Yıl 23 • Ocak 2002 • Sayı 1
İÇİNDEKİLER
- BİYOLOJİK SAVAŞ VE HALK SAĞLIĞI
- YUNUS EMRE SAĞLIK OCAĞI BÖLGESİNDE YAŞAYAN
18 YAŞ VE ÜSTÜ BİREYLERİN AĞRI KESİCİ KULLANIMI VE BU KONUDAKİ BAZI BİLGİLERİNİN
SAPTANMASI
- ÇİÇEK HASTALIĞI
- VİRAL ÜST SOLUNUM YOLU İNFEKSİYONLARI
- YENİ MEDENİ KANUN
BİYOLOJİK SAVAŞ VE HALK SAĞLIĞI
Dr. Levent AKIN*
* Doç.. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Politik, dini ya da ideolojik hedeflere ulaşmak için ülkelerde korku, panik
yaratmak ya da kitlesel ölümlere yol açmak amacıyla insan, hayvan ya da bitkileri
öldürmek veya hastalandırmak için mikroorganizmaların veya mikroorganizma toksinlerinin
kullanımına biyolojik savaş denilmektedir1. Biyolojik savaşta kullanılan
bu etkenler tıpkı diğer savaş makinelerinde olduğu gibi terör faaliyetleri için
de kullanılmaktadır. Bu etkenlerin başlıca özellikleri elde edilebilirliğinin
kolay olması, üretimlerinin kolay olması, bulaşıcılığının ve öldürücülüğünün
yüksek olması, dış ortamlarda dayanıklı olmasıdır. Bu amaçla yüzlerce potansiyel
etken sayılabilir. Üretimleri ve elde edilebilirlikleri nispeten kolay olan
bu etkenler hizmet ettikleri amaca uyan benzeri silahlara karşı da oldukça ucuzdur.
Örnek olarak; 1970 yılında yapılan bir çalışmada bir kilometrekare alanda %50
zarar veren bir nükleer silahın maliyeti 800 dolar, bir konvensiyonel silahın
maliyeti 2000 dolar, biyolojik silah olarak kullanılan şarbonun ise sadece 1
dolardır.
Biyolojik silahların kullanımındaki önemli avantajlar arasında etkenin ve oluşturacağı
hastalığın bazı özellikleri de göz önünde tutulmaktadır2. Bunlardan
başlıcaları:
• Geniş alanlara kolay yayılabilmesi,
• Saptamasının güç olması,
• Semptomların günler ya da haftalar sonra çıkabilmesi,
• Bazı türlerin kişiden kişiye yayılabilmesi,
• Kullanıcının kendini koruyabilmesi,
• Etki başlamadan önce kullanıcının bölgeden uzaklaşabilmesi.
Dünya tarihine bakıldığı zaman kayıtlara giren ilk biyolojik savaşın 1340 yılında
Kuzey Fransa'daki Hainault kalesine mancınıkla hayvan-insan cesetleri atılması
şeklinde olduğu görülür. Birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında da çeşitli
denemeler olmuştur3. Ancak ABD'de mektupla gönderilen aerosol halindeki
şarbon sporları sonucu dünya gündemine tekrar gelmiştir. Biyolojik teröre karşı
sağlık organizasyonu meydana gelecek kayıpları en aza indirmeyi hedeflemekte
ve buna karşı stratejiler geliştirmektedir. Bu nedenle biyolojik silah ile yapılan
saldırılara karşı bir plan hazırlanması gerekmektedir4. Bu planlarda
4 ana bölüm bulunmalıdır:
1. Hazırlık ve önleme çalışmaları.
2. Erken farketme ve sürveyans.
3. Biyolojik ajanın tanımlanması.
4. Müdahale çalışmaları.
1. HAZIRLIK
Kurumlar ve bölgeler arası işbirliği yaratarak kurum ve bu kurumlarda çalışan
personelin görevlerinin belirlenmesi, ulusal iletişim sisteminin kurulup etkin
bir şekilde işletilmesi, personel için rehberler hazırlanması ve personelin
eğitimi kısımlarından oluşmaktadır.
