşullarının solunum
sistemi hastalıklarının artmasına yol açması, ortamda bulunan vektörlerin hastalıkların
yayılımını kolaylaştırması gibi. Birçok çevre olumsuzlukları her dört etkiye de neden olabilir. Hava, su, toprak kirlenmesi doğrudan hastalık nedeni olabildiği gibi, bir kısım hastalıkların yayılımını kolaylaştırabilir ya da bir kısım hastalığın gidişini etkileyebilir. İnsan sağlığı açısından ele alındığında bu kadar etkin bir belirleyici olan çevre, tüm canlılar esas olarak alındığında söz konusu bağlantılar çok karmaşık duruma gelmektedir. Bütün bu karmaşık ilişkilerin değerlendirilebilmesi yeterli bir izleme sisteminin kurulmasıyla mümkün olabilecektir. Yeterli izleme sistemi kurulamadığı takdirde ancak büyük ve kitlesel sorunlar ortaya çıktığında çok gecikmiş olarak durumun farkına varılabildiği görülecektir. Günümüzde çevresel etkilenim sınır tanımamaktadır. Bir ülkedeki çevresel sorun kısa sürede bölge sorunu veya kıta sorunu haline de gelebilir. Ülkeler sistemli bir çevresel biyolojik izleme sistemine sahip değilseler bu gibi etkilenimin farkına varmayabilirler. Çevrenin önemli bir risk değerlendirmesi ve risk iletişim sorunu olduğu bilinmektedir. Canlıyı olumsuz etkileyen maddeler genel olarak toksik maddeler olarak adlandırılmaktadır. Zehir anlamına gelir. Toksikoloji günümüzde tek başına bir bilim dalı olarak önemli bir çalışma alanı haline gelmiştir. Klinik toksikoloji, adli toksikoloji, gibi dalların yanısıra giderek çevresel toksikoloji dalları da gelişmiştir. Çevresel toksikoloji gerçek anlamda epidemiyoloji sentezi gerektiren bir disiplindir. Toksikoloji bu açıdan farmakoloji, patoloji, beslenme ve halk sağlığı dallarıyla yakından ilişkilidir. Toksik maddelerin etkilerinin ilaç yan etkileri, orjinleri, etkileme süreci gibi özelliklerine dayanarak yapılabileceği açıktır. Bir etkenin toksik olabilme özelliğini etkileyen başlıca etmenleri şöyle sıralayabiliriz:
1. Konakçıya ait özellikler
2. Çevresel etmenler
3. Toksik madde Burada sıralanan etmenler incelendiğinde ayrıntılı bir çevre öyküsü kaydı olmadan söz konusu değerlendirme ve izlemelerin çok güç olacağını ortaya koymaktadır. Klinik birtakım sonuçların çevre ile bağlantısı kurulmamışsa konuyla ilgili değerlendirmelerde önemli sorunlar ortaya çıkabilecektir. İlaç yan etki değerlendirmeleriyle ilgili bildirim merkezleri çevresel etkilenim açısından da ayrıntılı sorgulama yapmak zorundadır. Klinik ekoloji yaklaşımında kişilerde toplam çevresel yüke (total environmental load) bağlı olarak çok geniş bir semptom grubu ortaya çıktığı noktasından hareket edilmektedir. Toplam çevresel yük terimi:
1. Çevresel kimyasallar Klinik ekoloji yaklaşımına göre kişi sürmekte olan düşük düzeydeki çevresel kimyasal etkilenimine uyumunun yetersiz olması durumunda bir çok organı ilgilendiren belirtiler ortaya çıkmaktadır. Söz konusu belirtilerin ortaya çıkmasından sorumlu olduğu varsayılan kimyasal etmenler:
1. Sigara dumanı Bu yaklaşım olmaksızın özgül olmayan bir sonucun çevresellerle bağlantısının kurulması çok zordur. Sözgelimi bir çok çevresel kimyasalın akut ve kronik böbrek harabiyetine neden olabileceğini gösteren bulgular vardır20,21,22. Akut böbrek yetmezliği yapan çevresel etmenler aşağıda belirtildiği gibi sıralanabilir; Akut Böbrek Yetmezliği Yapan Çevresel Etmenler:
1. Organik çözücüler
Ayrıca aromatik aminler, nitroz bileşikler, hidrazinler, alkilleyici ajanlar,
antikanser ilaçlar, kadmiyum ve kurşun renal adenoma ve adenokarsinoma nedeni
olabilirler. Değişik çevresel kimyasallar skuamoz hücreli kansere neden olabilmektedir.
