|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yıl 23 • Temmuz 2002 • Sayı 3
İÇİNDEKİLER
- ADÖLESANLAR VE ANNELERİ ARASINDAKİ İLETİŞİM
(Communication Between Adolescents and Their Mothers)
Dr. Hilal ÖZCEBE*
Dr. Rıza SÖNMEZ** Dr. Özlem AKINCI*** Dr. Şükran BAYCU*** Dr. Derya KARAÇAY*** Dr. Selda KARGIN*** Dr. Mahmut ÖNCÜL*** Dr. Ömer Ozan ÖZ*** * Doç. Dr. PhD., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ** Uzm. Dr., Sağlık Bakanlığı Ankara İl Sağlık Müdürlüğü 8 No.’lu AÇS/AP Merkezi *** İntern Doktor, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
ÖZET SUMMARY Both male and female students told that they shared problems with their mothers, closed relatives and friends. The consistency between mothers’ and female students’ answers on upper respiratory system infections, problems with girl/boy friend, obesity, acne, delay in gender based growth is greater than male students’ and mothers’ answers. Mothers must be educated in problems related to Adolescence,
frequent health problems seen in this life period and communication with Adolescents.
Genellikle çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemi olarak kabul edilen adölesan dönem gerçekte fiziksel, psikolojik ve sosyal olgunluğa erişmenin tamamlandığı bir dönemdir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 10-19 yaş grubu “adölesan” yaş grubu olarak, 15-24 yaş grubu ise “gençlik” dönemi olarak tanımlanmaktadır. Her ne kadar adölesan yaş grubu için bazı yaş sınırlamaları getirilmeye çalışılsa da, bu dönemi kesin bir yaş grubu olarak ayırmak oldukça zordur (1, 2). Adölesanın aile ile iletişimi çok önemlidir; ailenin adölesana olan yaklaşımı ve tutumunun adölesanın psikososyal gelişimi ve okul başarısı üzerinde önemli bir etkisi vardır (3). Ancak, bu dönemde yaşanan en önemli sorunlardan birisi ise “nesil farkı” dır. Psikososyal gelişim içinde gençlerin kendilerini tanımaları, arkadaş ve aileleri ile sağlıklı iletişim kurabilmeleri adölesan dönem sorunlarının çok daha kolay çözümlenmesine yardımcı olabilir (4, 5). Ailede ise annenin özel bir yeri olup, genellikle adölesana
en yakın bir konumdaki kişidir. Adölesan ile annesi arasındaki iletişimin değerlendirmesi
ise; ailenin adölesana ne kadar ulaşabildiğinin bir göstergesi olarak kullanılabilir.
Bu araştırmada adölesan ile annesinin arasındaki iletişimin değerlendirilmesi
amaçlanmıştır. Bu nedenle Ankara Gazi Lisesi birinci sınıf öğrencilerinin çeşitli
sağlık sorunlarında iletişim kurdukları kişilerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Ayrıca, annelerin de adölesanların çeşitli sağlık sorunlarında adölesanın bu
sorununu paylaşacağı kişi hakkında görüşleri alınmıştır. Adölesanlerin ve annelerinin
sorulara verdikleri yanıtlar arasındaki tutarlılığın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, Gazi Lisesi 1. sınıf öğrencileri için kesitsel tipte epidemiyolojik bir araştırmadır. Gazi Lisesi’nde, 2000-2001 öğretim döneminde birinci sınıfta öğrenim gören öğrenciler araştırma evrenini oluşturmaktadır. Bu okulda önceki dönemlerde sağlık yakınmaları prevalansı bilinmediği ve benzeri okullara ait değerler de bulunamadığı için en büyük örnekleme ulaşabilmek için prevalans (0.50) ve hata payı (0.05) alınmış ve bulunan örneklem grubuna %10 yedek eklenerek örneklem büyüklüğü 250 olarak tespit edilmiştir. Gazi Lisesi 1. sınıf öğrencilerinin mevcudu 541 olup, on adet lise 1. sınıf olduğu ve her bir sınıfta yaklaşık 55 öğrencinin öğrenim gördüğü anlaşılmıştır. Bu sınıflardan beşi kura ile örneklem grubu olarak belirlenmiştir. Öğrenciye ve annesine yönelik iki ayrı anket formu geliştirilmiştir. Bu anket formlarında sosyodemografik özellikler, son altı ay içindeki sağlık yakınmaları ve bu sorunlarını kimlerle paylaştıkları sorulmuştur. Ayrıca bu dönemde adölesanların başına gelebilecek bazı senaryolar geliştirilmiş ve bu durumda kendileri olsaydılar; bu sorunlarını kiminle paylaşacakları sorulmuştur. Aynı sorular annelere yönelik olarak da hazırlanmıştır. Öğrencilerin anketi gözlem altında anket uygulama tekniği ile uygulanmıştır. Öğrencilerin annelerine anketler yollanmış ve ertesi gün okulda toplanmıştır. Anket yapılan öğrencilerden, erkek öğrencilerin %73.4’ü, kız öğrencilerin %79.0’ı anne anketini geri getirmiştir. Araştırmaya başlamadan önce Ankara Milli Eğitim İl Müdürlüğü’den yazılı izin ve anket yapılmadan önce öğrencilerden sözel olarak izin alınmıştır. BULGULAR Öğrencilerin annelerinin yaşlarının ortalaması 38.1 (standart sapma 4.7); en genç annenin yaşı 29, en büyük annenin yaşı 53 ve ortanca anne yaşı 38’dir. Annelerin %9.7’si okur yazar olmayıp veya sadece okur yazar olup, %57.7’si ilkokul mezunudur. Geri kalan anneler ise ortaokul ve daha yüksek bir öğretim kurumundan mezundurlar. Annelerin %90.1’i gelir getiren bir işte çalışmamaktadır. Öğrencilerin babalarının yaşlarının ortalaması 41.9 (standart sapma 5.5); en genç baba 32, en büyük babanın yaşı 76 ve ortanca baba yaşı 40’dır. Babaların %2.1’i okur yazar veya değildir, %35.6’sı ilkokul mezunudur. Babaların ortaokul ve üstü mezun olma yüzdesi %62.3’tür. Öğrencilerin ailelerinin %20.2’sinin herhangi bir sağlık güvencesi yoktur. Erkek öğrencilerin %59’unun, kız öğrencilerin ise %57.5’inin kendilerine ait odaları bulunmamaktadır. Erkek öğrencilerin %34.4’ünün, kız öğrencilerin ise %28.1’inin evlerinde kendilerine ait telefonu vardır. Kız öğrencilerin %16.4’ü, erkek öğrencilerin de %12.2’si özel görüşmelerini ev telefonundan rahat yapamamaktadırlar. Aileler, telefon görüşmelerinde erkeklere %25.6, kızlara %18.6 kısıtlama getirmektedirler. Erkek öğrencilerin %82.6’sının, kız öğrencilerinin de %89.7’sinin bilgisayarı yoktur. Erkek öğrencilerin %35.6’sı, kız öğrencilerin ise %17.5’i interneti kullanabilmektedir. Erkek ve kız öğrenciler ve annelerine adölesanın sağlık sorunlarında bu sorunlarını paylaşacakları kişiler sorulmuştur. Anne ve adölesanın anket formlarındaki yanıtların tutarlılığı çıkarılmıştır (Tablo I-II). Erkek öğrencilerin %89.9’u ÜSYE sorunu olduğunda bu sorunu annesi ön planda olmak üzere aile bireyleri ile paylaşacağını ifade etmişlerdir. Anneler ise oğullarının ifadelerini desteklemişlerdir, adölesan ve anne yanıtlarının tutarlılığı %61.4’dür. Erkek öğrencilerin beden eğitimi dersinde ayak burkulması gibi bir sorunu olduğunda; bu sorunu paylaşacağı kişilerin arasında anne, aile bireyleri ve arkadaş yer almaktadır. Öğretmen yanıtının ise annelerin ilk üç kişi yanıtı arasında yer almadığı görülmektedir. Karşı cinsiyetten arkadaşı ile tartışması olduğunda bu sorununu paylaşacağı kişiye ait oğulların ve annelerinin yanıtlarının tutarsız olduğu görülmektedir. Yine ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesinin gecikmesi halinde bu sorunun paylaşılacağı kişiler sorusununun yanıtlar arasında anneler ve öğrenciler arasında farklılık olduğu gözlenmektedir. Anne ve kız öğrencilerin bütün senaryo sorularının yanıtları arasındaki tutarlılık, erkek öğrenciler ve annelerinin yanıtlarındaki tutarlılık yüzdelerinden daha fazladır. Kız öğrencilerin anneleri, çocuklarının, bu sorunlarını kimlerle paylaşacaklarını daha iyi tahmin etmişlerdir. Tablo III’de, öğrencilerin kendi ifadelerine göre son altı ay içindeki genel sağlık sorunları, sağlık kurumuna başvuru durumları ve bu sorunları paylaştıkları kişilerin dağılımı verilmiştir. Öğrencilerin kendi ifadelerine göre son altı ay içindeki en sık karşılaştıkları sağlık sorunları baş ağrısıdır (%58.7). Diğer sık görülen sağlık sorunları sinirlilik, grip-nezle, sivilce ve kız öğrencilerde adet ağrısıdır. Öğrenciler sağlık sorunlarını çoğunlukla anneleri ile paylaşmaktadır. Ancak, sinirlilik, iç sıkıntısı, boy uzaması ve ayrıca erkek öğrencilerde sakal-bıyık çıkmasında gecikme gibi sorunların anne ile paylaşılma yüzdeleri diğer sorunların paylaşılma yüzdelerine göre daha azdır. Kız öğrencilerde adet ile ilgili sorunların özellikle adet ağrısının anne ile paylaşma yüzdesi çok fazladır.