2. ERKEN FARKETME VE SÜRVEYANS
Bu bölümde, bir biyolojik silahın kullanıldığına dair ipuçları değerlendirilir.
Bu ipuçları; büyük epidemiler olması, sağlık personelinin etkilenmesi, yüksek
morbidite ve mortalite, bir bölgede beklenmeyen bir sendrom ya da patojenin
varlığı, açıklanamayan bir hastalığa bağlı ölüm ya da hastalık, kapalı alanlarda
yaşayanlar, özellikle kapalı devre ya da filtreli havalandırma sisteminde yaşayanlarda
düşük atak hızı olarak sayılabilir.
3. BİYOLOJİK AJANIN TANIMLANMASI
Bu bölüm, laboratuvar desteği ve doğrulama çalışmalarını kapsamaktadır. Ancak
laboratuvar kapasite ve niteliklerine göre laboratuvarlar 4 kategoride değerlendirilir.
Bunlar:
Seviye A : İlçe-il düzeyinde kurulup bazı etkenleri tanımlayabilir.
Seviye B : İl ve bölge düzeyinde kurulup doğrulama yapabilir.
Seviye C : Bazı merkezlerde oluşturulup moleküler diagnostik teknoloji
kullanabilir.
Seviye D : Ülkenin merkez laboratuvardır. Bu laboratuvardaki yöntemler
"Seviye C" laboratuvarı ile benzer olabilir.
4. MÜDAHALE ÇALIŞMALARI
İnfeksiyon önlemede alınan "Üniversal Önlemler"i ve toplumu bilgilendirme
çalışmalarını kapsamaktadır .
Dünyada halen mevcudiyeti bilinen biyolojik savaşta kullanılabilecek ajanlar
4 grupta toplanmaktadır. Bunlar:
Kategori A : (Kritik Biyolojik Etkenler) Hızlı yayılabilen, öldürücü,
toplumsal yıkım yaratabilecek, çok hızlı hareket gerektiren etkenler (çiçek,
veba, botulinal toksin, ebola hemorajik ateşi, şarbon, lassa ateşi, arjantin
hemorajik ateşi, tularemi).
Kategori B : (İkinci Öncelikliler) İlk gruba göre daha yavaş yayılabilen,
daha düşük mortaliteye sahip, ancak tanısal özellik isteyen etkenler (Q ateşi,
brusellosis, ruam, venezuella ensefaliti, stafilokok entero toksini, E coli
0157: H7).
Kategori C : (Üçüncü öncelikliler) Ulaşılabilen, kolay üretilebilen ve
dağıtılabilen, morbidite ve mortaliteyi etkileyebilenler (nipah virusu, hantavirus,
kene ile bulaşan hemorajik ateş, kene ile bulaşan ensefalopati, sarı humma,
MDR TB,).
Yukarıda bahsedilen etkenler arasında en fazla dikkat edilmesi gerekenler botulinal
toksin, veba, çiçek ve şarbondur.
BOTULİNAL TOKSİN6
Botulizm adı verilen bir hastalık tablosuna yol açar. Nörotoksin özelliği taşıyan
bu maddenin 7 ayrı tipi olup Clostridium botulinum adlı bakteri tarafından salgılanır.
Genellikle konservelerde ortaya çıkan toksini salgılayan bakterinin sporları
oral yolla alındığında midede üreyebilmekte ve toksin salgılayabilmektedir.
Biyolojik silah olarak kullanımında aerosol hale getirilen toksin solunum yolu
ile alınmakta ve hastalığa yol açmaktadır. Botulinal toksin nörolojik etki göstermekte,
genellikle sinirin adeleyle birleştiği yerde etkili olmaktadır.
