|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yıl 24 . Temmuz-Ekim 2003 . Sayı 3-4
İÇİNDEKİLER
- YAŞLANAN DÜNYA, YAŞLANAN TOPLUM,YAŞLANAN İNSAN 1
Yeşim GÖKÇE-KUTSAL*
* Prof. Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Hacettepe Üniversitesi Geriatrik Bilimler Araştırma ve Uygulama Merkezi (GEBAM) Müdürü.
"Yıllar bizi buldukları gibi bırakmıyorlar" YAŞLILIK Yaşlı insandan ve onun saygınlığından söz eden, bilinen ilk eser Homeros’un "İlyada ve Odysseia" adlı eseridir. Bu eserde yaşlı Nestor ile her anlamda olumlu bir yaşlı görüntüsü çizilmiştir. Seksen bir yaşındaki Platon ise bilgelik ve huzur kapılarını açan tek doğru davranışın "Bilinçli yaşanılan bir gençlik ve orta yaşlılık" olduğunu ve bunun yaşlılığa hazırlanmanın en iyi yolu olarak göründüğünü ifade etmiştir. Dolayısı ile günümüzde yaygın olarak benimsenen bu kanının 2400 yıllık bir mazisi olduğu söylenebilir. Sophokles seksen dokuz yaşında iken yaşlı insanı; "bilge" olarak tanımlamakta ve öğütlerine kulak verilmesi gerektiğini belirtmektedir. Aristotales "Rhethorik" adlı eserinde, "hastalık erken gelen bir yaşlılık, yaşlılık ise doğal bir hastalıktır" demektedir. Pergamon’lu Galen’e göre yaşlanma doğal ve olağan bir süreçtir. Ünlü düşünür Çiçero, "Insan yaşlılığında da başarılara imza atabilir" demekte ve üretkenliğin önemini vurgulamaktadır. TARİHSEL SÜREÇTE YAŞLANMA Bilindiği gibi ölümün çehresinin "genç" olduğu antik çağda sadece 100 insandan bir tanesi 60 yaşına ulaşabiliyordu. Bir Roma’lı askerin ortalama ömrü 22 yıl idi. Yirminci yüzyılın başlarına kadar dünyanın hiçbir ülkesinde uzun bir yaşam için gereken ortam yoktu. Avrupa’da ortalama yaşam süresi 50 yıl idi, ölüm genellikle gençlik yıllarına rastlıyor, iyi koşullarda yaşayıp yaşlanabilenlerin sadece devlet adamları, krallar, filozoflar ve yüksek rütbeli subaylar olduğu dikkati çekiyordu. Ortalama yaşam süreleri 1797’de 25, 1897’de 48 yıl, 1947’de 65 yıl, 1997’de ise 76 yıl olarak bildirilmektedir. Yirminci yüzyılda tıp, bilim ve teknoloji üçgenindeki gelişmelere paralel olarak, dünya nüfusundaki artış hızlanmış; 1900’de 1.650 milyar iken 1950’de 2.520 milyara ulaşmıştır. Ölüm oranlarında, 1950’lerden sonra belirgin azalma ile birlikte dünya nüfusu hızla artmaya devam etmiştir. Mevcut artış hızının projeksiyonu ile 2050 yılında dünya nüfusunun 8.909 milyara ulaşacağı hesaplanmaktadır. Yine projeksiyonlara dayanarak, 2050 yılında nüfusun %59.1’inin Asya kıtasında, %19.8’inin Afrika’da, %7’sinin ise Avrupa’da yerleşim göstermesi beklenmektedir. Birleşmiş Milletler’in istatistiklerine göre 2050 yılında Türkiye nüfusu 100.664.000 olacaktır. Beklenen yaşam süresinin uzaması ve doğum hızının azalması ile, dünya nüfusu bir önceki elli yıla göre daha hızlı yaşlanmıştır. Yaşlı bireylerin sayısı 1998’de 580 milyon iken, 2050 yılında 1.97 milyara ulaşacağı hesaplanmaktadır. Yaşlı bireylerin oranı 1998 yılında ilk defa çocukların oranını geçmiştir (%19.1’e karşın %18.8). Gelişmekte olan ülkelerde yaşlı nüfusunun artışı daha fazla olmaktadır. Altmış yaş ve üzerindeki nüfusun 1998-2050 yılları arasında 9 kattan daha fazla artacağı düşünülmektedir. Aynı dönemlerde ortanca yaş 37.1 yıldan 47.4 yıla ulaşacaktır. Önümüzdeki yıllarda dünyadaki 600 milyon yaşlı bireyin yaklaşık 2/3’ü gelişmekte olan ülkelerde olacaktır. Bu oran 1960’larda yaklaşık %50 olarak bulunmuştur. Ileriki yıllarda yaşlı nüfustaki bu artışın özellikle Asya’da belirgin olacağı ifade edilmektedir. Gelişmekte olan bazı ülkelerde 60 yaş ve üzerindeki popülasyon tüm nüfustan daha hızlı artmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin, 1998-2020 yılları arasında, tüm nüfusunun %95 oranında, yaşlı popülasyonun ise yaklaşık %240 oranında artması öngörülmekteydi. Türkiye’de 1990 nüfus sayımında, 4.032.656 bireyin 60 yaş üzerinde olduğu bildirilmişti. Yaşlılık; yaşam sürecinin çocukluk, gençlik ve erişkinlik gibi doğal ve zorunlu bir çağıdır. Beklenen yaşam süresinin uzaması, 20. yüzyılda ölüm oranlarının azalmasının ve tıbbi bakımda kaydedilen gelişmelerin bir sonucudur. 1900’lerde 65 yaşına ulaşmış bir bireyin 11.9 yıl daha yaşaması beklenebilirken, 1960 yılında 65 yaşından sonra beklenen yaşam süresi 14.4 yıla, 1992’de ise 17.5 yıla ulaşmıştır (1,2). YAŞLILIK VE ÜRETKENLİK Toplumun bir parçası olan yaşlı bireyin, yaşamının bu döneminde yaşam kalitesinin korunması ve aktif bir yaşam sürmesinin sağlanması hekimlerin ve toplumun bu konudaki duyarlılığına odaklanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü yaşlılığı; "Çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin azalması" olarak tanımlamıştır. Yaşlanmanın üreticiliği ne oranda etkilediği ise çoğu zaman tartışma konusu olmaktadır, çünkü bilindiği gibi birçok sanat, felsefe ve bilim yapıtı 65 yaşın üzerindeki kişilerce yaratılmıştır. Örneğin; fizikçi Max Born’un (1882-1970) 83 yaşında yazdığı "Doğabilimcilerin Sorumluluğu", coğrafyacı Alexander Von Humbolt’un (1769-1859) 89 yaşında yazdığı beş ciltlik "Kosmos", filozof Martin Buber’in (1878-1065) 76 yaşında yazdığı "Dialoğun Prensipleri Üzerine Dersler", filozof Bertrand Russel’in (1872-1970) 96 yaşında yazdığı "Felsefe Sanatı", müzik dehaları Guiseppe Verdi’nin (1813-1901) 80 yaşında yazdığı "Falstaff (opera)" ve Igor Stravinski’nin (1882-1971) 84 yaşında yazdığı "Dini Mersiyeler" ile 92 yaşında ölene dek üreten Pablo Picasso’nun (1881-1973) eserleri bunlardan sadece birkaçıdır. Beş duyudakiler başta olmak üzere bazı yetersizliklerin ortaya çıkmasına karşın ilerlemiş yaşın en büyük avantajı "Kristalize" yeteneklerin gelişmiş olmasıdır. Bu yetenekler insanın yaşamı boyunca geliştirdiklerinin özüdür ve yaşlılık bir anlamda "Aktif ve Bilinçli" bir yaşamın başlangıcıdır. YAŞLANMA Yaşlanma ayrıcalıksız her canlıda görülen, tüm işlevlerde azalmaya neden olan, süregen ve evrensel bir süreç olarak tanımlanabilir. Organizmanın molekül, hücre, doku, organ ve sistemler düzeyinde, zamanın ilerlemesi ile ortaya çıkan, geriye dönüşü olmayan yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin tümüdür. Moleküler, hücresel yaşlanma, dokuların, organları, bireyin ve nihayet toplumun yaşlanması bazında ele alınabilir. Yaşlılardaki patolojik değişiklikleri anlayabilmek için yaşlanmanın normal seyrini öğrenmek gerekmektedir. Gerçek biyolojik yaşlanma değişik bireylerde farklı hızlarda olmaktadır; çünkü genetik özellikler, yaşam tarzı, hastalıklar ve kişilerin fizyolojik başa çıkma yolları çok değişiklikler göstermektedir. Normal yaşlanma sürecinde, zamana bağlı olarak ortaya çıkan değişiklikler, normal koşullar altında fonksiyon kaybına neden