** Öğrenci ve anne ifadelerine ait yüzdeler bu soruya yanıt veren kişi üzerinden; tutarlılık da ise öğrenci ve anne anketleri eşleştirilmiş ve eşleşen kişi üzerinden yüzde verilmiştir. *** Öğrenci ve annelerinin ilk üç yanıtı değerlendirilmiştir. Aynı yüzdeyi alanlar arasında sıralama yapılmamıştır.
** Öğrenci ve anne ifadelerine ait yüzdeler bu soruya yanıt veren kişi üzerinden; tutarlılık da ise öğrenci ve anne anketleri eşleştirilmiş ve eşleşen kişi üzerinden yüzde verilmiştir. *** Öğrenci ve annelerinin ilk üç yanıtı değerlendirilmiştir. Aynı yüzdeyi alanlar arasında sıralama yapılmamıştır.
Tablo IV’de, Gazi Lisesi birinci sınıf öğrencilerinin son altı ay içindeki genel sağlık sorunlarına yönelik verdikleri cevapların annelerinin verdikleri cevaplara göre tutarlılık dağılımı verilmiştir.
Öğrenciler ve anneleri, son altı ay içindeki genel sağlık sorunlarından birisi olan öksürük-balgam sorusuna %85.7, kız öğrenciler ve anneleri adet ağrısı sorusuna %88.9, erkek öğrenciler ve anneleri sakalbıyık çıkmasında gecikme sorusuna %58.3 aynı cevabı vermişlerdir. Boy uzamasına yönelik soruya anne ve öğrencinin aynı cevabı vermesi %35.3’dür. Erkek öğrencilerde bitkinlik, göz sorunları, boy uzamaması ve karın ağrısı yakınmalarında ve kız öğrencilerde ise yalnızca boy uzamaması sorusundaki tutarlılık %50 ve daha düşüktür. TARTIŞMA Öğrencilerin yaklaşık yarısının evde kendilerine ait odaları bulunmaktadır. Bu da adölesanların yaklaşık yarısının evde kendi başlarına vakit geçirebilecekleri ve ders çalışabilecekleri bir ortama sahip olduğunu göstermektedir. Erkek öğrencilerin evde oda sahibi olma, ayrı telefonu olma ve internet imkanlarına ulaşma açısından, kız öğrencilere göre daha avantajlı durumda olduğunu saptanmıştır. Toplum ve aile içinde erkek ve kız çocukların yerinin ve verilen değerin bu sonuca neden olabileceği düşünülebilir. Aile içindeki anne ve babanın adölesana karşı tutumu, anne ve baba ile iyi ilişkiler ve sağlıklı aile ortamının değişik boyutlarının kişilik yapısı üzerine etkisi olmaktadır. Yapılan birçok araştırmada annenin aile içindeki rolünün önemi vurgulanmaktadır. Adölesanın aile içi ilişkilerinde ise annenin özel bir yeri bulunmaktadır. Annenin evde ve çocukları ile daha fazla vakit geçirmesi, onların büyüme ve gelişmelerinin takibini yakından yapması, adölesanın anne ile olan iletişimi artırmaktadır. Erkek ve kız adölesanların evde en rahat iletişim kurdukları kişilerin başında anne yer almaktadır. Annenin kız adölesan ile olan iletişimi özel olmakla beraber, erkek adölesanla olan iletişimi de çok kuvvetlidir. Baba ise ailede genellikle ikinci planda kalan bir birey olup, adölesan-aile iletişiminde genellikle anneden sonra gelmektedir. Her ne kadar toplumun alt gruplarından elde edilen özel bilgiler az sayıda ise de, Türkiye’de anne-adölesan iletişimi ailenin diğer fertleri ile olan iletişimden daha fazladır (3, 5, 7, 8). Baba-oğul ilişkisi ise baba-kız iletişiminden daha yakın olup, kız çocukları bu konuda daha dezavantajlı durumdadır. Bu araştırmada, öğrencilere ve annelerine adölesan döneminde karşılaşılabilen sağlık ve sosyal sorunlara ilişkin senaryolar oluşturulmuştur. Karşı cinsiyetten arkadaşı olma, sivilcelerin artması, ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesine ait ortaya çıkan sorunlar, özellikle, adölesan döneme ait sorunlardır (4). Erkekler sivilcelerin artması ve şişmanlamaya ilişkin sorunlarını anneleri ile paylaşacaklarını ifade etmektedirler. Ancak, ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişmesinde olan gecikmeler ve kız arkadaşları ile yaşadıkları sorunları anneleriyle paylaşmayacaklarını ifade etmişlerdir. Öte yandan ÜSYE geçirme, ayak bileğinin burkulması gibi fiziksel sağlığı ilgilendiren sağlık sorunlarını ise anne ile paylaşma oldukça yüksektir. Diğer taraftan; babası ile bir sorun yaşadığı zaman yine anne önemli bir birey olarak ortaya çıkmaktadır. Kızlarda ise yanıtların farklılaştığı görülmektedir. Erkeklere göre tutarlılık yüzdelerinin artığı ve hemen hemen bütün durumlarda tutarlılığın erkeklere göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Ancak, erkek arkadaşları ile bir sorun yaşadıkları zaman ise anneleri ile bu sorunlarını paylaşmayacakları ve arkadaşların daha ön plana geçtiği görülmektedir. Türkiye’de toplumu temsil eden bir çalışmada, adölesan döneminde sorun yaşama %89.3 (kızlarda %87.0; erkeklerde %91.1), okuyan adölesanlarda %91.4 ve kentsel kesimde yaşayan adölesanlarda %89.9’dur. Erkeklerde kızların karşılaştıkları sorunlara göre farklılaşma görülmektedir. Kızlarda ilk dört sorun fiziksel görünümün değişmesi, giyime ve süslenmeye düşkünlük, yalnızlık hissine kapılma ve içine kapanmadır. Erkeklerde ise, karşı cinsiyete ilginin artması, giyime ve süslenmeye düşkünlük, fiziki görünümün değişmesi ve eve geç gelmeye başlamadır. Sorun yaşayan adölesanların %28.5’i yaşadıkları sorunların tümünü, %37.4’ü bazılarını çözdükleri ve %33.8’i ise hiçbirini çözemediklerini belirtmişlerdir (9). Bu bulgular da göstermektedir ki, adölesanların önemli sorunlarından biri de karşı cinsiyete ilginin artması ve yaklaşmanın olması ve hatta karşı cinsiyetle iletişimin tek sorun olabileceğidir. Ayrıca aile-adölesan arasındaki en önemli çalışma sorunlardan birisi ise kız erkek arkadaşlığıdır (9). Araştırmada bulunan ve anneler tarafından çok fazla gözardı edilen bir diğer konu ise, adölesanın