Klinik : Pitozis, genel halsizlik, başdönmesi, bulanık ya da çift görme,
konuşma ve yutma güçlüğü bulguları ile seyreder. Daha sonra solunum kaslarında
depresyona yol açarak ölüme neden olur. Toksinin aerosol formu solunum yolu
ile alındıktan 12-36 saat sonra semptomlar çıkar. Bu tip vakalarda mortalite
%80 civarındadır.
Tanı : Klinik olarak tanı konulan bu hastalıkta laboratuvar yöntemleri
genellikle yaygın kullanıl-mamaktadır. Farklı yerlerde yukarıda belirtilen semptomları
olan kişilerin ortaya çıkması biyolojik silah olarak kullanıldığından şüphe
edilmesini gerektirir.
Tedavi : Antitoksin kullanılarak tedavi edilmeli, hastanın yaşam fonksiyonlarının
devamı için gerekli yaşam desteği sağlanmalıdır.
Dekontaminasyon-İzolasyon : Kişiden kişiye bulaş olmadığı için vakaların
izolasyonuna gerek yoktur. Botulinal toksin ciltten emilmez (Ancak, bakteri
sporları yaralı dokudan geçebilmektedir). Aerosol formlardan etkilenip hasta
olanlardan da hastalık bulaşmamaktadır. Dekontaminasyonu düşünülen alanların
temizliğinde su-sabun ya da %0.5'lik hipoklorid ile yapılan temizlik yeterli
olmaktadır. Sporların ortadan kaldırılması ise yüksek basınç altında ısı yoluyla
yapılmaktadır.
Salgın Kontrolu : Toksinin bulaştığı düşünülen gıdalar ya da araçları
10 dakika kaynatarak botulinal toksin etkisiz hale gelmektedir.
VEBA7
Veba hastalığının etkeni Yersinia pestis adlı bakteridir. Hastalık taşıyan farelerin
pireler tarafından ısırılması ve bu pirelerden insanlara bulaşması ile hastalık
yayılır. Bu vakalarda, genellikle, lokalize apseler bölgesel büyümüş lenf bezleri
bulunur. Yetersiz tedavi durumunda hastalık septisemiler yapar ve ikincil olarak
pnömonilere yol açar. Bu tip vakalarda kişilerin öksürdüklerinde atılan damlacıkların
inhalasyonu ile duyarlı kişilere hastalık bulaşır ve pnömoni şeklinde seyreder.
Pnömonik hastalık türünde fatalite çok yüksektir. Biyolojik silah olarak aerosol
formları kullanılmakta, bu durumda ortaya çıkan pnömoni tedavi edilmezse öldürücülüğü
%100'e yakındır.
Klinik : Pnömonik vebada inkübasyon süresi 2-3 gündür. Yüksek ateş, titreme,
başağrısı, öksürürken kan tükürme, toksemi bulgularını takiben hızla şok ve
solunum yetmezliği gelişir. Bubonik veba olarak adlandırılan klinik formunda
ise halsizlik, lenf bezlerinde büyüme ve yüksek ateş vardır. Bubonik formda;
septisemiler sonucu ikincil olarak akciğerler ve merkezi sinir sistemi tutulumu
olmaktadır.
Tanı : Veba tanısı koymak için, klinikte hastada veba olduğu düşünülmelidir.
Serum, kan kültürü, trakeal aspirasyonla alınan balgam boyaması ve trakeal aspirasyonla
alınan balgam kültürü ile tanı konulmaktadır.
Tedavi : Tedavide gentamisin tercih edilir, intravenöz doksisiklin de
etkilidir. Veba menenjiti gelişen vakalarda tedaviye kloramfenikol ilave edilir.
Aşının yararı tartışılmaktadır. Temaslılara proflaktik olarak en az 7 gün süreyle
doksisiklin verilmelidir.
Dekontaminasyon-İzolasyon : Bubonik formda salgılar dikkatlice yok edilmelidir.
Bu önlemler antibiyotik tedavisini takiben 48 saat süresinde devam etmelidir.