olmazlar, ancak organ sistemlerinin rezervlerinde ve homeostatik kontrolde bir azalma söz konusudur. Bu nedenle vücudun çeşitli stres ve değişen koşullara adaptasyonu azalmıştır. Yaşlılar daha sık hastalanmakta, daha fazla kronik hastalık veya sorun ile yaşamak zorunda kalmakta, çoğu kez birkaç sağlık problemini bir arada göğüslemeye çalışmakta, bütün bunların sonucunda da sağlık merkezlerine daha fazla başvurmakta ve daha uzun süre hastanede yatırılmaktadırlar. Yaşlılarda sadece hastalıkların klinik boyutu ve tedavi yaklaşımları değil, tanısal mantık da değişiklikler göstermektedir. Konunun sosyal, kültürel, yasal, ekonomik ve etik boyutları göz önüne alınacak olursa ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığı da ortaya çıkacaktır (3). GERİATRİ Pek çok GERIATRIST tarafından bu bilim; zekanın, sorun çözmenin, yaratıcılığın ve hasta ile aileler arasındaki duygusal birlikteliğin bir karışımı olarak tanımlanmaktadır. Yaşlanmaya bağlı yeti kaybının ve hastalıkların tedavi ve rehabilitasyon giderlerinin artması, yaşlılarda görülme sıklığı artan hastalıklara bağlı sorunların yoğunlaşması, yaşlanmanın altında yatan yapısal ve işlevsel mekanizmaların gün geçtikçe daha fazla aydınlanması, GERIATRI bilimine sadece gereksinimin değil, ilginin de artmasına neden olmaktadır. Bilindiği gibi geriatri; yaşlılık ve yaşlıların sağlık sorunlarını irdeleyen bir bilim iken, gerontoloji; yaşlanma fizyolojisini ele alan bir bilimdir. Her tıbbi sorun ve uygulamanın yaşlı ile ilgili önemli ayrıcalıklarının olduğunu ve bunları bilinçli olarak öğretmek ve uygulamak zorunluluğu doğduğunu vurgulamak gerekir. Ayrıca, yaşlıların sağlığının korunmasının ve yaşam kalitesinin artırılmasının da ana tıbbi sorunlar kadar önemli olduğu göz ardı edilmemelidir. Tıbbın hiçbir dalında bu kadar çeşitli konunun ve bilim dalının iç içe girdiği görülmez dolayısı ile "Sağlıklı Yaşlanma" tıpda tüm uzmanlık dallarını ilgilendiren bir konudur. YAŞLANAN NÜFUS Yaşlanan nüfusun gereksinimleri de değişmektedir. Çalışmalar yaşlı nüfusun genç nüfusa göre sağlık hizmetlerini daha fazla kullandığını göstermektedir. Yaşlı bireyler daha uzun süre hastanede kalma eğilimindedir. Kronik hastalıklar ve özürlülükteki dramatik artışlar nedeni ile uzun dönem bakım hizmetlerine (huzurevleri, bakımevleri, vb) duyulan gereksinim artmıştır. Yaşlı bireylerin önceki yetilerini geri kazanmaları için uzun bir süreye ihtiyaç vardır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bakım evlerindeki yatak sayısının hastaneleri geçtiği bildirilmektedir. Araştırmalara göre bakımevinde kalan her bireye karşılık toplum içinde 2-3 birey profesyonel olan ya da olmayan bireyler tarafından bakılmaktadır. Kronik hastalıklar hızla artmaktadır. Üç temel hastalığın (kardiyovasküler sistem hastalıkları, kanser ve inme) tedavisindeki gelişmeler ile bu hastalıklar tam olarak iyileşme ile sonuçlanmasalar da yaşam süresi uzamıştır. Yine bazı hastalıklar (kronik pulmoner hastalıklar, Alzheimer, Parkinson, duyu ve görme bozuklukları) bireyin yetisinde belirgin azalmalara neden olmaktadırlar ve bunlar yaşlılarda görülen hastalıklardır. Yaşam süresinin uzaması ile daha sık görülür olacaklardır. Ayrıca mortalite istatistiklerinde yer almayan, fakat önlenemeyen Alzheimer, Parkinson, Osteoporoz ve Osteoartroz gibi hastalıklar ölüme neden olmasalar da ciddi özürlülüğe neden olmaktadır. Tüm hastalıklarda amaç fonksiyonların iyileştirilmesi veya aynı düzeyde kalmasının sağlanmasıdır. Tedavinin amaçları arasında yaşam kalitesinin yüksek tutulması da bulunmaktadır (4). YAŞLANMA İLE İLGİLİ TEORİLER Bu aşamada yaşlanma olayındaki mekanizmaları anımsamak yararlı olabilir. Yaşlanmaya özgü değişikliklerle ilgili moleküler düzeyden organ sistemlerinin fonksiyonlarına kadar birçok teori üretilmiştir, 1. Somatik Mutasyon Teorisi: Somatik hücrelerde yaşam boyu biriken mutasyonlar birçok hastalığa neden olur. Örneğin, onkojenik mutasyonların somatik hücrelerde yaşam boyu akümülasyonu kanser insidansını yaş ilerledikçe artırır. Somatik mutasyon teorisi mitokondrial DNA mutasyonlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. 2. Serbest Radikal Teorisi: Bu teoriye göre endojen olarak üretilen yüksek reaktivitedeki serbest radikaller somatik mutasyonlara ve protein hasarına yol açar. Serbest radikallarden olan oksidatif değişiklikler yaşlılığın dejeneratif hastalıklarında artan bir öneme sahiptir. 3. Hücre Yaşlanması Teorisi: Hücre proliferas-yonunu kontrol eden genler klonal yaşlanmanın sebeplerindendir. Hücre yaşlanması kromozom uçlarında telomer bölgesindeki DNA kayıplarını da kapsar. Programlı hücre ölümü yani apoptozis de yaşlanma ile ilgilidir. Hücre ölümü ayrıca iskemi ya da toksinler gibi nedenlerle de olabilir; buna "nekrotik hücre ölümü" denir. 4. Bağışıklık Teorisi: Yaşlılarda görülen primer immün yanıt zayıflaması onları enfeksiyonlara duyarlı kılar. Ayrıca, yaşlılarda düşük grade otoimmün ve inflamatuvar olayların artışı söz konusudur. 5. Endokrin Teorisi: Menopoz olayı, over folliküllerinin ve oositlerin kısıtlı depolarının bitmesi ile meydana gelir. Geniş kapsamlı fizyolojik değişiklikleri içerir. 6. Nöroendokrin Teorisi: Pitüiter bezdeki değişikliklerin yaşlanmada rol oynadığı görüşü vardır. Ayrıca, otonomik sinir sisteminde ve metabolizmadaki birçok değişiklikler beyin merkezlerindeki yavaşlama ile açıklanmaktadır. 7. Kullanılmaya Bağlı Eskime Teorisi: Bu teori yaşlanmanın mekanik ve biyokimyasal özelliklerini kapsar. Eklem ve dişlerin yaşlanma ile birlikte erozyona uğraması gibi. Moleküler düzeyde serbest radikallerin bazı yerine konamaz moleküllerde hasar oluşturmaları gibi (5). YAŞLI SAĞLIĞI Yaşlanma; yaşamsal fonksiyonların sürekli azalması, tüm organizmanın verimliliğinde görülen azalma, çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin giderek azalması olarak tanımlanmaktadır. Yaşlı hastanın değerlendirilmesi aşamasında bazı temel özellikler klinisyenlerce göz önüne alınmalıdır. Ileri yaştaki bir hasta hem akut hem de kronik şekildeki pekçok karmaşık psikososyal ve fiziksel patoloji nedeni ile hastanelere başvurabilir. Yaşlının özgül organ, sistem veya hastalık bazında değil, fonksiyonellik bazında ve multidisipliner bir anlayış ile değerlendirilmesi önerilmektedir. Geriatrik değerlendirme yaşlıların çok sayıdaki problemlerini kapsayan tanımlayıcı, açıklayıcı ve çözüm üretici bir tarz içinde yapılmalıdır. Yaşlılarda bildirimi yapılmamış hastalık sayısı ve oranı çok yüksektir. Altmışbeş yaş üstendeki bireylerin %90’ında bir, %35’inde iki, %23’ünde üç, %15’inde ise dört veya daha fazla kronik hastalık bir aradadır. Ayrıca yaşlı hastalarda hastalıklar ile ilgili bilinen belirtiler olmayabilir. Örneğin; Göğüs ağrısı olmaksızın miyokard enfarktüsü (%40), öksürük olmaksızın pnömoni, konfüzyon ile belirti veren akut karın ve ateşsiz seyreden sepsis gibi. Ayrıca, yaşlılar sorunlarını "yaşlılık" için normal sayarak hekime başvurmamaktadırlar. Yaşlılarda Sık Rastlanan Semptomlar Belli bir organ sistemine veya hastalığa ait olmayan bazı semptomlara yaşlı hastalarda sık rastlanmaktadır. Hasta değerlendirilirken mutlaka göz önüne alınması gereken semptomlar şunlardır: 1. Baş Ağrısı: Yaşlılarda ani başlayan baş ağrılarının nedeni sıklıkla intrakranial kitle veya temporal arterit olabilir. Servikal spondiloza bağlı oksipital baş ağrıları olabileceği de unutulmamalıdır. 