arkadaşları ile olan iletişimidir. adölesan dönemde arkadaşlık çok önemli olup, birçok sorunun paylaşıldığı ve birçok bilginin öğrenildiği bir ortamdır. Türkiye’de birçok çalışma da bu bulguyu desteklemektedir (9-14). Özellikle de, cinsel sağlık ve üreme sağlığı hassas konular olup, arkadaşlar ile paylaşılarak öğrenilmektedir (10). Erkek öğrenciler, kız arkadaşları ile olan sorunlarını arkadaşları ile çözeceklerini ifade etmişlerdir. Annelerin ise verdikleri ilk üç yanıtın içinde arkadaş yanıtı mevcut değildir. Oysa, erkek öğrencilerin de kız arkadaşları ile olan sorunlarını paylaşacakları ilk üç kişi içinde anne yanıtı yer almamaktadır. Anneler ise oğullarının bu sorunları olduğu zaman doğrudan kendisi ile paylaşacağını ifade etmişlerdir. Anneler arkadaşların çocukların yaşamlarında önemli bir yeri olduğunu gözardı etmektedirler ve kendilerini onların yaşamındaki en önemli sorun paylaşıcı kişi olarak görmektedirler. Ancak, kızları olan anneler, özellikle, bu soruda kızlarının bu sorunu kendileri ile paylaşmayacağını ve sorunu arkadaşları ile paylaşacaklarını bilmektedirler. Türkiye’de, adölesanların sağlık sorunlarını en çok paylaştıkları kişiler erkek ya da kız arkadaşlardır. Adölesanların erkek ve kız arkadaş ile sorununu paylaşmasından sonra anne gelmektedir. Baba ile olan sorun paylaşma ise oldukça azdır (%3.4). Adölesan döneme göre ise, erken adölesan döneminde anne ile sorunlar daha fazla paylaşılırken, orta adölesan dönemde annenin yerini arkadaşlar almaya başlamaktadır (9). Araştırma bulguları, bu sonuçları desteklemektedir. Öğrencilere son altı ay içideki yakınmaları ve bu sorunu kiminle paylaştıkları sorulmuştur. Annelerine de çocuklarının son altı ay içindeki yakınmaları ve bu sorunun onunla paylaşma durumu sorulmuş ve her iki anketten alınan yanıtlar karşılaştırılmıştır. Son altı ay içindeki sağlık yakınmalarında alınan yanıtlardaki tutarlılık senaryolarda bulunan tutarlılık yüzdelerine göre oldukça yüksek bulunmuştur. Kızların sağlık sorunları, özellikle, üreme sağlığı sorunları anneler tarafından daha fazla bilinirken, erkeklerin sağlık sorunları anneler tarafından daha az bilinmektedir. Sağlıklı bir grup olarak bilinen ve tanımlanan adölesan dönemde Adölesanların aslında hiç de küçümsenmeyecek kadar sağlık sorunları olduğu görülmektedir. Daha önce bütün yaş gruplarında yapılmış çalışmalarda adölesan dönemi sağlık hizmeti kullanımı diğer yaş gruplarına göre oldukça düşük bulunmuştur (15); adölesan dönemde sağlık hizmeti kullanımına ilişkin yapılan bir çalışmada da bu araştırmanın bulgularına paralel sonuçlar bulunmuştur (16). Sağlık sorunu olan öğrencilerin sağlık kurumuna en sık başvurma nedenleri göz, ağız ve diş sorunlarıdır. Bu sorunlardan daha sık görülen başka sağlık sorunları olduğu halde bu sorunlar yaşam kalitesini daha çok etkileyen sorunlar olduğu için daha çok sağlık kurumuna başvurmuş olabilirler. Erkeklerde sakal bıyık çıkmasındaki gecikme sorununda, bu durumu diğer aile bireyleri ile (baba) paylaşım artmaktadır. Bu da cinsiyete özgü sorunları kendi cinsiyetinden bireylerle paylaşmayı tercih ettiğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, bugün adölesan dönemde sık olarak görülen veya görülme olasılığı olan sağlık sorunlarının sigara, alkol ve uyuşturucu madde kullanma, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar ve istenmeyen gebelikler, ruhsal sorunlar gibi) oluşmasının engellenmesi (birincil koruma) gerekmektedir. Bu sorunların görülme sıklığını azaltmak için, öncelikle, anneler ve adölesanların adölesan döneme özgü sorunları (cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, sigara, alkol ve uyuşturucu madde kullanma gibi) başta olmak üzere sık görülen genel sağlık sorunları konularında eğitilmeleri gerekmektedir. Arkadaş etkileşimi ile ortaya çıkan olumsuz sağlık davranışları önlenmelidir. Aile içindeki rolü olumlu olan anne ve baba, olumlu aile yaklaşımı ile adölesanları çevrelerindeki olumsuz davranışlardan koruyabilirler. Anne ve adölesan arasında iletişimin kuvvetlendirilmesini sağlamak için öncelikle anneler adölesanları daha iyi tanımalı ve değişik iletişim tekniklerini kullanması öğrenmeleri gerekmektedir. KAYNAKLAR
SAĞLIK HİZMETLERİNDE YATAY VE DİKEY ÖRGÜTLENME
Dr. Nilay ETİLER* Sağlık hizmetlerinde yatay ve dikey örgütlenme kavramları, geçen yüzyılın sıkça tartışılan konularından biri olmuştur. Bu tartışmanın tarihine bakıldığında; halk sağlığı kavramının gelişmesi ile paralel olduğu dikkat çekmektedir. Geçen yüzyılın ilk yarısında halk sağlığının gelişmesi, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) kurulması ve teknolojik gelişmelerin hızlanmasıyla sağlık sorunlarının toplumsal çözümü gündeme gelmiştir. Yüzyılın yarısında uzun süren savaşlardan çıkmış olan birçok ülkede bulaşıcı hastalıkların oldukça yaygın olması nedeniyle mortalite ve morbidite hızları yüksek olan bu hastalıklarla başa çıkmak en öncelikli amaç haline gelmiştir. Sağlık için ayrılmış kısıtlı kaynakları, yetersiz personeli ile birlikte baştan sona her alanda tekrar kurulmayı bekleyen ulus devletler sağlıkta öncelikli konulara yoğunlaştılar. Halkın sağlığını tehdit eden, iş gücünü azaltan hastalıklar için özel örgütlerini kurup savaşıma başladılar. Bunlar, dikey programlar olarak adlandırılmaktadır. Tıpta teknolojik ve bilimsel gelişmeler (aşılar, DDT gibi insektisitler), DSÖ gibi uluslararası örgütleri ve bazı