Pnömonik vebada ise izolasyon yapılmalı ve alınan önlemler katı bir şekilde
uygulanmalıdır. Pnömonik olgularda hastalık damlacık yoluyla bulaşır. Antibiyotik
kullanımını takiben 72 saat sonra bulaştırıcılık kaybolmaktadır. Vakalar için
hava yolu ile bulaşan hastalıklar için alınan önlemler uygulanır.
ÇİÇEK8
Variola virusunun yol açtığı bu hastalık 1977 yılında eradike edildiği halde
biyoterörizmde potansiyel bir tehlike olarak görülmektedir. Maymun çiçeği (monkeypox),
dana çiçeği (cowpox) ve variola virus arasında çok yakın benzerlikler bulunmasının
basit genetik müdahalelerle çiçek benzeri bir hastalığa yol açabileceği düşünülmektedir.
Klinik : İnkübasyon süresi ortalama 12 gün olup halsizlik, ateş, başağrısı,
kusma ile başlayan hastalık 2-4 gün sonra yüz ve ekstremitelerde başlayan döküntüler
şeklinde seyreder. Döküntüler 1-2 hafta sonra kabuklaşır.
Tanı : Klinik olarak tanı konulabilir. Ancak, kesin tanı virüs kültürü
ile yapılır.
Tedavi : Destekleyici tedavi esastır. Vaka ile temas eden duyarlı kişilere
teması takiben en geç üç gün içinde aşı yapılabilir.
Dekontaminasyon-İzolasyon : Toplumdaki bireyler arasında yayılımını önlemek
için alınacak tedbirler çok önemlidir. Hastaya izolasyon uygulanır. Hastanın
bütün eşyaları sterilize edilmelidir.
Salgın Kontrolü : Hastalık kişiden kişiye bulaşabildiği için temaslılara
16-17 gün süreyle karantina önlemleri uygulanabilir. Hastaların kapalı alanlardaki
merkezi havalandırma sistemleri ile ilişkilerinin kesilmesi gerekir.
ŞARBON9
Bacillus antracis adlı sporlu bir bakterinin yol açtığı bir hastalıktır. Sporlar
doğada bulunmakta olup cilt yaralanmalarında, hava yolu veya oral yolla alınabilmektedir.
Biyolojik savaşta aerosol formları kullanılmaktadır.
Klinik : Akciğer, cilt ve gastroentestinal sistemde hastalık yapmaktadır
Şarbon etkeni inhalasyon yolu ile alınırsa inkübasyon süresi 1-6 gündür. Ateş,
halsizlik, zayıflama, öksürük ve hafif düzeyde göğüs semptomları ile başlar,
çok hızlı ilerler, 24-36 saat içinde ölümle sonuçlanabilir.
Ciltte görülen şarbon ise ağrısız seyreden siyah renkli bir lezyondur.
Tanı : Kültür ile konulur.
Tedavi : Siprofloksasin veya doksisiklin kullanılabilir. Ancak, izole
edilen bakterinin antibiyotik direncine göre tedavi planlalanması daha uygun
olacaktır.
Proflaktik olarak da siprofloksasin veya doksisiklin kullanılmaktadır.
Dekontaminasyon-İzolasyon : Aerosol olarak bulunan şarbon sporları için
çevre ve kullanılan eşya dezenfeksiyonu zorunludur.
Salgın Kontrolu : Etkenin kaynağına göre değişmektedir.
Çevreden Örnek Alma : Yüzeylerden, havadan ve şüphelenilen eşyalardan
alınmalı, örnek alırken çapraz kontaminasyona yol açmamalıdır.
Nazal Sürüntü Kültürü : Tanı koydurmamakta, sadece maruz kalan kişinin
belirlenmesinde kullanılmaktadır. Aerosol halde bulunduğu için o ortamı paylaşanlara
koruyucu antibiyotik verilmelidir.