2. Halsizlik: Bu semptomun akut olarak gelişmesi klinisyene miyokard enfarktüsünü, serebral trombozisi veya bir enfeksiyon hastalığını, kronik olarak gelişmesi ise aterosklerotik kalp hastalığını, anemiyi, kronik pulmoner hastalıkları, kronik enfeksiyonları, tiroid fonksiyon bozukluklarını, tiazid grubu diüretik kullanımına bağlı hipopotasemiyi, hipnotik kullanımını hatırlatmalıdır. 3. İştahsızlık: Depresyon, kronik karaciğer ve böbrek hastalıkları, gastrointestinal sistem hastalıkları yanında tat ve koku duyusundaki kayıplara bağlı yeme isteğinde azalma da olabilir. 4. Vertigo: Sıklıkla vertebral arter yetmezliği, iç kulak patolojisi, serebellum, beyin sapı lezyonu veya postural hipotansiyona bağlı olarak gelişebilir. 5. Konstipasyon: Lifli besinlere diyette az yer verilmesi, abdominal adelelerde kuvvet kaybı ve pelvik tabanda gevşeme nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Herhangi bir hastalık veya semptom nedeni ile hastaneye başvuran yaşlı kişide tedavi edilesi gereken pek çok sorun olabilir. Dolayısı ile tüm semptomlar tek hastalık ile açıklanmaya çalışılmamalı, herhangi birinin farklı hastalık belirtisi olabileceği göz önüne alınmalıdır (6,7). Yaşlı Bireyler Için Önerilen Tarama
– Serum lipid ve kolesterol incelemeleri
Geriatrik Aciller Yaşlılarda acil müdahale gerektiren durumlar şöyle sıralanabilir; – Göğüs ağrısı Nedenleri: koroner arter hastalığı, torasik aorta diseksiyonu, pulmoner emboli, pnömotoraks, pnömoni, perikardit, akut kolesistit, herpes zoster, kas iskelet sistemine ait patolojiler olabilir. – Senkop Nedenleri: Ilaçlar (Diüretikler, hipertansifler, nitratlar, kalsiyum kanal blokerleri, antiaritmikler, antidepresanlar, antipsikotikler, B-blokerler, dijital), vazovagal senkop, miyokard infarktüsü, kardiyak aritmi, nöbetler, aort stenozu, hipertrofik kardiyomiyopati, pulmoner hipertansiyon, ortostatik hipotansiyon olabilir. – Gastrointestinal sistem (GİS) kanaması Nedenleri: Üst GIS için: gastrik ülser, duodenal ülser, gastrit, özofajit olabilir. Alt GİS için: divertikülozis, vasküler ektazi, radyasyon proktitisi, kolorektal kanser, kolon polipleri olabilir. – Enfeksiyonlar: Üriner enfeksiyon, pnömoni – Termoregülasyon bozukluğuna bağlı; hipotermi veya hipertermi olabilir. Yaşlılıkta Koruyucu Hekimlik Yaşlılıkta koruyucu hekimliğin temel ilkeleri şunlardır: – Yalnızlıktan korunma, iş-uğraşı olanaklarının sağlanması
– Fiziksel etkinliklerin, egzersizlerin sürdürülmesi
– Kazalardan korunma
– Kanser taramaları
– Anemi araştırılması GERİATRI VE ETİK Klinisyenlerce göz ardı edilmemesi gereken temel konulardan biri de etik kavramıdır. Etik boyut; klinik koşularda o anda ne yapılması gerektiği ve tıbbi tercihle ilgili olarak hastaya yardım edilmesi konusunda pratikteki kararlardır. Tıbbın insan bedenine müdahalesinin amacı yaşamın sürdürülmesine hizmet edilmesidir. Herhangi bir karar aşamasında da bunun hasta ile birlikte ortak olarak alınmış bir karar olması gerekir ki; o zaman da gündeme "aydınlatılmış onam" konusu gelir. Amaç bilgilendirdikten sonra hastadan gerekli girişim için onay alınmasıdır, çünkü kişinin bedensel bütünlüğü yasa ve etik değerler veya kurallarca korunmuştur. Yaşlı hastanın kendisine anlatılan bilgiyi anlaması ve karar vermesi aşamasında hekime büyük sorumluluk düşmektedir. İnsan yaşamı uzadıkça sağlık harcamaları artmakta, yaşlılar tüketici bir nitelik kazanmakta, üretime katkı payları azalmaktadır. Operasyon, diyaliz ve organ nakli gibi konularda genellikle genç hastalar yaşlılardan daha şanslıdır, oysa hasta biyolojik bir canlı değildir ve "insan olmanın getirdiği bir saygınlığı vardır". Etik açıdan Hipokratik bir gelenek olan; yararlılık ve zarar vermeme ilkeleri yanında çağdaş dünyanın getirisi olan; hasta özerkliğine saygı ve adalet ilkelerini göz önünde bulundurmak gerekir. Özerklik; bireyin özgür ve herhangi bir dış baskı altında kalmadan, bağımsız olarak kendi başına düşünebilme, kendi hakkında karar verebilme ve bu karara dayanan bir eylemde bulunabilme akli yeterliliği içerisindedir. Yaşlılık döneminde Alzheimer, demans gibi, akli yeterliliği gösterir yetilerin sağlam olmaması halinde yaşlıyı temsil eden kişinin (vekil) tayini gerekir. Potansiyel vekiller; eş, çocukları veya hekimdir. Klinisyenlerin göz önünde bulundurması gereken önemli bir nokta şudur: Hasta tercihi ile vekil. tercihleri arasında ciddi farklılıklar olabilir! Tıbbi vasiyetin büyük önemi vardır. Yeterlilik kaybı önceden görülebilmeli, vekil tayini ihmal edilmemelidir. Yaşam destek sistemleri ile ilgili olarak; DNR "Do Not Resuscitate", diyalizin kesilmesi veya suni beslenmenin-sıvı desteğinin sonlandırılması aşamalarındaki kararlar son derece kritik kararlardır. Hasta ile yakınları arasındaki çıkar çatışmasında; hekim hastadan yana tavır almalıdır (8). YAŞLILARDA İLAÇ KULLANIMI Bir diğer önemli konu da ilaç kullanımıdır. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yaşlılardaki ilaç tüketimi azımsanmayacak boyutlardadır. Oysa uygulanacak olan ilaç tedavisini titizlikle planlamak ve hastayı izlemek gerekmektedir. Çünkü, ilaçların vücuttaki etkisini belirleyen farmakokinetik ve farmakodinamik olaylarda yaşlanmaya bağlı olarak bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Yaşlanma ile doku cevabı değişmekte, tedaviye uyunç azalmakta, birçok hastalık birarada bulunabilmektedir. Yaşlılarda İlaç Farmakolojisini Etkileyebilecek Fizyolojik Değişiklikler – Emilim Emilim yüzeyinde azalma, splanknik kan akımında azalma, gastrointestinal motilitede azalma, gastrik PH’da artış. – Dağılım Yağsız vücut kitlesinde azalma, total vücut suyunda azalma, serum albüminde azalma, proteine bağlanmada değişiklik. – Metabolizma Karaciğer kitlesinde azalma, karaciğer kan akımında azalma, enzim aktivitesinde azalma. – Atılım Renal kan akımında azalma, glomerüler filtrasyon hızında azalma, tübüler sekretuvar fonksiyonlarda azalma. – Reseptör Duyarlılığı Reseptör sayısında değişme, reseptör afinitesinde değişme, ikincil ulak fonksiyonunda değişme, hücresel yanıtta değişme. Ayrıca, yaşlılığın derecesi kronolojik yaştan bağımsız olabilmekte, genetik varyasyonlara rastlanabilmekte ve çevresel etkenlere de değişik oranlarda maruz kalınabilmektedir. Yaşlılarda en sık yan etki oluşturan ilaç grubu santral sinir sistemi depresyonu yapan ilaçlardır, bunları antibiyotikler, analjezikler, antikoagülanlar, antihipertansifler, bronkodilatatörler, diüretikler ve oral hipoglisemik ajanlar izlemektedir. Ilaç yan etkisi olabileceği düşünülmesi gereken bulgular ise yaşlılar göz önüne alındığında şöyle sıralanabilir; depresyon, konfüzyon, huzursuzluk, düşme, hafıza kaybı, ekstrapiramidal sistem bulguları (Parkinsonizm, tardiv diskinezi), konstipasyon ve inkontinans. Yaşlılardaki ilaç kullanımına yönelik çalışmalarda reçetesiz olarak kullanılan ilaçların %40-60’ının analjezikler, laksatifler ve vitaminler olduğu belirlenmiştir. Türkiye’de huzurevlerinde yapılan araştırmalarda; en sık kullanılan ilaçların kardiyovasküler sistem ilaçları ve analjezikler olduğu saptanmış, polifarmasi ile ilaç yan etkileri arasında da pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Yaşlılarda Polifarmasiye Yolaçan Faktörler
– Farklı doktorlara giderek çok sayıda reçete alma
Yaşlılarda akılcı İlaç Kullanımının Temel İlkeleri Dokuz Ana Başlık Altında Ele Alınmaktadır 1. İlaç tedavisinin gerekli olup olmadığı irdelenmelidir. 2. Halen kullanılan ilaç ve sigara-alkol gibi maddeler bilinmelidir. 3. Reçeteye yazılan ilaçların farmakolojik özelliklerinin bilinmesi gerekir. 4. Yaşlılarda tedaviye düşük doz ile başlanmalıdır. 5. Doz veya ilaç kombinasyonları ya da ilacı kesme kriterleri dikkatle belirlenmelidir. 6. Tedavi mümkün olduğunca basitleştirilmelidir, böylece yaşlı hastanın uyuncu artacaktır. 7. Tedavi düzenli olarak gözden geçirilmelidir. 8. Hastanın gereksinimi olmayan ilaçlar tedaviden çıkarılmalıdır. 9. Her ilacın yeni sorunlar yaratabileceği akılda tutulmalıdır (10). SOSYAL BOYUT Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1999 yılı "Uluslar-arası Yaşlılar Yılı" olarak belirlendi. Yaşlıların ailelerine ve topluma katkıda bulunmayan insanlar olarak algılanmalarının yanlış olduğu vurgulanarak aktif ve üretken bir yaşlılık sürecinin önemi üzerinde duruldu. Ailesel, sosyal ve çevresel faktörleri kapsayan doğru bir yaşam tarzı yanında sosyal eşitsizlik ve yoksulluğun azaltılmasına yönelik politikalar da yaşlılık sürecinin en iyi şekilde yaşanabilmesine destek olacaktır. Pek çok platformda gündeme getirilen 1982 "World Assembly on Ageing" raporundaki önemli noktaları tekrar anımsatmakta yarar vardır: Yaşlılar fiziksel ve mental olarak kötüye kullanılmamalı, toplumun sosyal, eğitsel ve kültürel kaynaklarını kullanabilmeli, yaşlı birey potansiyelini geliştirme şansına sahip olabilmeli, nerde yaşarsa yaşasın temel özgürlük ve insan haklarına sahip olmalı, hastalıklardan korunmak için sağlık hizmetlerinden. rahatlıkla yararlanabilmeli, olabildiğince uzun süre kendi ortamında yaşayabilmeli, yeterli gelire sahip olmalı, güvenli bir çevrede yaşayabilmeli, kapasite ve ilgi alanına göre hizmet verebilmeli, iş gücüne katılabilmeli, bilgi ve deneyimlerini genç kuşaklara aktarabilmek için kendi ile ilgili politikaların saptanmasında aktif rol alabilmelidir. İkibinli yıllarda ailesel ve sosyal destek sistemleri tam olarak geliştirilemeden yaşlı nüfusta belirgin bir artış olmuştur. ABD’de tek başına yaşayan ve yakınları ile bir telefon görüşmesi bile yapmayan yaşlı yüzdesinin %20 olduğu ifade edilmektedir. Yaşlı nüfusun her türlü gereksinimlerinin karşılanabilmesi için gereken toplum kaynaklarının ivedilikle artırılması elzemdir, çünkü yaşlılar göz ardı edilemeyecek bir oy potansiyelinin oluşturduğu ciddi bir baskı unsuru haline gelmektedir. İkibiniki yılındaki "Uluslararası Yaşlanma Asamblesi" tarafından yayınlanan "Yaşlanma 2002 Uluslararası Eylem Planı" nın amacı; "Her yerde insanların güvenli ve saygın şekilde yaşlanmalarını ve toplumlarında bütün haklara sahip birer vatandaş olarak yaşamaya devam etmelerini garanti etmek" şeklinde ifade edilmektedir (11). SON SÖZ Üretken yaşlılığın yolu sağlıklı yaşlanmadan geçer, oysa Dünya sağlık Örgütü’nün 1998 Sağlık Raporundaki verilere göre Türkiye’de her yüz kişiden 38’i 50 yaşına varmadan ölmektedir. Sağlık hizmetlerine ulaşılabilirlik, sağlık güvencesine kavuşabilme, mevcut sağlık hizmetlerinin nitelik ve niceliğinin artırılması, yataklı ve temel koruyucu sağlık hizmetlerinin tatmin edici bir düzeye ulaşması doğal olarak hem yaşam süresini uzatacak, hem de yaşam kalitesini artıracaktır. Dolayısı ile hekimlerin yaşlanan nüfusun gereksinimlerini en iyi şekilde karşılamak üzere eğitim almaları ve deneyim kazanmaları gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; her yaşlı birey toplum içinde aktif olma ve aktif yaşlanma şansına ve hakkına sahip olmalıdır. Bu anlamda tüm uzmanlık dallarındaki hekimler son derce önemli bir misyon yüklenmektedirler. Toynbee’nin ifade ettiği gibi "toplumun kalite ve dayanıklılığı yaşlı vatandaşlarına gösterilen özen ve saygı ile ölçülür".
KAYNAKLAR
1. United Nations, Population Division, Dept of Economic and
Social Affairs, Ageing: http://www.who.int/whosis.
Yasemin AÇIK*, S. Erhan DEVECİ**
Canan GÜLBAYRAK***
*** Doç. Dr. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı. *** Uzm. Dr. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Uzman Doktoru. *** Dr. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi ÖZET Türkiye’de kadın ve üreme sağlığına ilişkin
çalışmalar öncelikle temel sağlık hizmetleri kapsamında
ele alınmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Sağlık ocakları, Üreme sağlığı, Hizmet. Comparison of Reproductive Health Services for Women in Elazığ City; Health Care Center versus Training and Research Health Care Centers. SUMMARY In Turkey studies related with women and
reproductive health are generally considered in
primary health services.
GİRİŞ Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) üreme sağlığını;
"Üreme sistemi işlevleri ve süreci ile ilgili sadece
hastalık ve sakatlığın olmaması değil, tüm bunlara
ilişkin fiziksel, mental ve sosyal yönden tam bir iyilik
halinin olmasıdır" diye tanımlamaktadır (1). Üreme
sağlığı (ÜS) aynı zamanda, insanların tatmin edici ve
güvenli bir cinsel yaşamlarının olması, üreme
yeteneğine ve üreme yeteneklerini kullanma ile ilgili
karar verme özgürlüğüne sahip olmaları demektir (1,2).