ülkeleri bunların yaygınlaştırılması konusunda etkilemiştir. Daha da ötesi, bu hastalıkların epidemiyolojisi konusunda bilginin artması, kontrolün sağlaması hatta eradike edilmesi konusunda cesaret vermiştir. Bu heyecan ilk başarı ile güçlenmiş, sıtma kontrolünde kayda değer gelişmelerin olması ve ardından da çiçek hastalığının eradikasyonu başarılı olmuştur. Alma-Ata’da 1978 yılında gerçekleştirilen Uluslararası Temel Sağlık Hizmetleri (TSH) Konferansı sonunda, dünyadaki herkesin, sağlığını korumak ve yükseltmek için harekete geçilmesi gerektiğini belirterek bir bildirge yayınlanmıştır (1). Bu bildirgede, sağlığın temel bir insan hakkı olduğunu ve mümkün olan en yüksek sağlık düzeyine erişebilmenin sağlık sektörü yanı sıra diğer birçok sosyal ve ekonomik sektörün çalışmaları ile gerçekleşebileceğini önemle vurgulamıştır. Bu düşünce de yatay örgütlenmeyi ön plana çıkaran bir yaklaşım olmuştur. Öte yandan, parasal destek sağlamaya hazır olan gönüllü kuruluşlar ve örgütler, dikey programları daha çok benimsemekteydiler. Bunun nedeni; özellikle bulaşıcı hastalıkların kontrolü için yapılan kampanyalarda daha gözle görülür ve kısa sürede sonuç alınmasıdır. Bu kuruluşlar, parasal desteği sağlamalarından rolayı programların niteliği ve örgütlenmesi üzerinde de önemli ölçüde söz sahibi olmaktadır. Az gelişmiş ülkelerde TSH’nin kapsayıcılığındaki eşitsizlikler, teknolojinin niteliği ve var olan örgütlerin (Sağlık Bakanlığı gibi) zayıflığı, dikey programları güçlendiren bir başka etmen olmuştur. TANIMLAR
Sağlık hizmetlerinde yatay ve dikey örgütlenmenin tanımları şöyle yapılmaktadır. Yatay Yaklaşım; bütün sağlık sorunlarını “genel sağlık hizmetleri” diye bilinen bir sistem içinde çözmeyi amaçlar. Bu sistemde; kalıcı kurumlar yaratmak yoluyla, uzun vadeli ve geniş bir açıdan bakarak sorunların ele alınması söz konusudur. Dikey Yaklaşım; belirli bir sağlık sorununu çözmek için, özel bir yöntemin ve örgütün kullanılmasını esas alan yaklaşımdır. Kitle Kampanyası; özellikle enfeksiyon hastalıkları gibi kontrolü olanaklı bir veya birkaç hastalığın üzerine yoğunlaşarak, tüm uygulamaların bu konuya odaklanmasıdır. DİKEY ÖRGÜTLENME Dikey programlar, bir bölgedeki yatay programlara entegre edilebilir. Bu durumda yatay programın yöneticilerine sorumluluklar verilerek yerel mekanizmalar kullanılabilir (2). Dikey yaklaşımı benimseyenler, özel bir konuda hiyerarşik olarak örgütlenmiş, ayrı ayrı kontrol programlarını tercih ederler. Dikey kampanyalar, geçmişte bir grup hastalıkla savaşmak için kullanılmıştır. Bunlar, örneğin Afrika’da tripanozomiazis, çiçek, serebrospinal ateş, veba, kancalıkurt, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar gibi hastalıklardır. Bu programların ardından sıtma kontrolünde kayda değer gelişmelerin olması ve ardından çiçek hastalığının eradikasyonu başarılmıştır. Bu iyimserliğin ışığında; “Sağlık sorunlarını çözmek için kitle kampanyaları kullanılabilir. Gelişmiş teknik araçlar ve daha iyi uygulamalar araştırmalarla bulunacaktır. Sonrasında bilhariazis, onkoserkiazis ve tripanozomiazis gibi önemli hastalıkların sürekli kontrolü makul olabilir” şeklinde ifade edilen dikey yaklaşım oldukça popüler olmuştur (2). Sıtma çalışmalarında, 1960’ların sonlarında ters giden bir
şeyler olduğu, bazı gözlemcilerde düşüncesi hakim olmaya başlamıştır. Sıtma
eradikasyonuna doğru yapılanlar sonucunda sadece duraklamakla kalmamış, hatta
bazı bölgelerde bildirilen vaka sayıları da artmıştır (3). Uzmanlar bu durumu
kabul ederek nedenlerini şöyle açıklamışlardır. YATAY ÖRGÜTLENME Dikey programlar yürürken kontrol ve eradikasyonun sürekli olması isteniyorsa, kalıcı ve sürekli sağlık hizmeti veren kurumların olayı izlemesi gerektiği, aksi halde bu kampanyaların kalıcı olmayacağı savunulmaya başlanmıştır. Sürekli sağlık hizmetinin hastalıkların kontrol ve korunmasında ve sağlığın geliştirilmesinde önemli olduğu vurgulanmıştır. Ancak, sürekli sağlık hizmetlerinin gelişimi yavaş olmaktaydı. Kitle kampanyaları çok kısa sürede ilerlerken genel sağlık hizmetlerinin parasal, lojistik ve örgütsel desteğe gereksinimi olduğu açıklık kazanmaya başlamıştır. Entegre yaklaşımı benimseyenler, hastalık kontrolü ve sağlığın gelişmesi etkinliklerinin stratejilerini karma olarak ele alan, temelde yatay bir sağlık sistemini tercih etmekteydiler (2). Genel sağlık hizmetlerinin kapsamayı umduğu etkinlikler temel tıbbi bakım, hastalıkların araştırılması ve korunma, anne-çocuk sağlığı hizmetleri, çevre sağlığı, sağlık eğitimi ve bildirim ile istatistiklerin toplanmasını içeriyordu. Verilen bu uzun listenin pek azı Afrika’daki ülkelerde yerine getirilebilmekteydi. Bu durum TSH etkinliklerine ulaşılmamasının nedeninin örgütlenme güçlüğü olduğunu kanıtlamaktadır. Bazı ülkeler ise, hastalık kontrol programları ile birlikte TSH’ni de güçlendirmek için programlar yaptı. Malawi örneğinde olduğu gibi; sağlık merkezlerini güçlendirme programı, lepra ve tüberküloz için vaka bulma ve kontrol programıyla eşzamanlı olarak uygulandı. Doğaldır ki, bu programların sürmesi için ulusal desteğe gerek vardır. Togo’da ise sıtma eradikasyon programından önce TSH’ni güçlendirmek için bir ön-eradikasyon programı uygulandı. Bu program, toplam maliyeti iki kat artırdı (2). Entegre (yatay) yaklaşımı benimseyenler ile dikey yaklaşımı
benimseyenler arasında zaman zaman suçlamalara varan kıyasıya bir tartışma vardır.