Temaslılara kemoproflaksi önerilir. Proflaksi 7-10 gün verilirken, bu olaylarda
elde edilen suşun özelliği nedeniyle 60 gün verilmesi önerilmektedir (Siprofloksasin,
levofloksasin ve ofloksasin, kinolon verilemiyorsa doksisiklin - Çocuklara antibiyotik
duyarlılık testinde çıkarsa amoksisilin önerilmektedir.).
KAYNAKLAR
1. Henderson DA. The looming threat of bioterrorism. Science. 1999; 283: 1279-1282.
2. Bioterrorism and emerging infections, Center for the Study CSB&EI, Saint
Louis University, School of Public Health, August 20, 2001.
3. <http://www.NOVA Online Bioterror History of Biowarfare.htm.>.
4. Bioterrorism Readiness Plan: a template for healthcare facilities, APIC Bioterrorism
Task Force, CDC Hospital Infections Program Bioterrorism Working Group, <
http://www.cdc.gov/ncidod/hip/Bio/bio.htm> Accessed October 2001.
5. Biological and Chemical Terrorism: Strategic Plan for Preparedness and Response,
Recommendations of the CDC Strategic Planning Group, MMWR, Vol.49, No: RR-4,
April 21, 2001.
6. Arnon SS, Schechter R, Inglesby TV, et al, Botulinum toksin as a biological
weapon: medical and public health management. JAMA 2001; 285: 1059-1070.
7. Inglesby TV, Dennis DT, Henderson DA, et al., Plague as a biological weapon:
medical and public health management. JAMA 2000; 283: 2281- 2290.
8. Henderson DA, Inglesby TV, Barlett JG, Smallpox as a biological weapon: medical
and public health management. JAMA 1999; 281: 2127-37-70.
9. Inglesby TV, Henderson DA, Barlett JG, Anthrax as a biological weapon: medical
and public health management. JAMA 1999; 281: 1735-1963.
YUNUS EMRE SAĞLIK OCAĞI BÖLGESİNDE YAŞAYAN 18 YAŞ VE ÜSTÜ BİREYLERİN AĞRI
KESİCİ KULLANIMI VE BU KONUDAKİ BAZI BİLGİLERİNİN SAPTANMASI
Dr. Emine ÖNDER*
Dr. Orjeta KOÇIA*
Dr. Sezgin ÖZTÜRK*
Dr. Zehra SABUNCU*
Dr. ÖzlemSOYUTEMİZ*
* İntern Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD.
Dr. Hakan ALTINTAŞ**
** Yrd. Doç.. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı
AD.
Yaşamının herhangi bir döneminde ağrı çekmeyen insan yoktur. Bir eczaneye gidip
ağrı kesici isteyenlerin sayısı milyonlarla ölçülebilir. Bu nedenle ağrı kesicilerin,
Türkiye'de de en sık kullanılan ilaçlardan biri olduğunu tahmin etmek hiç de
zor değildir. Ancak yine aynı sebeple, ağrı kesiciler en yanlış kullanılan ilaçlar
arasında bulunmaktadırlar.
Türk Eczacıları Birliği ve Türk Algoloji Derneğinin Şubat-Ekim 1999 tarihleri
arasında gerçekleştirdiği "Türkiye'de Erişkinlerin Ağrı Sıklığı ve Baş
Etme Yöntemleri" konulu araştırmalarında; Türkiye'de erişkinlerin %63.5'inin
ağrı şikâyeti ile karşı karşıya olduğu, ağrısı olanların da %73'ünün ağrı kesici
kullandığı saptanmıştır. Ağrı kesici kullananların ise ancak %58.4'ünün hekime
başvurarak ağrı kesici kullandığı ve %59.6'sının reçetede belirtilen doza uyduğu
tespit edilmiştir1.
Yine yerel düzeyde yapılan çalışmalardan olan İşsever ve arkadaşlarının çalışmasında
katılımcıların %73.8'inin önceden ağrı deneyimi olduğu ve ağrısı olanların %64.5'inin
ağrı kesici kullanmayı tercih ettiği tespit edilmiştir2.