GEREÇ VE YÖNTEM Tanımlayıcı tipte bir araştırma olan bu çalışmada, il merkezinde yer alan üç SO bölgesinin toplam 21.908 olan 15-49 yaş kadın nüfusunu temsil edecek örneklem, %95 güven aralığında ve Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları (TNSA) verilerine göre hastane dışı yapılan doğumlar %46 baz alınarak ve
Veriler SPSS paket programına kaydedilerek, istatistiki analizler ve değerlendirmeler bu program aracılığıyla yapılmıştır. Istatistiksel analizlerde X² ve t testleri kullanılmıştır. Ortalamalar standart sapmalar ile birlikte verilmiştir. BULGULAR Araştırma kapsamına alınan kadınların ortalama
yaşları 31.76±7.34’dır. Kadınların %35.6’sının ilk
evlenme yaşı 18 yaş ve altı, %64.4’ ünün ise 18 yaş.
üstüdür. Resmi nikahı olan kadın oranı %91.4 iken
akraba evliliği yapan kadın oranı %21.1’dir. Kadınların
genel demografik özellikleri Tablo I’de verilmiştir.
*Sütun yüzdesi, **Satır yüzdesi, ***p değeri eğitim düzeyinin gruplandırılması sonucu elde edilmiştir.
Tablo II. Rüstempaşa Sağlık Ocağı ve Eğitim Araştırma Sağlık Ocakları Bölgelerinde Yaşayan Kadınların Doğurganlık Özelliklerinin Karşılaştırılması (Kasım-Aralık 2002)
*Sütun yüzdesi, **Satır yüzdesi
Sağlıklı Gebelik ve Doğum Özelliklerinin Karşılaştırılması (Kasım-Aralık 2002)
*Sütun yüzdesi, **Satır yüzdesi.
Ocakları Bölgelerinde Sağlıklı Gebelik ve Doğum Özelliklerinin Karşılaştırılması
*Sütun yüzdesi, **Satır yüzdesi. SO bölgelerinin verdikleri eğitim ve AP hizmetleri açısından değerlendirilmesi Tablo IV’te verilmiştir. Kadınlara modern kontraseptif yöntemler ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH) ile ilgili bilgi kaynakları sorulduğunda; EASO bölgesindekilerin %63.4’ü SO’ında eğitim aldıklarını ifade ederken, diğer SO bölgesinde SO’dan eğitim alan kadın oranı %42.9 olarak saptanmıştır (p=0.0001). TARTIŞMA Çalışma kapsamına alınan ve EASO bölgelerinde yaşayan kadınların statülerini belirleyen parametreler (eğitim, gelir getiren işte çalışma, sosyal güvence sahibi olma, sosyo ekonomik düzey gibi) diğer SO bölgesinde yaşayan kadınlara göre daha iyi durumdadır. Bu durum çalışmanın verilerini etkiliyor olmakla birlikte, gelecekte EASO ile diğer SO bölgelerinde sunulacak üreme sağlığı hizmetlerinin planlama, uygulama ve değerlendirme aşamalarında ortak bir çalışma potansiyeli yakalamak açısından önemli görülmüştür. EASO bölgesinde yaşayan kadınlarda 5 ve daha fazla sayıda gebelik oranı, 4’ten fazla çocuk sahibi olma oranı (Tablo II) ve ortalama çocuk sayısı diğer SO bölgesinde yaşayan kadınlara göre daha düşüktür. Antalya 10 No’lu SO bölgesinde yapılan bir çalışmada, kadınların %1’inin 5’ten fazla çocuğu, %99’unun 5’ten az çocuğu olduğu tespit edilmiştir (6). TNSA 1998 verilerine göre, ülke genelinde kadın başına ortalama canlı çocuk sayısı 3.14 olarak açıklanmıştır. Batıda doğurganlık hızı 2.0 iken, doğuda bu oranın 4.2’ye çıktığı bildirilmiştir (7). Çalışmada elde edilen verilere göre, EASO ve diğer SO bölgelerinde ortalama çocuk sayıları Türkiye genelinden düşük olmakla beraber, diğer SO bölgesinde 5 ve üzeri gebelik ve canlı doğum sayılarının Antalya 10 No’ lu SO bölgesinde yapılan çalışmaya göre yüksek oluşu dikkat çekicidir. Bu durumun Doğu Anadolu bölgesinin genel sosyokültürel yapısıyla ve konu ile ilgili eğitim ihtiyacı ile yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. SO’ları bölgelerinde ölü doğum yapan kadın sayıları aynı olmakla birlikte EASO bölgesinde 2’den fazla ölü doğumu olan kadın oranı daha yüksektir (p=0.049). Kendiliğinden düşük oranları açısından sağlık ocakları bölgeleri arasında istatistiki olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p=0.333). Istemli düşükler için de bölgeler arasında istatistiki olarak anlamlı fark saptanmamasına karşın; 1-2 istemli düşüğe EASO bölgesinde daha sık rastlanırken, 3 ve üzeri istemli düşük oranı diğer SO bölgesinde daha yüksektir. TNSA verilerine göre Türkiye genelinde kendiliğinden düşük oranı %8.7, istemli düşük oranı %7.6 ve ölü doğum oranı %7.2’dir (7). Çalışmada elde edilen verilere göre, ölü doğum, kendiliğinden ve istemli düşük oranları Türkiye genelinden daha yüksektir. Bu bölgede verilen aile planlaması hizmetlerinde yetersizliğinden çok, kadınların sosyo-kültürel yapıları ile yakından ilgilidir. Bölgede üreme sağlığı hizmetlerinin sunumunda kadının içinde bulunduğu toplumsal yapı göz önünde bulundurularak çalışmalar tekrar gözden geçirilmelidir. EASO bölgesinde yaşayan kadınların %55.9’u gebelikleri sırasında 5 ve üzeri izlem alırken, diğer SO bölgesinde bu oran %25.9’dur (p=0.0001, Tablo III). EASO bölgesinde gebelikte yapılan ortalama izlem sayısı diğer SO’dan anlamlı olarak yüksektir (p=0.0001). Aydın ilinde tüm SO’larını içine alan bir çalışmada, il içinde kadınların gebelikleri sırasında aldıkları ortalama izlem sayısı 4.1 olarak açıklanmıştır (8). EASO bölgesi ortalama gebe izlem sayısı, Aydın ilindeki çalışma bulgularıyla benzer düzeyde iken, diğer SO bölgesindeki gebe izlem sayısı belirgin olarak daha düşüktür. EASO gebe izlem çalışmalarında gelinen nokta, tüm sosyo-kültürel engellemelere rağmen, ÜS hizmetlerinde bölgesel farklılıkların ortadan kaldırılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. EASO bölgelerinde gebeliklerin ilk üç ayda tespiti %80.7 iken, diğer SO bölgesinde %69.1’dir (p=0.0001, Tablo III). Türkiye genelinde gebeliklerin ilk üç ayda tespiti oranı %50’dir (7). EASO bölgesinde, Türkiye geneli ve diğer SO bölgesine göre belirlenen anlamlı fark sunulan hizmet anlayışı ile yakından ilişkilidir. Erken tespit edilen gebeliklerin anne ve çocuk sağlığı üzerindeki olumlu etkileri düşünüldüğünde, hizmet anlayışındaki küçük farkların, sağlıklı üreme koşullarında anlamlı gelişmeler sağlayacağı açıktır. EASO bölgelerinde kadınların %67.3’ü doğumunu hastanede doktor gözetiminde, %19.3’ü evde herhangi bir sağlık personeli yardımı almadan yapmaktadır. Diğer SO bölgesinde ise doğumların %56.8’i hastanede doktor gözetiminde yapılırken, %37.4’ü evde herhangi bir sağlık personeli yardımı olmadan yapılmaktadır (p=0.0001, Tablo III). Batı Anadolu’da hastane doğumlarının sıklığı (%85), Doğu Anadolu’daki sıklığın (%41) yaklaşık iki katıdır. Doğu’da sağlıksız koşullarda yapılan doğumların sıklığı (%47), diğer bölgelere göre çok yüksektir ve bu bölgede her iki kadından biri sağlıksız koşullarda doğum yapmaktadır (7). Aydın ilinde yapılan çalışmada, kadınların doğumunu hastanede gerçekleştirme oranı %87.1 olarak açıklanmıştır. Bu çalışmada diğer SO bölgesine göre, EASO bölgelerinde daha yüksek saptanan hastanede doğum oranlarının, batı bölgeleri için belirlenen oranlardan belirgin olarak düşük olduğu görülmüştür. Doğumun hastanede yapılmasının önemini vurgulayan eğitim programlarına rağmen, hastanede doğum yapma oranlarının düşük olması, kadınların bölgesel olarak statülerinin düşüklüğünden, geleneksel yaşam tarzlarından ve eğitim programlarının etkinliğinin yeterli olmamasından kaynaklandığı düşünülmektedir. EASO bölgesinde yaşayan kadınların %88.9’u modern kontraseptif yöntemlerden en az birini bildiklerini belirtirken, diğer SO bölgesindekilerin %70.9’u bu konuda bilgi sahibi olduklarını ifade etmişlerdir (p=0.0001, Tablo IV). Antalya 10 No’lu SO bölgesinde yapılan bir çalışmada kadınların aile planlaması konusundaki bilgi düzeylerinin çeşitli faktörlerin etkisine göre %76 ile %98 oranında değiştiği belirtilmiştir (6). Bu çalışmada elde edilen bulgulara göre, EASO bölgelerinde yaşayan kadınların AP konusunda bilgi düzeylerinin, diğer SO bölgelerine göre daha iyi olduğu ve bunun da EASO bünyesinde kadınlara sunulmakta olan AP konusundaki eğitim programlarından etkilendiği, bu nedenle bölgedeki diğer SO’larında da söz konusu eğitim programlarının gerçekleştirilmesi gerektiği düşünülmektedir. EASO bölgesindeki kadınların %61.1’i modern kontraseptif yöntemlerden herhangi birini kullanırken, bu oran diğer SO bölgesinde %37.3’e düşmektedir (p=0.0001, Tablo IV). Modern kontraseptif yöntem kullanma oranlarında EASO bölgesinin diğer SO bölgesine göre yaklaşık iki kat olduğu dikkat çekicidir. Ankara ili Gölbaşı bölgesinde 15-49 yaş kadınların modern aile planlaması kullanma oranı %71.7, Antalya 10 No’lu SO bölgesinde ise %50 olarak belirlenmiştir (6,9). ÜS hizmetleri kapsamında modern kontraseptif yöntemlerin kullanımında da bölgesel farklılıklar dikkat çekici olmakla birlikte, çalışmada EASO bölgesinde yapılan eğitimler kapsamında önemli bir başarı sağlandığı açıktır. CYBH bilen kadın oranı EASO bölgesinde %72.2, diğer SO bölgesinde %27.2’dir (p=0.0001, Tablo IV). Türkiye’de gecekondu bölgelerinde yapılan bir araştırmada, kadınların %35’inin, erkeklerin ise %22’sinin CYBH hakkında bilgi sahibi oldukları saptanmıştır (10). Buna karşılık, TNSA 1998 bulgularına göre, 15-49 yaş kadınların %84’ü CYBH içinde AIDS’i duymuşlardır (7). Çalışmalarda elde edilen bulgulara göre kadınların CYBH’ları bilme oranları oldukça iyi görünmektedir. Ancak, bilgilerin nitelikleri konusunda halen sorunlar olduğu düşünülmektedir. CYBH’dan korunma yolları hakkında bilgi sahibi olma oranı EASO bölgesinde yaşayan kadınlarda %47.7 iken, diğer SO bölgesinde yalnızca %17.7’ dir (p=0.0001, Tablo IV). TNSA 1998.11 verilerinde CYBH’dan korunmada kondom kullanılmasını bilen kadın oranı %15.2 olarak belirlenmiştir (6). Kadınların sağlık sorunlarının çözümü için hastalıklar ve sağlıklı yaşam tarzı hakkındaki bilgi düzeylerinin artırılması gerekmektedir. Bu amaçla EASO’ları bölgelerinde düzenlenen hizmet içi ve halka yönelik eğitimlerin sıklığı ve içeriği artırılarak devam ettirilmelidir. EASO bölgesindeki kadınların %63.4’ü ÜS, AP ve CYBH ile ilgili bilgileri sağlık ocağından öğrendiklerini ifade ederken, diğer SO bölgesinde bu konular hakkındaki bilgileri sağlık ocağından öğrendiğini belirten kadın oranı %42.9’dur (p=0.0001). Antalya 10 No’lu SO bölgesinde kadınların aile planlaması yöntemlerini öğrendikleri bilgi kaynakları %42.0 ile SO ebeleri, %30.0 SO hekimleri olarak saptanmıştır (6). EASO bölgesinde elde edilen veriler, diğer SO ve diğer çalışma bulgularından belirgin olarak daha iyi durumdadır. Eğitimin sağlık sorunlarının çözümündeki öneminin kavranması ve tüm SO’larında temel alınması ÜS hizmetlerinin nitelikleri üzerinde olumlu etki yapacaktır. Sonuç olarak; bu çalışmada, EASO’larında sunulan kadına yönelik hizmetlerin ve eğitim programlarının, diğer SO’na göre daha iyi durumda olduğu saptanmıştır. ÜS, sadece kadın sağlığını değil, tüm toplumun sağlığını etkileyen bir olaydır. ÜS hizmetlerini sunumunda tüm sektörlerin potansiyelleri iyi değerlendirilmeli, olumlu işbirliği çerçevesinde hizmetler güçlendirilmeli, toplumun katkı ve katılımı ile hizmetlerden daha fazla yararlanması sağlanmalıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesinde, eldeki en büyük kaynak birinci basamak sağlık hizmetlerinin gerçekleştirildiği SO’larıdır. SO’larının işlerliğinin artırılması ile ÜS hizmetlerinde önemli bir başarı sağlanabileceği bir gerçektir. Birinci basamak sağlık hizmetleri içinde kadın sağlığı hizmetlerinin, süreklilik ve bütünlük içinde gerçekleştirilmesi ve ulaşılabilirliğinin artırılması amacıyla Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD’ları ve Sağlık Müdürlüklerinin işbirliği içinde çalışmaları gerektiği düşünülmektedir.
KAYNAKLAR
1. Defining Reproductive Health 6 Reproductive Rights. In: Action
for the 21 st Century: Reproductive Health & Rights for All
Summary report of recommended actions on reproductive
health. International Conference on Population and Development
(ICPD), Cairo, Egypt, ICPD, September 1994.
Dr. Fehminaz TEMEL* İlaç, fizyolojik sistemlerde ya da patolojik durumlarda alıcının yararına değişiklik yapan farmasötik bir ürün içinde bulunan herhangi bir maddedir (1). Ilaçların toplum sağlığı yönünden özellikleri şunlardır: Temelde her ilaç, uygun kullanıldığında toplum sağlığının sürdürülebilmesi ve geliştirilebilmesi için vazgeçilmezdir. Yüksek maliyetli, yanlış ve gereksiz ilaç kullanımı; tüm dünyanın karşı karşıya olduğu ciddi bir sorundur (1).
Temel Ilaç Kavramı Temel ilaçlar; "toplumun çoğunluğunun sağlık gereksinimleri için en gerekli olan, dolayısıyla, her zaman, yeterli miktarda ve uygun doz formlarında bulunması gereken ilaçlar" olarak tanımlanmaktadır. Temel ilaçların seçimi bir süreçtir ve halk sağlığının değişen önceliklerini, toplumdaki hastalıkların durumunu, ilaçlarla ilgili bilgilerdeki değişim ve yenilikleri dikkate almalıdır. Temel Ilaç Listesi, yukarıda özellikleri belirtilen ilaçları içeren, her yıl veya her gereken durumda gözden geçirilerek güncelliği sağlanan ve jenerik adlarla belirtilen ilaçların yer aldığı listedir. Dünya Sağlık Örgütü’nce (D.S.Ö) ilk kez 1977’de oluşturulmuş; başlangıçta az gelişmiş ülkeler için önerilmiş, ancak kısa sürede toplumsal açıdan önemi saptandığından, bugün Avrupa ülkeleri ve A.B.D.’de de geçerliliği olan bir uygulamadır (3).