Alma-Ata Konferansı'nın ardından, küresel olarak,ekonomik çöküş yaşanması sağlığa holistik (bütüncül)yaklaşımı benimseyen hem gelişmekte olan, hem de gelişmiş ülkelerde TSH'nin kurulmasını zor halegetirmiştir. TSH'nin kabulünden bir yıl sonra kapsamlı TSH yaklaşımı bazılarınca çok iddialı bulunmaya başlandı. "Kapsamlı TSH" (KTSH) yaklaşımına karşılık "seçici TSH" (STSH) yaklaşımını önermiştir (4). STSH'ni savunanlar dünyada üç milyar insanın az gelişmiş ülkelerde yaşadığını ve bu ülkelerde en sık enfeksiyon hastalıkları görüldüğünü belirterek bunun çözümü için en iyi yolun KTSH olduğunu, ancak, bu yaklaşımın sınırlı kaynaklar ile ulaşılamaz olduğunu savunmaktadırlar (4). KTSH'nin yaşama geçirilmesi için çok sayıda yetişmiş personel gerektiğini belirtilerek bu hizmetin verilmesinin çok masraflı olduğunu kaydedilmiştir, bu sav maliyet-etkililik analizi ile de desteklenmiştir. Sağlık hizmetlerinde önceliklerin belirlenmesi ve az sayıda sağlık sorunu ile sınırlı insan gücü ve ekonomik kaynak kullanarak en etkin yaklaşımın seçilmesi gerektiğini savunulmaktadır. Kontrol edilecek hastalıkların seçiminde hem korunma hem de tedavi açısından yüksek önceliklerin saptanması için dört etmenin kullanılması öneriliyordu.Bunlar; mortalite, morbidite, prevalans ve kontrol etmede etkin ve harcama olarak uygun olmasıdır. Afrika'nın tropikal savanlarında yılda iki kezilaçlama yapılması ile kaba ölüm hızının yaklaşık %40, bebek ölüm hızının %50 azaldığını belirtilmiştir. STSH önerenler DSö'nün ev ev ilaçlamanın (DDT ile) kişi başı yıllık 2 $ olduğunu tahmin ettiğini ve her bebek ve yetişkin ölümü için 250 $ harcamanın ve her bebek ölümü için 600 $ harcamanın önlendiğini belirtmektedir. Ayrıca, su ve sanitasyon programları, besin desteği gibi konularda STSH'nin maliyet-etkili olduğunu savunulmuştur. Sonuçta, gelişmekte olan ülkelerdeki endemik hastalıkların kontrolünde STSH yaklaşımının en maliyetetkili yöntem olduğu sonucuna vararak şu müdahaleleri önermişlerdir;
DSÖ 1984'te çeşitli ülkelerin deneyimlerini değerlendirmek amacıyla bir toplantı düzenledi. Katılımcılar dikey ve entegre yaklaşım arasında karşılaştırma yapmanın üretkenliği ve verimliliği azaltacağı sonucuna vardı. Katılımcılar, bütün ülkelerin entegre yaklaşıma doğru gittiğini kaydettiler. Ayrıca, birçok programın özellikle de anne-çocuk sağlığı programlarını bir ülkede entegre sağlık hizmeti için başlangıç noktası olarak önermiştir. STSH'ne yöneltilen eleştiriler temelde dört ana başlık altında toplanabilir; seçilecek değerlendirme şekli, teknoloji merkezli olması, kalıcı bir sağlık sistemi ve yapıları kurmayı ihmal etmesi ve gelişmekte olan ülkelerdeki altta yatan kötü sağlık şartlarını göz ardı etmesidir (5). Özellikle, gelişmekte olan ülkelerde uygulanan dikey programların değerlendirilmesinde epidemiyolojik verilerin olmayışı en önemli eleştiri noktasıdır. Bir programın uygulanması durumunda seçilmiş hastalığın öncesinde ve sonrasında değerlendirmeyi yapmak amacıyla kapsamlı ve sağlıklı bir veri tabanı olması önemlidir. Bu, özellikle gelişmekte olan ülkelerde hem KTSH hem de STSH açısından önemli bir sorundur. Nitekim, böyle bir veri tabanının olması hastalığın seçimini de olanaksız hale getirmektedir. Bazı yazarlara göre hastalığın mortalitesi ve morbiditesi dikkate alınmalıdır, ancak bu durum maliyet-etkililik analizinin yapılmasını da olanaksız hale getirmektedir (6). STSH'nin diğer eleştirildiği nokta olan teknoloji merkezli
olması, sağlığa "hastalığın olmaması" şeklinde yaklaşımın bir sonucudur. Sadece,
tıbbi müdahale veya program ile sağlık sorunlarının çözümlenebileceği ıanlış
bir inanıştır. KTSH'ni savunanlara göre toplum sağlığının gerçek belirleıicisi
olan ıoksulluk gibi etmenler ele alınmadığı sürece sağlık düzeıinde iıileşme
beklenmesi anlamsızdır. Bir bölgede belli bir hastalığa ıönelik uıgulanan bir
program, o hastalıktan ölümleri önleıebilir, ancak ıaşanan çevre, sosıal ıapı,
geleneksel değerler değiştirilmediği sürece başka nedenlerden ölümler kaçınılmazdır.
Tablo I'de Afrika'da uıgulanmış bazı müdahaleler ve sonuçları görülmektedir. Tablo I. Tek Amaçlı Müdahaleler; Afrika'daki
çalışmalara Bir Bakış (7)
KTSH sağlığı, yaşam şartlarındaki çeşitli düzenlemelerden etkilenen dinamik ve değişken bir durum; sadece sağlık statüsü ile değil, çeşitli sosyal ve ekonomik göstergelerle de ölçülebilen ve sağlık hizmetleri de içeren pek çok girdinin bir sonucu olarak algılamaktadır. Kısacası; bir bölgedeki bireylerin ve toplumun mecvut sosyal, politik ve ekonomik durumlarını yansıtan bir süreç olarak görmektedir. Buna karşılık STSH sağlığı; herkesin ulaşmak için çaba harcaması gereken nihai ve durağan bir nokta; etkili, verimli ve düşük maliyetli olmaları nedeniyle seçilen tıbbi müdahalelerin sonucu toplumda uygulanabilecek bir program olarak görmektedir. Bazı yazarlara göre ise her iki yaklaşım da birbirinden tamamen farklıdır. KTSH'nin insanların yaşamları ve yaşam şekillerini geliştirerek gelişimi sağlamakla ilgili olduğunu gördüklerini ve bunun iyi sağlık için anahtar olduğunu belirtmektedirler. STSH'nin ise, en düşük maliyetle çok sayıda kişinin sağlık durumunu geliştirmeye yardım eden tıbbi müdahalelerle ilgili olduğunu belirtmektedirler. Bu iki yaklaşımdaki kritik farklılığın girdilerini ve çıktılarını kimin kontrol edeceği olduğunu savunmaktadırlar. Bu açıdan bakınca birçok noktada farklılıklar olduğunu belirtilmiştir (6). Bunlar sağlığın tanımına farklı bakış, eşitlik, sağlık sorunlarına sektörler arası yaklaşım ve toplum katılımı başlıkları altında yapılmaktadır. Alma-Ata Bildirgesi'ne göre TSH görüşü sağlık hizmetlerinin entegre olarak verilmesini önerir. (öneri Madde 6) "Dar bölgede çok ıönlü hizmet"(polivalan) günümüzde geçerli olan görüştür. Entegre hizmetlerin bazı üstünlükleri vardır. Bu tür hizmetlerde kişi değil, aile veya toplumun tümü söz konusudur. Yine bu tür hizmetlerde kişinin her türlü sağlık sorunu bir bütün olarak ele alınır. Günümüzde, birçok dünıa ülkesinde monovalan hizmetleri (geniş bölgede tek amaçlı hizmet), polivalan şekline dönüştürmeye çalışılmaktadır. Ancak bu konuda hızlı davranıldığını söylemek güçtür. DSÖ Alma-Ata'da kabul edilen TSH görüşünü kabul
etmesine karşın bu iki yaklaşımı tamamen farklı olarak görmemekte, hatta birbirini
tamamlayan iki yaklaşım olduğunu belirtmektedir (7). Her iki yaklaşımın kendine
özgü avantaj ve dezavantajları vardır (Tablo II). Tablo II. Dikey Programlar ve Entegre Sağlık Hizmetleri
(7)
Avantajlar
Dikey Programlar -Program üzerinde çalışanları motive eden açık ve net amaçlar ve hedefler konulabilir. -Etkinliklerin daha iyi planlanması hizmet sunumunun daha etkili olmasını sağlaıabilir. -Hizmette daha iyi kalite sağlayabilir, performansı artırabilir. -Programın sonuçlarını izleme sorunların tanımlanmasını ve çözümünü kolaylaştırır. Entegre Sağlık Hizmetleri -Ulusal sağlık politikalarına ve yerel gereksinimlere göre seçilmiş hizmetlerin sunulması açısından uygundur. -Sağlık sisteminin farklı bileşenlerinden girdileri vardır ve bu nedenle, çok boyutlu sağlık anlayışını yansıtır. -Yeni etkinlikler için kapasitesinin olması ve olağanüstü olaylarda hizmete hazır olunması önemlidir. -Personel kaynakların çok amaçlı kullanılmasına olanak tanır ve verilen girdilerden çok çıktı verir. -Bölge sağlık yönetiminin politik, sektörel ve toplum katılımına uıgun olması ile yerel planlama ve yönetime olanak tanır. -Kullanıcıların gereksinimlerine daha kolay yanıt verir. Kişiselleşmiş hizmetlerin sürekliliğini sağladığı için hizmet alanların doyumunu artırır. -Kişisel ve toplumsal sağlık gereksinimlerine odaklanmıştır, sağlığa holistik (bütüncül) yaklaşır. Dezavantajlar