Ayrıca Eylül-Ekim 2001 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kırsal Hekimlik rotasyonu yapan intern doktorların Ankara ili Altındağ Sağlık
Ocağı Bölgesinde gerçekleştirdikleri "Ankara 6. Bölge Eczanelerinde Çalışan
Eczacıların Bazı Mesleki Uygulamalarını ve Sorunlarını Saptama" konulu
araştırmalarında, bölgede reçeteli satılan ilaçlar arasında ağrı kesicilerin
ikinci sırada yer aldığı, reçetesiz satılanlarda ağrı kesicilerin ilk sırayı
aldığı ve toplamda (reçeteli ve reçetesiz satılan ilaçlarda) yine ağrı kesicilerin
birinci sırada olduğu belirlenmiştir3.
Bu araştırmalarda da görüldüğü gibi, toplumda ağrı kesici kullanımı sıktır.
Ağrı kesiciye karar vermede sağlık çalışanları dışındaki kişileri kaynak olarak
kullanma, ağrı kesiciyi eczane-dışı yerlerden temin etme, reçetesiz kullanma
ya da reçetede belirtilen dozda kullanmama ve yanlış endikas-yonlarda kullanma
akılcı olmayan ağrı kesici kullanımına yol açmaktadır1.
Ağrı kesici ilaçların gereksiz yere ve uygun olmayan dozlarda kullanılması,
yan etkileri ve toksisiteleri nedeniyle insan sağlığına zararlıdır. Ayrıca bu,
ekonomik kayıplara yol açmaktadır. Tüm bu nedenlerle, toplumda ağrı kesicilerin
akılcı kullanılmamasının bir halk sağlığı sorunu olduğu düşünülmüştür. Araştırmacılar,
Yunus Emre Sağlık Ocağında (YESO) 2001 yılı Kasım ayında polikliniklere başvuran
hastaların büyük bir kısmının herhangi bir ağrı şikayeti olmadan veya uygun
endikasyon olmaksızın ağrı kesicilerin reçetelerine eklenmesini istediklerini
ve sağlık ocağında yazılan reçetelerin büyük bir bölümünün ağrı kesici ilaçları
içerdiğini gözlemişlerdir. Bu nedenle ağrı kesicilerin akılcı kullanılmamasının
Türkiye'de olduğu gibi YESO bölgesinde de bir halk sağlığı sorunu olabileceği
düşünülmüş ve bu konuda aynı bölgede bir araştırma yapılmasına karar verilmiştir.
| Tablo
I: Araştırmaya Katılanların* Mahallelere Göre Dağılımı (Yunus Emre SOB,
Ankara, Aralık 2001) |
|
Hedeflenen
|
Ulaşılan
|
| Mahalle |
Nüfusu
|
Nüfus
Yüzdesi
|
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
| Ali Ersoy |
9264
|
26.5
|
50
|
25.0
|
42**
|
22.0
|
| Yıldıztepe |
10088
|
28.8
|
50
|
25.0
|
50**
|
26.0
|
| Yunus Emre |
6294
|
18.0
|
50
|
25.0
|
50**
|
26.0
|
| Güneşevler |
9326
|
26.7
|
50
|
25.0
|
50**
|
26.0
|
| Toplam |
34972
|
100.0
|
200
|
100.0
|
192***
|
100.0
|
* 18 Yaş ve üstü bireyler.