Temel İlaç Listesinin Planlanmasında İlkeler
Dünyada Temel İlaçlar D.S.Ö. önceki Genel Direktörü Dr. Gro Harlem Brundtland, konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade etmiştir: "Amacımız, temel ilaçlara ulaşabilmede eşitliğin, akılcı kullanımın ve kalitenin sağlanması olmalıdır. Bu aslında, insanların en temel haklarından olan sağlık hizmetlerinin bir parçasıdır. Bu amacın gerçekleştirilmesi, D.S.Ö.’nün en önemli önceliklerinden biridir". 1977’de hazırlanan ilk "Model Temel Ilaç Listesi"nde 208 ilaç yer almaktayken, 1997’de hazırlanan 10. Model Listede 306 ilaç bulunmaktadır. Son 20 yıl içinde listeye yeni ilaçlar eklenmiş ve artık uygun bulunmayan bazı ilaçlar listeden çıkarılmıştır. Bugün liste, dünya nüfusunun büyük bir kısmını etkileyen bulaşıcı hastalıklarla, kronik hastalıkların etkili ve güvenli tedavisini sağlayabilecek özellikte ilaçları içermektedir.
D.S.Ö.’nün ilaçlar için 2000-2003 stratejisi dört amacı
öngörmektedir: Temel Ilaçların Örnek Listesi’ne dayalı olan yeni D.S.Ö. Örnek Kodeks ilk kez Ağustos 2002’de yayınlanmıştır. Bu kodeks, temel ilaç kavramlarının yeniden gerçekleştirilmesine ve tamamen yenilenmesine yol açmıştır. Yeni D.S.Ö. Örnek Kalite Garantisi Sistemi ilk defa Birleşmiş Milletlerin (B.M) bütün bölümleri adına HIV/AIDS ve sıtma için hazırlanan ürünlerin ve üreticilerin önceden nitelikli hale gelmesine neden olmuştur. Bu aynı zamanda diğer temel ilaçlar konusunda da geçerlidir. Bunlar, özellikle yaygın görülen çocuk hastalıkları, belli başlı bulaşıcı hastalıklar ve diyabet gibi kronik durumlar, hipertansiyon, epilepsi ve uzun süreli tedavilerden fayda sağlayan ruhsal rahatsızlıklar için kullanılan ilaçlardır. Milenyum Gelişim Amaçları içinde, 17 sağlık göstergesinden biri, temel ilaçları elde edebilmektir. D.S.Ö. kendini bu amacı desteklemeye adamıştır. Temel Ilaç Kavramının Gelişmesi; diğer gruplar, B.M.’in diğer bölümleri, Dünya Bankası ve Sivil Toplum Örgütleri (NGO) ile yapılacak olan yakın işbirliği sayesinde daha da kuvvetli hale gelecektir (5). Alma-Ata Bildirgesi ve Temel Ilaçlar: Alma-Ata Konferansı (12 Eylül 1978) olarak bilinen Temel Sağlık Hizmetleri Konferansı, sağlık hizmetlerini geliştirmek ve dünyadaki bütün insanların sağlık düzeylerini iyileştirmek için düşünülen çözüm önerilerinin tartışıldığı bir toplantıdır. Toplantının sonunda yayınlanan bildirge de bir öneriler paketidir. Alma-Ata Bildirgesi’nin asıl önemi; "Temel Sağlık Hizmetleri" kavramı ve uygulamaları konusunda, bütün dünya ülkelerince imzalanmış bir "uluslararası sağlık sözleşmesi" oluşudur. Bildirgede her ülkenin temel ilaçlar yönünden, diğer ülkelere bağımlı olmadan, kendi kendine yeter duruma gelmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu metni imzalayan her ülke kendisinin Temel Sağlık Hizmetleri görüşünü benimsediğini ve diğer bütün ülkelere önerdiğini; 133 ülke ve 67 uluslararası örgüt temsilcisi huzurunda kabul etmiştir (6).
Türkiye ve Temel Ilaçlar Tüm bu nedenlerle "Temel Ilaçlar ve Jenerik Adlı Ilaç" uygulamasının yaşama geçirilmesi, toplum sağlığı açısından bir gereklilik olmuştur. Türkiye’de "Temel Ilaçlar" ilkesine dayalı çalışmalar, ne yazık ki günümüze kadar tam olarak gerçekleştirilememiştir. Oysa, gerek ilaç tüketicisi olan halk, gerek sağlık mesleğini uygulayanlar, gerekse ülke ekonomisi için bu tür uygulamalar bir zorunluluktur (3). Mevcut durumda Türkiye, ulusal ilaç politikası bulunmayan ülkeler arasındadır. Sağlık Bakanlığı, Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü eşgüdümünde "Akılcı Ilaç Kullanımı" konulu bazı çalışmalar, birinci basamak sağlık hizmetlerine yönelik olarak yapılmaktadır. Bu çalışmalar, ağırlıklı olarak birinci basamakta çalışan hekimlerin eğitimini amaçlamaktadır (4).
KAYNAKLAR
1. Işık, Sönmez, Akılcı Ilaç Kullanımı, http://www.spgk.saglik.gov.tr/
ss/sayılar/9703/s11.html, (16.09.2003). GASTROENTERITLERIN TEDAVISINDE YENI YAKLAŞIMLAR
Gökhan TELATAR* * Arş. Gör. Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı. DSÖ, 16 yıldır, çocukluk çağının en öldürücü iki hastalığı olan "ishalli hastalıklar" ve "akut solunum sistemi enfeksiyonları" ile mücadele etmektedir ve bu doğrultuda 1990 yılında DSÖ’nün bünyesinde "Ishal ve akut solunum sistemi hastalıkları bölümü" kurulmuştur. DSÖ, 1980 yılında amacı; "üye ülkelerin katılımı, teknik konularda işbirliği sağlanması ve gerekli öncelikler saptanarak, etkili ve düşük maliyetli yöntemlerle, ishalli hastalıkların tedavi, korunma ve kontrolünün sağlanması" olan, "ishalli hastalıkların kontrolü" isimli bir program başlatmıştır. Çalışmanın başlarında etiyolojik ve epidemiolojik araştırmalara ağırlık verilmiştir. Bu dönemde, ishal nedeni olan sayısız organizma belirlenmekle birlikte, vakaların çoğunun beş mikroorganizma tarafından oluşturulduğu gözlenmiştir (E.coli, Shigella, Campylobacter jejuni, Rotavirüsler ve Cryptosporidium). İshalden korunmaya yönelik müdahaleler ile ilgili araştırmalar sonucunda, fizibilitesi ve etkililiği en yüksek yöntemler; anne sütünün özendirilmesi, ek gıda başlamanın güçlendirilmesi, temiz su kaynaklarının, sanitasyon hizmetlerinin ve hijyen davranışlarının geliştirilmesi, Rotavirüs ve Kolera aşılarının geliştirilmesi olarak belirlenmiştir.
Bebeklerin Beslenmesi Bu bulgular ışığında, ishalli hastalıkların kontrolü programı, bebeklerin ilk dört-altı ay sadece anne sütüyle beslenmeleri ve bu süre içinde hiçbir ek gıdanın (çay, süt gibi sıvılar da dahil) ve biberonların kullanılmaması gerektiğini belirtmiştir. Bebeklerin anne sütüyle beslenmeme nedenleri araştırıldığında ise, çoğunun sağlık personeli tarafından verilebilecek emzirme eğitimleriyle önlenebilir olduğu belirlenmiştir (yanlış emzirme teknikleri, emzirme ile ilgili kuşkular…). Bazı çalışmalar, malnütrisyonun ishalli hastalıkların ciddiyeti ile ilişkisi nedeniyle, güçlendirilmiş ek gıdalara dikkat çekmektedir. Altı-onbirinci aylardaki gelişme gerilikleri sadece altta yatan bir hastalığı değil, beslenme bozukluğunu da düşündürmelidir. Beslenme bozuklukları her zaman yetersiz kalorili yiyeceklere bağlı olmayabilir. Beslenme sıklığının az olması, besin miktarının az olması gibi faktörler nedeniyle, bazı müdahaleler geliştirilmiştir; örneğin Peru’da yoğun enerji içeren besinler desteklenirken, Guatemala’da beslenme sıklığının artırılmasına çalışılmaktadır.
Mikronutrientler
Aşılar Su Kaynakları Sanitasyon ve Hijyen İshalin önlenmesinde suya ulaşmak, suyun kalitesinden daha önemlidir. Ishale etkisi olan suyla ilgili hijyen davranışlarında üç öncelik belirlenmiştir; ellerin yıkanması, dışkıların uzaklaştırılması ve içme suyunun fekal kontaminasyondan korunması. Bu öncelikler içinde de en etkili olarak ellerin yıkanması gösterilmiştir.