Dikey Programlar
-Kaynaklar sınırlı sayıda sorunların üzerine konsantre olduğu için kapsamlı sağlık hizmetlerinin gelişmesini önlemektedir. -Maddi geliri sağlayan kurumlara büyük ölçüde bağımlı olma, sorunlar olması ve yardım kurumlarının politikalarında değişik olması halinde hizmetler zedelenebilir. -Bölge sağlık yönetimindense yukarıda belirlenen hedefler ve kontrol edilen bütçe olması nedeniyle tek amaçlı yapılar tercih edilir. -Eğitim programı veya bildirim sistemi gibi bazı görevler nedeniyle kırsal kesime fazla yüklenebilir. -Politik ve toplumsal desteği yetersiz kalabilir. -Maliyet-etkililik zamanla azalabilir. Entegre Sağlık Hizmetleri -Uygun öncelikleri belirlemede yetersiz olabilir. -Açıkça tanımlanmış amaçları, hedefleri, çıktılar ile izleme ve planlama gibi bileşenleri olan bir programın benimsenmesinde yetersizlik olabilir. -Tek amaçlı bir programın uygulanmasıyla başarılı olunabilecek bir bölgede etkili olmada yetersiz kalabilir. -Sağlık hizmetlerinde çalışanlara eğer yeterli açıklama yapılmazsa belirsizlik ve doyumsuzluğa neden olabilir. KAYNAKLAR
ÜREME SAĞLIĞI
ULUSLARARASI KARARLAR VE
TÜRKİYE UYGULAMALARI
Dr. Ayşe AKIN*
Dr. Gonca OKTAY KOÇOĞLU** * Prof. Dr., Hacettepe üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Öğretim Üyesi ** Hacettepe üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Araştırma Görevlisi "Üreme sağlığı (ÜS), yalnızca üreme sistemi, işlevleri ve süreci ile ilgili hastalık ve sakatlığın olmaması değil, üreme sistemi, işlevleri ve süreci ile ilgili fiziksel, zihinsel ve sosyal açıdan tam bir iyilik halidir." Bu tanım, ilk kez Kahire'de 1994 yılında Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı'nda ifade edilmiş ve kabul görmüştür. Konferans'ta kabul edilen eylem planında üreme sağlığı konusunun yanı sıra kadınların ekonomik büyüme ve sürdürülebilir kalkınmaya etkili bir şekilde katkıda bulunabilmeleri için iş hayatına katılmalarındaki engellerin ortadan kaldırılması, karar verici ve uygulayıcı kademelerde yer almalarının sağlanması vurgulanmıştır. Ayrıca kadınların eğitimine, yasal ve ekonomik haklarına, aile planlaması ve cinsel sağlık dahil üreme sağlığının her alanına yatırı yapılması, izlenmesi ve değerlendirilmesi kararlaştırılmıştır. Cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi, Konferans'ta ayrı bir bölüm olarak ele alınmıştır. Kadınların üretim, iş, gelir getirici faaliyetler, eğitim, sağlık, bilim ve teknoloji, spor, kültür, nüfusla ilgili faaliyetler ve diğer alanlarda karar veren, katılımcı ve yararlanıcı olarak katılmalarını sağlamak amaçlanmıştır. Üremeye ilişkin haklar ve üreme sağlığının ele alındığı bölümde, insanların doyurucu ve güvenli bir cinsel yaşamlarının olması, üreme yeteneğine sahip olmaları ve bu yeteneği kullanma, zaman ve sıklık konusunda karar verme özgürlüğüne sahip olmalarının önemi belirtilmiştir. Doğurganlığa ilişkin haklar ve sağlık, aile planlaması, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar ve HIV/AIDS, insan cinselliği ve farklı cinsiyet ilişkileri, adölesanlar diğer konu başlıklarıdır. Bu konularla ilgili olarak eylem planında aşağıdaki maddeler kabul edilmiştir:
Türkiye'de ÜS hizmetlerinin 1961 yılında kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasının öngördüğü "Temel Sağlık Hizmetleri yaklaşımı" içinde verilmesi uygundur. Aile planlamasında, 1983 yılında kadın sağlığını destekleyici, Kahire Konferansı paralelinde yenilikler getirilmiştir. Gönüllü cerrahi sterilizasyona izin verilmesi, 10 haftaya kadar istenmeyen gebeliklerin sonlandırılması, aile planlaması hizmetlerinin daha yaygın ve ulaşılabilir olması için ebe ve hemşirelere uygulama yetkisinin verilmesi bu yeniliklerden bazılarıdır. Böylelikle, 1983 yılında aile planlaması hizmetlerine ulaşmada yasal engeller kaldırılmıştır. Türkiye'de ÜS haklarının korunması için 1994 Kahire Konferansı Eylem Planı doğrultusunda nüfus ve ÜS - aile planlaması konularındaki çalışmaları izlemek, teknik işbirliği çerçevesinde yürütülen projeleri koordine etmek ve değerlendirmek amacıyla Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) koordinatörlüğünde çeşitli sektörlerden oluşan bir çalışma grubu oluşturulmuştur. Kahire Konferansı'nda önemle vurgulanan konulardan biri olan, sektörler arası işbirliğinin güçlendirilmesi, Türkiye'de 1960 yılından beri benimsenen bir yaklaşımdır. Aile planlaması alanında Sağlık Bakanlığı'nın başkanlığında 1993 yılında kurulan "Sektörler Arası Nüfus Planlama Danışma Kurulu" Kahire Konferansı'ndan sonra genişletilerek "Kadın Sağlığı/ÜS ve Aile Planlaması Danışma Kurulu" olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Bu kurul, sektörlerin motivasyonu, yeni proje, program ve yaklaşımların başlatılması, konuya ilişkin uygulamaların izlenmesi ve değerlendirilmesini amaçlamıştır. "Ulusal Stratejiler ve Aksiyon Planları"nın geliştirilmesi çalışmaları 1994 yılında başlatılarak Kahire Konferansı'nda vurgulanan konularla ilgili güncel, gerçekçi ulusal programlar hazırlanmıştır. "Kadın Sağlığı/Aile Planlaması Stratejik Planı", "çocuklara yönelik Ulusal Faaliyet Programı" bu programlara örnek olarak verilebilir. Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan VII. ve VIII. Beş Yıllık Planlarında "doğurganlığın düzenlenmesi, özgür ve bilinçli seçim yapılabilmesini sağlayan kadın sağlığı ve aile planlaması hizmetlerinin verilmesi, hedef grupların ihtiyaç ve tercihlerini esas alan yaklaşımların" yer alması, aile planlaması ve ÜS konusunda "Güvenli Annelik Programı" dahil çok sayıda yeni ulusal projenin başlatılması ÜS açısından oldukça önemlidir. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün 1991 yılında kurulması, kadının statüsünün güçlendirilmesi açısından önemli tarihlerden biridir. Hem 1985 yılında imzalanan Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın önlenmesi Sözleşmesi hem de 1995 yılında yapılan Pekin IV. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı'nın uygulanması ile ilgili izleme ve değerlendirmelerde koordinasyon görevini Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü yürütmektedir. Kahire Konferansı'nı izleyen 3 yıl içinde Türkiye'de ÜS konusunda yapılanlar şunlardır: Geleneksel anne-çocuk sağlığı hizmetleri daha kapsamlı
hale getirilmiştir. ÜS kavramı, eğitimlerde vurgulanarak erkeklerin, adölesanların
katılımına yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Aile planlaması uygulamalarına
erkek katılımının sağlanması için bilgilendirme- eğitim-iletişim yaklaşımı
ile broşürler, televizyon spotları ve dramalar üretilerek pilot çalışmalar
yapılmıştır.