Bunlar renal parenkima ile ilgili kanserojen etmenlerdir. Renal pelvis, üreter,
mesane ve üretrada transizyonel hücre karsinoması yapan etmenler ise 2-naftilamin,
ksenilamin, benzidin gibi aromatik aminler ve sigara içmedir. Bütün bu esasların ışığında giderek daha büyük oranda kimyasalın etkisi altında kalan insan popülasyonu tarafından konunun iyi anlaşılması ve açıklanması gereklidir. Çevredeki kimyasal konsantrasyonu, insan vücudundaki konsantrasyonu, bunun istenilmeyen olumsuz sonuçlarla bağlantısı hakkında yeterli bilgi sahibi olunması gereği vardır. Günümüzde kirletici etkileniminin neden olduğu sağlık riskleri ile ilgili hükümler büyük oranda yetersiz etkilenim verilerine dayanmaktadır12-15. Sonuçta ortaya çıkan tersinir olumsuzluklarda çevresel öyküden uzaklaşılmakta, konunun önemi nedeniyle klinisyenin tüm zamanı sadece o anda var olan durumla ilgili müdahalelere gitmektedir. Disiplinler arası işbirliğini sağlayacak tam bir bütünleyici, sürekli, akademik personel kuşaklarını kapsayacak nitelikte bir araştırma protokolu oluşturulmadan söz konusu sorunun çözümü mümkün olmayacaktır. Önemli klinik merkezlerin söz konusu değerlendirme ve veri analizlerini yapabilecek eğitimi almış elemanlarca takviyesi bu açıdan zorunludur. Epidemiyolojik çalışmalar kanser oluşumunda etkili olan çok sayıda faktörün belirlenmesini sağlamıştır. Bunlar sigara, meslek, güneş ışığı, iyonizan radyasyon, ilaçlar, diyet, alkol, cinsel ve sosyal davranışlar olarak sıralanabilir. Diyet ve sigaranın ABD'de en önemli kanser nedenleri arasında bulunduğu belirtilmektedir18. Kanserojen etkiyle karşılaşılmasından sonra kanser oluşumuna kadar çok uzun bir süre geçmektedir. Piyasaya çıkan muhtemel bir çok kanserojen maddenin etkilerinin çıkabilmesi için geçmesi gereken uzun süre nedeniyle halen epidemiyolojik bir değerlendirmenin yapılabilmesi mümkün değildir. Böyle bir değerlendirme ancak bir kaç akademik kuşağın bir arada konunun içerisine katılmasıyla mümkün olabilecektir. Kuşkusuz çok merkezli araştırmalar bu açıdan önemlidir. Ancak çevre değerlendirmesinde birbirini izleyen akademik kuşakların sürdürdüğü çalışmalar çok daha fazla önem taşımaktadır. Bu durumda iki uygulama söz konusudur:
1. Çevresel izleme ve değerlendirmeler. Çevresel izleme ve değerlendirmeler (monitoring) kirletici etmenin çevrede veya ögelerinde konsantrasyonlarının ölçümüyle yapılmaktadır. Biyolojik izleme ve değerlendirme ise kimyasalı, metabolitlerini, dokularda, vücut sıvılarında, dışkı ve idrarda, solunum havasında oluşan olumlu ya da olumsuz tüm biyolojik cevapların değerlendirilmesiyle yapılmaktadır. Kuşkusuz her iki yöntemin de kendince olumlu ya da olumsuz yönleri olabilecektir. Bireyin doğrudan etkilenimiyle ilgilenildiğinde belki de biyolojik değerlendirmelerin daha yararlı olduğu kanısına varılacaktır. Bu bir oranda doğru olmakla birlikte gerçek izleme ve değerlendirme hem çevresel hem de biyolojik izlemeyle sağlanabilir. Gerçek çevresel ve biyolojik izlemenin temel standardı bulaşıcı hastalık salgınları çıktığında ya da herhangi bir bulaşıcı etmenle etkilenenlerin belirlenmesi durumunda yapılanların çevresel kirleticilere de uygulanmasından ibarettir.