VAKA YÖNETİMİ
ORS
İshalli Çocuğun Beslenmesi Çalışmaların ishal epizodlarının %20’den fazlasının 14 günün üzerinde seyrettiğini ve ölüm riskinin bunlarda yüksek olduğunu göstermesiyle, öncelik persistan ishallerin tedavilerine verilmiştir. Burada en uygun yaklaşımın hastanın yatırılarak ORS ve laktozu azaltılmış diyet verilmesi olduğu saptanmıştır.
İshal Tedavisinde İlaçların Yeri Ishal tedavisinde gereksiz reçete yazılması ve aşırı ilaç kullanılmasının artması üzerine ishalli hastalıkların kontrolü programının araştırma planına 1991 yılında "rasyonel ilaç kullanımı" dahil edilmiştir. Araştırmaların beş yaş altı ishallerin %10’unun kanlı olduğunu göstermesiyle, ishalli hastalıkların kontrolü programı kanlı ishallerde tedavi yöntemleriyle ilgili çalışmalara destek vermeye başlamıştır. Antibiyotik kullanımının en belirgin faydası, dizanterinin en önemli nedeni olan Shigella üzerinde olmuştur ve 2 gün içinde klinik iyileşme sağlanmıştır.
Evde Bakım
Eğitim
Başarının Değerlendirilmesi Hesaplamalar sonucu, oral rehidratasyon tedavisi kullanılmasıyla 1984’te 350,000, 1986’da 700,000 ve 1988’de 1.1 milyon çocuğun ishale bağlı ölümünün engellendiği tahmin edilmektedir. Program ilerledikçe bazı göstergeler yeniden tanımlanmaktadır. Örneğin, 1988’deki "ORS kullanımı", "doğru vaka yönetimi" olarak değişmiştir.
Epidemiyoloji ve Etiyoloji Ishalli hastalıkların kontrolü programı, 1986’da, tanımlayıcı epidemiyolojik ve etiyolojik çalışmaları sonlandırarak, ishalin önlenmesi ve şiddetinin azaltılmasına ağırlık vermiştir.
Koruyucu Müdahaleler
Tedavi
ORS Formülasyonları
ORS solüsyonları, enterositlerin fırçamsı
kenarlarından sodyum ve glukozun aktif transportu
sonucu su ve diğer elektrolitlerin ince barsaktan pasif
emiliminin sağlanmasıyla etkilerini gösterirler.
Sodyumun ince barsaktan emilimini sağlayabilecek
suda çözenen tek organik molekül glukoz değildir.
Iki grup organik çözünen, barsaktan etkili şekilde
emilebilir, su ve sodyum emilimini sağlayabilir: Araştırmalar 1984’ten beri bu iki organik çözünen grubu üzerine yoğunlaştı. Amaç ishal sırasında kaybolan su ve tuzu yerine koyarken aynı zamanda intestinal sekresyonların emilimini indükleyerek ishalin süresini ve dışkı miktarını azaltmaktı. Gerek ucuz olması, gerekse de düşük toksisitesi nedeniyle çalışmalara glisin ile başlandı. Glisin tabanlı ORS’lerle ilgili 12 çalışma yapıldı ancak 1990 yılında, bu formülün akut non kolera ishallerde hiçbir yararı olmadığı açıklandı. 1986’da L-alanin’in fırçamsı kenarlardan sodyum transportunu glisine göre daha daha etkili şekilde artırdığı gösterildi. L-alanin tabanlı ORS çalışmaları ilk olarak Bangladeş’te koleralı hastalarda yapıldı ve koleralı hastalarda başarılı olduğu görüldü. Ancak 1988- 1992 yılları arasında yapılan altı çalışmada koleraya bağlı olmayan akut ishallerde faydası gösterilemedi. L-glutamin’in, 1988’de, sodyum ve klor emilimini artırdığı gösterildi. Ayrıca, ince barsak mukozasının başlıca metabolik yakıtı olduğu ve mukozal hasarın onarılmasında esansiyel olduğu gösterildi. Bu bulgular ışığında L-glutamin tabanlı ORS’ler geliştirildi ve denendi. 1992’de açıklanan sonuçlara göre L-alanin’ne benzer şekilde koleralı hastalarda DSÖ’nün ORS’sine göre daha üstündü ancak koleraya bağlı olmayan ishallerde faydası gösterilemedi. Bangladeş’teki pirinç ORS’lerle ilgili ümit verici sonuçlar 1982’de şu hipotezi doğurdu; "Eğer glukoz (20 g/L) artmış miktarda kompleks karbohidratlarla (50 g/L) yer değiştirecekse ORS formülasyonları hipotonik olmalıdır". Bu formülasyonlar osmotik diyareyi önlemekle beraber barsak sekresyonlarının reabsorbsiyonunu desteklemeye yetecek glukozu da sağlayacaktır. Böylece ishalin süresi ve miktarı azalacaktır. Bununla birlikte, bu erken çalışmalarda kullanılan pirinç önce pişirilmeli, sonra tuzu eklenmeliydi. Bu durumun, pirinç ORS kullanımının yaygınlaşmasını engelleyeceği düşünüldü ve paketli hazır pirinç ORS’ler geliştirildi. Bunların pişirilmesi gerekmiyordu ve DSÖ’nün standart ORS’leri gibi suyla karıştırılarak kullanılabiliyordu. Pirinç ORS’lerle ilgili pek çok çalışma yapıldı. Meta analizlerin sonucunda bunların da kolera vakalarında başarılı olduğu, ancak koleraya bağlı olmayan ishallerde DSÖ’nün standart ORS’sine üstünlük sağlayamadıkları görüldü.
Düşük osmolariteli ORS’ler üzerinde yapılan
çalışmalardan sonra DSÖ şu sonuçlara vardı; ORS’lerin tatlandırılması ile ilgili de çalışmalar yapılmış, ancak herhangi bir faydası veya zararı bulunamadığından "gereksiz" olarak kabul edilmiştir.
İshalde Beslenme Ekvador ve Mısır’daki çalışmalar gerçek laktoz intoleransının çok nadir olduğunu ve 6 aydan büyük, anne sütü almayan, akut ishalli çocuklarda inek sütünün beslenme için faydalı olduğunu göstermiştir.
Akut İshal Tedavisinde İlaç Kullanımı Kaolin benzeri bir madde olan smectite ile ilgili yapılan çalışmalarda ishal süresi üzerine minimal etkisi olduğu, ancak dışkı frekansını etkilemediği görülmüş ve tavsiye edilmemesi kararlaştırılmıştır. 1990’da tüm antidiyaretiklerin rutin ishal tedavisinde yeri olmadığı, bazılarının zararlı hatta fatal olabileceği açıklanmış ve ilaç kullanımının, dikkati asıl yaşam kurtarıcı girişim olan sıvı replasmanından uzaklaştıracağı açıklanmıştır. Antibiyotik kullanımının sadece ciddi kolera vakalarıyla ve kanlı ishalin en büyük nedeni olan Shigella ishalleriyle sınırlandırılması önerilmiştir.
Persistan Ishal Tedavisi Persistan ishal tedavisinda çabalar düşük laktozlu besinler üzerine yoğunlaşmıştır. Cezayir’deki bir çalışma, yoğurt ile beslemenin, inek sütüne göre dışkı frekansı ve ishal epizodlarını daha fazla azalttığını, kilo alımını artırdığını göstermiştir. Persistan ishalde yağlı diyetin etkilerini araştıran iki çalışma sonucunda hayvansal yağların yerine bitkisel yağların kullanılmasının faydası olmadığı gösterilmiştir. Güney Afrika ve Amerika’daki çalışmalar persistan ishal tedavisinde gentamisin kullanılmasının faydalı olduğunu göstermiştir. Bunun üzerine 1988-1989 yıllarında Geutamala ve Hindistanda iki çalışma yapılmış, ancak böyle bir fayda gösterilememiştir. Kotrimakzasol ile ilgili olarak 148 persistan ishalli çocuğun katıldığı bir çift kör klinik çalışmada; dışkı frekansı, ORS alımı, ishal süresi, kalori alımı ve kilo alımında fark gösterilememiştir. Her ne kadar kotrimakzasol alan grupta tedavi başarısı (%70), plasebo grubuna göre (%60) biraz daha yüksek bulundaysa da istatistiksel olarak anlamlı çıkmamıştır.
Dizanteri Tedavisi
KAYNAK | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||