Kahire ve Pekin Konferanslarının öneri ve yaklaşımları
sektörlere ve topluma olabildiğince duyurulmaya çalışılmıştır.
Sağlık personelinin mezuniyet öncesi ve hizmet içi eğitim
programları yeniden düzenlenerek "danışmanlık hizmetleri"yönlendirmeden hizmet
sunma gibi konular vurgulanmıştır.
"Ulusal Aile Planlaması Hizmet Rehberi" geniş katılımlı
grup çalışmaları ile hazırlanarak yayınlanmış ve ülkedeki ilgili bütün hizmet
birimlerine dağıtımı sağlanmıştır. Bu rehberle, aile planlaması hizmetleri
belirlenen standartlar paralelinde, eğitim ve hizmet sunmak ve sonuçta hizmetin
niteliğini yükseltmek amaçlanmıştır.
Kontraseptif yöntem çeşidinin artırılmasına yönelik araştırma
ve çalışmalar yürütülerek enjekte edilen kontraseptif yöntemlerin ulusal aile
planlaması programlarına girmesi sağlanmış, ayrıca Norplant yöntemi ile ilgili
bilimsel araştırma tamamlanmıştır.
Düşük ve doğum sonrası kontraseptif yöntem kullanımını
artırmaya yönelik ön çalışmalar ile uygun zamanlarda yapılan bilgilendirme
ve eğitim hizmetlerinin önemi belirlenmiştir. Bu yaklaşımların aile planlamasında
kaçırılmaması gereken fırsatlar olarak ulusal programlara entegrasyon çalışmaları
başlatılmıştır.
Hükümet dışı kuruluşlarla işbirliği içinde, aile planlamasında,
toplumun bilgilendirilmesi, motivasyonu ve sağlık kuruluşlarının kullanımının
artırılması için hem kırsal alanda hem de gecekondu bölgelerinde programlar
yürütülerek ÜS'da topluma dayalı hizmet verilmiştir.
ÜS/aile planlaması ağırlıklı hizmet veren müstakil aile
planlaması kliniklerinin kurulması, özellikle ihtiyacın fazla olduğu yerleşim
birimlerinde oldukça önemlidir. Pilot uygulama olarak hizmet veren Adana Müstakil
Aile Sağlığı Kliniği'nin çalışmaları, hizmet sunumunu ve kullanımını artırdığı
göstermiştir.
Güvenli annelik yaklaşımı, ile gerçekleştirilen uygulamaları
içeren, hem anne hem de yenidoğan ölümlerini azaltan bir program olarak 8
ilde pilot uygulamaları başlatılmıştır.
Üremeye yardımcı tedavi merkezleri, ile ilgili 1987 yılında
hazırlanmış olan ilk yönetmelik 1996 yılında tekrar düzenlenerek hizmetler
yeniden standardize edilmiştir.
Ulusal AIDS Komisyonu kurulmuştur. Cinsel yolla bulaşan
enfeksiyonlar ve HIV/AIDS ile AIDS kontrolü programı gönüllü kuruluşların
işbirliği ile yürütülmektedir.
Aile planlamasında etkili kontraseptif yöntemlerin kullanımını
artırmak amacı ile oral kontraseptif ve kondom ile ilgili sosyal pazarlama
programları yürütülmüştür.
Bilgilendirme- eğitim-iletişim etkinlikleri, üS konusunda
toplumun yeterli ve doğru bilgilere sahip olması amaçlanmış ve bu konuda eğitim
materyalleri ("flip book"broşürler, video filmler ve spotlar) üretilerek birinci
basamak sağlık kuruluşlarında kullanımı sağlanmıştır. Ankara, Bursa ve Sivas'ta
olmak üzere 3 iletişim merkezi kurulmuştur. Bu merkezlerin, eğitim materyalleri
üretimi, sağlık personelinin eğitimi gibi konularda hizmet vermesi amaçlanmıştır.
Gönüllü kuruluşlar ve özel sektörün katılımına önem verilmiş,
"Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Hizmet Sistemi" (KAPS) adında bir organize
sistem kurulmuştur.
Kadın Sağlığı Komisyonu (KASAKOM), 17 gönüllü kuruluşun
katılımı ile kurularak kadın sağlığının güçlendirilmesi, toplumun katkı ve
katılımı sağlanması amacıyla çalışmalarına başlamıştır.
Türkiye'de 1963 yılından beri her 5 yılda bir Nüfus ve
Sağlık Araştırması yapılmaktadır. En sonuncusu, 1998 yılında yapılan bu araştırma,
ÜS hizmetleri hakkında durum saptama ve yürütülen programlara yön verme açısından
oldukça önemlidir. Kahire (ICPD) toplantısını izleyen 3 yıl içinde ise, 1993
Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması ileri analizleri yapılarak sonuçları duyurulmuştur.
Anne ölümlerinin ve nedenlerinin araştırılması anne ölümlerinin
azaltmada temel konudur. Türkiye'de 53 ilin 615 hastanesinde 1997-1998 yılları
arasında meydana gelen anne ölümlerinin saptamaya yönelik bir araştırma yapılmıştır.
Sağlık alanında Birleşmiş Milletler (UNFPA, UNICEF, WHO)
sağlık kuruluşları, US-AID kuruluşlar ve JICA gibi uluslararası kuruluşlar
ile yakın işbirliği yapılarak hem maddi katkı sağlanmış hem de güncel ve uygun
teknoloji izlenmiştir.
Özetlendiği gibi, 1994 Kahire Konferansı paralelinde Türkiye'de birçok uygulama başlatılmıştır. Bu uygulamaların olumlu sonuçları, bu programlar düzenli ve nitelikli olarak sürdürülebildiği takdirde mutlaka alınacaktır. Başlatılan çalışmalar ya da Kahire Konferansı maddeleri geçici uygulama veya araştırmalar olarak görülmemeli, dünya kamuoyuna taahhüt edilen şartlar, yükümlülükler olarak kabul edilmeli ve hedeflerin gerçekleşmesi için hükümet programlarında ye almalıdır. ülkeler arasında deneyimlerin paylaşıldığı, iletişim ağı ile desteklenen bir platformda, ülke içinde de sektörlerin potansiyelleri iyi değerlendirildiği, olumlu bir işbirliği atmosferinde, hedef ve stratejileri belirlenmiş plan ve programların başarıya ulaşması daha kolay ve hızlı olacaktır. ÜS'nın hedef ve stratejileri mutlaka olmalıdır. Ancak, politik bir araç olarak görülmemeli ve kullanılmamalıdır. Birçok ülkede mevcut olan bu gerçek, sadece kadın sağlığını değil, toplum sağlığını olumsuz etkiler ve en başta mücadele edilmesi gereken sorundur. KAYNAKLAR
Journal of Reproductive Medicine 1999 Vol. 8 Suppl
1
BİRİNCİ SINIF TIP ÖĞRENCİLERİNDE ÜREME SAĞLIĞI ÜZERİNE
BİR ÇALIŞMA: AIDS İLE İLGİLİ BİLGİ, TUTUM VE DAVRANIŞLARI üZERİNE ARAŞTIRMA
Zhao PENGFEI, Oian HANZHU, Yu HONG
Gu SHIGUANG, R.V. SHORT, Gao YUAN İlk AIDS vakası 1981 yılında bildirildiğinden beri, HIV/AIDS
hemen hemen bütün dünyaya korku verir bir hızla yayılmakta, toplumları olduğu
kadar bireyleri ve aileleri de tehdit etmektedir.