1. Su, hava, besinlerde (belki toprak) kirletici etmenin belirlenmesi Ancak çevresel olarak yapılan ölçümlerin gerçek anlamda etkileyen toksik etmen miktarını yansıtmaması mümkündür. Bireyler arasında emilim farklılıklarının yanısıra, etkilenim olgularında, koruyucu araç kullanımlarında, etkinliklerinde ve yaşama biçimlerindeki farklılıklar önemli değişikliklere neden olabilmektedir. Sonuçta çevresel değerlendirmeler tam olarak içsel ekilenimin ölçütü olmayabilir. Bazı önemli sorunlar daha hafif boyutlarda bazı önemsiz etkilenimler ise daha abartılı olarak ele alınabilir. Biyolojik izleme, tanısal değerlendirme ve sağlık surveyansından (diagnostic testing, health surveillance) farklıdır. Biyolojik izlemenin (monitoring) amacı etkilenimin biyolojik belirteçlerinin bulunmasıdır (markers), bunu yaparken dışsal etmenin vücutta bulunması, ksenobiyotik etmenle endojen etmen arasında karşılıklı etkileşim ürünü bir maddenin gösterilmesi ya da vücutta etkilenimle ilgili diğer olguların saptanması biçiminde yapılmaktadır. Tanısal testler klinik olarak belirgin olan istenilmeyen sağlık etkilerinin doğrulanması amacıyla yapılmaktadır. Sağlık sürveyansı ise sağlığı korumak ve hastalıkları önlemek amacıyla etkilenim altındaki kişilerin periyodik tıbbi-fizyolojik muayenesidir (Şekil 1). ![]() Şekil 1: Biyolojik izleme, tanısal amaçlı testler ve sağlık sürveyansından farklıdır (18, değiştirilerek). Etkilenim göstergeleri ile sağlık durumunun göstergeleri arasında yakın ilişki bulunmaktadır11. İnsan dokularında hücresel, biyolojik ve moleküler olayları belirlemekte kullandığımız biyolojik belirteçler (markers) yabancı bileşiklerle karşılaşma ve istenilmeyen sağlık etkileri arasındaki ilişkinin gösterilmesine katkıda bulunmaktadır. Sonuçta:
1. Etkilenim izlenmesinde dışsal etkilenim, içsel etkilenim sonucu, olumsuz
olmayan sağlık etkilerinin ve sonuçlarının belirlenmesi esastır. Olumsuz olmayan
sağlık etkilenimleri tersinir veya tersinmez olabilir. Eldeki bilgilerin ışığında çok sınırlı orandaki kimyasal kirleticiyle ilgili biyolojik izleme ve değerlendirme programlarının sürdürülebilmesi mümkün olabilmektedir. Halen bulguların bireye genellenebilmesi mümkün olamamaktadır. Biyolojik değerlendirme yöntemlerinin alışılagelen klasik epidemiyolojik çalışmalarla birleştirilmesi ile sağlık riskinin belirlenmesi ve sayısal olarak ifadesi mümkün olabilir. Mutajen ve karsinojenlerle karşılaşılmasına bağlı olarak ortaya çıkan mutajenik etkilerle ilgili bir çok yöntem geliştirilmiştir. Ancak etkilenen popülasyonda mutajenik ve karsinojenik riski kantitatif olarak ortaya koyabilecek bir yöntem geliştirilebilmiş değildir. Varolan yöntemlerin büyük ölçekli epidemiyolojik çalışmalarda kullanılabilmesi mümkün değildir. Biyolojik izleme ve değerlendirme sonuçlarının potansiyel sağlık riskini saptamak üzere kullanılmasından önce:
1. Dışsal ve içsel etkilenim arasındaki ilişkinin anlaşılması
1. Etkilenimin şiddetiyle sabit ve kantitatif olarak değişmelidir. Biyolojik cevapların değerlendirilmesinde bireyin kendisinin verdiği yanıtlardaki değişiklikler de gözönüne alınmak zorundadır. Kolinesteraz aktivitesi gibi orgonofosfat etkilenim değerlendirmelerinde kullanılan testlerde bireyler arası değişiklikler çok fazladır. Bu durumda bireyin kendisinde de değişik ölçümsel farklılıklar olması beklenebilir. Bireyin zaman içerisinde etkilenim izlenmesi isteniyorsa bir taban seviyesi ölçümünün bulunması gerekmektedir. Böylece zamana bağlı değişimlerin izlenmesi mümkün olabilecektir. Değişik dokularda biyolojik değerlendirmeleri yapılabilmekte olan başlıca maddeler; arsenik, kadmiyum, krom, kurşun, cıva, benzen, trikloretilen, karbonmonoksit formaldehit, organofosfor pestisitler, organoklorin pestisitler, poliklorine bifeniller, klorofenoksiasetik asit içeren herbisitler ve dioksin olarak sıralanabilir. Türkiye'de konuyla ilgili önemli sorunlar şöyle sıralanabilir:
1. Halk sağlığı konusunda çalışan laboratuvarlar arasında önemli standart farklılıkları
bulunmaktadır. Değişik bakanlıkların laboratuvar kurma eğilimleri farklı standartlara
ve karşılaştırılması mümkün olmayan yöntem farklılıklarına yol açmaktadır. Çoğu
kez örnek alma yöntemleri arasında bile önemli farklılıklar olmaktadır. Gerçek anlamda bir biyolojik etkili doz ölçümü ise çok güçtür. Biyolojik etkili dozların belirlenmesi ve ölçümüyle ilgili pratik sonuçlar gelecekte önemli yararlar sağlayacaktır. Bütün bu koşullar altında söz konusu izleme ve değerlendirme uygulamalarına geçme çabalarını destekleyecek temel uygulamalar şöyle sıralanabilir:
1. Çevre sağlığı yaklaşımından çevre hekimliği yaklaşımına geçiş, tıp fakültesi
eğitiminin buna göre yönlendirilmesi. Kaynaklar 1. Topuzoğlu, İ. Çevre Sağlığı ve İş Sağlığı, Hacettepe Üniversitesi
Yayınları, Ankara, 1979
DÜNYADA LEPRA, EYLÜL 1999 1991 yılında, Dünya Sağlık Örgütü ve üye devletler 2000 yılının hemen öncesinde bir halk sağlığı sorunu olarak leprayı elimine etme amaçlı bir toplantı düzenledi. Eliminasyon, prevalansın her 10.000 populasyonda 1'den az vaka olması şeklinde tanımlandı. 1999 yılının başında, 1985'de yüksek derecede endemi olduğu saptanmış 122 ülke dışında 98 ülkede ulusal düzeyde eliminasyon gerçekleşmiştir. Böylece lepra prevalansı geçen 15 yılı aşkın bir sürede %15 civarında azalmıştır. Tablo I'de gösterildiği gibi 1999 yılının başında 82 ülke tarafından bildirilen 731.369 lepra vakası tedavi için kaydedildi. Tablo II, tüm ülkelere ait en son durumu göstermektedir. Buna göre tüm lepra prevalansı her 10.000 populasyonda 1.4 civarındadır. Hemen hemen kayıtlı tüm lepralı hastalar günümüzde çoklu ilaç tedavisi ile tedavi edilip, uygulamaya yönelik sorunlarla karşılaşırlar. Bu sayılar global düzeyde lepra eliminasyon sürecinin büyük bir ilerleme gösterdiğine ve eliminasyon sürecinin ana unsurlarının geçerli olduğuna işaret eder. Bununla beraber, prevalans hızından farklı, yıllık olarak saptanmış yeni vakaların sayısı sabit olarak kalır veya artar. 1998 yılında 82 ülkenin bildirdiğine göre 755.305 yeni vaka saptandı. Saptanan lepra vakalarında artma eğiliminin nedeni; yoğunlaştırılmış vaka bulma çalışmaları, belli alanlarda hastalığın yüksek oranda yayılımı,önceden tedavi edilmiş vakaların yeniden kaydedilmesi ve birden fazla tanı konması gibi birkaç faktöre bağlanabilir. Bugün lepra belli coğrafik alanlarda yoğunlaşmıştır. Lepra esas olarak tropik kuşaklar arasında bulunan 24 ülkede bir halk sağlığı sorunu olarak kalırken, Tablo III'de gösterildiği gibi 735.000 civarındaki kayıtlı vaka ve 750.000 civarındaki yeni vaka zirvedeki 11 endemik ülkede saptanmıştır ve prevalans % 90 bulunmuştur. Bu zirvedeki 11 ülkede hedeflenen tarihten henüz 1 yıl önceki toplam prevalans,eliminasyon düzeyinden 4 kat daha fazla olan 4.5/10.000 düzeyi olarak saptanmıştır.
Tedavi Alan 1998 Süresince
Tablo IV: Kayıtlı Lepra Prevalansı,100 Kayıtlı Vakadan Daha Fazla Sayıda
Kayıtlı Vakası Olan Ülkelere veya Dünya Sağlık Örgütü Bölgeleri'ne Göre Çoklu
İlaç Tedavisi ile Tedavi Edildiği Saptanan Kişi Sayısı ve Kümülatif Değeri,
1999 veya Eldeki En Son Veriler
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||