Son yıllara kadar, çin, HIV prevalansı bakımından düşük epidemik bölgede olmasına rağmen, ülkede 1 milyara varan nüfus, kırsal kesimden büyük şehirlere göç, toplumun cinsel konularda bilgi eksikliğinin olması, ulusal düzeyde seks ticaretindeki hızlı ilerleme, ticari anlamda kan veren kişilerin sayıca fazla olması gibi risk faktörleri bulunmaktadır. Bu nedenle, AIDS göz ardı edilemeyecek bir sorundur. Üniversite öğrencileri, ailelerinin kontrolünden çıkarak bağımsız yaşama başlamakta, cinsel konulara ilgi duymaktadır. çoğu, cinsel sağlık eğitimi alamamaktadır. Bu nedenle, üniversite öğrencileri, AIDS çağında kaçınılmaz bir şekilde HIV enfeksiyon riski ile karşı karşıyadırlar. Bundan dolayı, adölesan ve genç erişkinlerde HIV enfeksiyon riskini azaltmaya yönelik üreme sağlığı eğitim programını yürütmek için, onların AIDS hakkındaki bilgi ve tutumlarının saptanması son derece önemlidir. YÖNTEM Kesitsel tipteki bir araştırmada, öğrencilerin tümünden anketi bağımsız olarak ve isimlerini yazmadan yanıtlamaları istenmiştir. Ankette, öğrencilerin sosyodemografik özellikleri, cinsel konular hakkındaki bilgi, tutum ve davranışları yanında AIDS ve CYBE, kişisel değerleri hakkında sorular bulunmaktadır. Öğrencilerle iyi iletişim kurmak ve kaliteli veri sağlamak için anketler dolduruluncaya kadar bazı önlemler alınmıştır. Bunlar, çalışmanın amacı ve öneminin açıklanması, yanıtların gizli tutulacağının belirtilmesidir. Doldurulan anketler gizlilik sağlamak için elden alınmayıp, bir kutuda toplanmıştır. Araştırmanın veri toplama aşaması Haziran 1997'de tamamlanmıştır. Veri analizi sırasında, EPI-INFO kullanılmıştır. Varyans analizi SAS 6.11 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. SONUÇLAR Tablo I'de, birinci sınıf tıp öğrencilerinin HIV/AIDS hakkındaki bazı konularda bilgi düzeyleri gösterilmektedir. Erkekler, sekiz sorunun ortalama üçüne doğru yanıt verirken kız öğrencilerde ortalama doğru yanıt sayısı daha yüksek bulunmuştur (p = 0.05). HIV'nün geçiş yolları ile ilgili soruları doğru yanıtlama durumu incelendiğinde, öğrencilerin %69.4'ü enjeksiyon sırasında, %47.5'i böcek ısırması ile, %38.0'i genel tuvaletlerin kullanılmasıyla, %29.5'i kapların ortak kullanımı ile HIV geçebilir şeklinde yanıt vermişlerdir. Öğrencilerin %40'dan fazlası emzirmenin (Iaktasyon) HIV enfeksiyonuna neden olup olmayacağı hakkında bilgiye sahip olmadığı tespit edilmiştir (Tablo II). Öğrencilerin çoğu (%95.0), birden fazla cinsel partner olmasının HIV/AIDS enfeksiyon riskini artırabileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, öğrencilerin üçte biri, HIV'e karşı korunmak için erkek kondomunun doğru kullanımını ve kondomun AIDS riskini büyük oranda azalttığını bilmemektedir. Kız öğrencilerin (yaklaşık yarısı), bu konuda, erkeklerden daha yüksek oranda bilgiye sahip olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin %30'u fiziksel egzersizin HIV/AIDS'e karşı koruyacağını belirtmişlerdir (Tablo III). Öğrencilerin %90'ından fazlası AIDS olan biri ile el sıkışmanın güvenli olduğunu belirtirken, araştırma dönemi süresince yürütülen odak grup görüşmelerinde öğrencilerin büyük kısmı, AIDS tedavi eden doktor ile isteksizce el sıkışacaklarını ifade etmişlerdir. öğrenciler, "doktorlar AIDS'den nasıl korunacağını bilirler, fakat kişisel korunmada bizler hala duyarlı ve oldukça yeterliyiz" şeklinde yanıt vermişlerdir. Öğrencilere AIDS'li hastalara tutumları sorulduğunda, yaklaşık
olarak 2/3'ü (%64.1) "duruma göre değişir", %20.3'ü "duygularını paylaşma",
%8.4'ü "onlardan uzak durma" ve %4.6'sı "onların yanlışlıkları hak eden cezayı
verdirir" şeklinde yanıt vermişlerdir. Öğrencilerin %2.7'sinin AIDS hastaları
hakkında bir fikre sahip olmadığı saptanmıştır. AIDS hastasıyla aile bireylerinin
ilgilenip ilgilenmeyeceğine ilişkin soruda; öğrencilerin 2/3'ünden fazlası (%77.2)
ailede AIDS ile enfekte bir kişi varsa, aile bireylerinin sorumluluktan kaçmayacağını
belirtmiştir. Bu soruya, öğrencilerin %20.1'i "bilmiyor", %2.7'si "hayır" şeklinde
yanıt vermiştir. AIDS'in gizliliği konusunda ise, öğrencilerin %29.3'ü HIV pozitif
kişinin kimliği tamamen gizli tutulmalı düşüncesine katılmıştır. Öğrencilerin
%12.5'i HIV pozitif kişilerin durumunun bildirilmemesinin doğru olmayacağını
belirtmiştir. Öğrencilerin %50'si HIV pozitif kişinin durumunu adli kurumlar,
tıp otoriteleri ve kamu güvenlik birimleri gibi belli birimlerden gizlemesinin
doğru olmayacağını ifade etmiştir. AIDS hastaları ile ilgili tutumları açısından
erkek ve kız öğrenciler arasında fark bulunmamaktadır (Tablo IV). Tablo I. Birinci Sınıf Erkek ve Kız Öğrencilerin HIV/AIDS İle İlgili Sorulara Doğru Yanıt Verme Yüzdelerinin Dağılımı
Tablo II. Birinci Sınıf Erkek ve Kız Öğrencilerin HIV/AIDS'in Geçiş Yolları İle İlgili Sorulara Doğru Yanıt Verme Yüzdelerinin Dağılımı
Tablo III. Birinci Sınıf Erkek ve
Kız Öğrencilerin HIV / AIDS'ten Korunma Yolları İle İlgili Sorulara Doğru Yanıt Verme Yüzdelerinin Dağılımı
Tablo IV. Birinci Sınıf Erkek ve Kız Öğrencilerinin HIV/AIDS'li Bireylere Karþý Tutumlarý
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||