** Hedeflenen sayının %84'üdür. *** Hedeflenen sayının %96'sıdır.
Bu araştırmanın yakın amaçları, YESO bölgesinde yaşayan 18 yaş ve üstü bireylerin;
ağrı kesici kullanımıyla ilgili bazı bilgilerinin, bildikleri ve kullandıkları
ağrı kesicilerin, ağrı kesici kullanma düzeyinin, ağrı kesicileri elde etme
yollarının saptanması, ağrı kesici kullanımı üzerinde, bazı özelliklerin etkilerinin
belirlenmesi (yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, vb); ve ağrı kesici kullanımı üzerine
katılımcıların bilgilendirilmesidir. Uzak amaçlar ise; elde edilecek sonuçlara
göre akılcı ağrı kesici kullanımına katkıda bulunulması ve gelecekteki araştırmalara
kaynak oluşturulmasıdır.
GEREÇLER VE YÖNTEMLER
Araştırma; Ankara Yunus Emre Sağlık Ocağı (YESO) bölgesinde yapılmıştır. Araştırma
evrenini Ankara ili Keçiören ilçesindeki YESO bölgesinde oturmakta olan 34972
kişi oluşturmuştur. Bölgede bulunan dört mahallenin her birinden elli kişinin
çalışmaya alınması kararlaştırılmış ve Ali Ersoy Mahallesi dışında bu hedefe
ulaşılmıştır. Örneklem sayısı 192 kişiden oluşmuştur (Tablo I).
Bu çalışma tanımlayıcı tipte epidemiyolojik bir araştırmadır.
Araştırmanın bağımlı değişkenlerini katılımcıların ağrı kesiciler hakkındaki
bazı bilgileri ve ağrı kesicileri kullanma durumları, bağımsız değişkenlerini
ise katılımcıların bazı sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, öğrenim
düzeyi, vb) ve ağrıya yol açan süreğen hastalıklarının olması oluşturmuştur.
Araştırmada ağrı kesici (analjezik); bilinç kaybı ve anestezi oluşturmadan nosiseptif
(ağrı yapan) uyaranların algılanmasını değiştirerek ağrıyı dindiren bileşikler
olarak tanımlanmıştır.
Yapılan bu araştırmada veri toplamada yüz yüze görüşme yöntemi kullanılmıştır.
Anket formunda; bireylerin sosyodemografik özelliklerine ilişkin 8, sağlık durumlarına
dair 3, ağrı kesici kullanımları ile ilgili 14, ağrı kesici kullanımı hakkındaki
bilgileri üzerine 5 ve çocuğu olan kişilerin çocuklarında ağrı kesici kullanımıyla
ilgili 4 soru olmak üzere toplam 34 soru bulunmaktadır.
Araştırmanın öndenemesi, 3 Aralık 2001 Pazartesi günü, Ankara Gülveren Sağlık
Ocağı Bölgesinde 10 kişi üzerinde yapılmıştır.
Araştımanın verileri, araştırıcılar tarafından 4-10 Aralık 2001 tarihleri arasında
toplanmış ve Epi-Info 5.0 bilgisayar programıyla analiz edilmiştir.
YESO sorumlu hekiminden sözlü olarak izin alınmıştır. Ankete katılan bireylerin
sözel rızası alınmıştır.
konusunda ankete katılanlara bilgi aktarılmıştır.
BULGULAR
Araştırmaya katılanların %31.3'ü (60 kişi) 29 ve altı yaş grubunda olup, yaş ortalaması
38.8 bulunmuştur. Katılımcıların, %83.3'ü (160 kişi) kadındır ve %84.9'u (163
kişi) evli olduğunu söylemiştir. Yüzde 51.5'i (99 kişi) ilkokul mezunu olduğunu
söylemiştir. Katılımcıların %72.9'u (140 kişi) ilkokul ve altı, %27.1'i (52 kişi)
ortaokul ve üstü öğrenim düzeyinde olduğunu ifade etmiştir.
Araştırmaya katılanların %66.2'sinin (127 kişi) aile reisinin eşi olduğu ve %95.4'ünün
(183 kişi) çalışmadığı saptanmış, çalışmayanların da %80.3'ünün (147 kişi) ev
hanımı olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların %69.8'nin (134 kişi) sağlık güvencesi
olduğu, sağlık güvencesi olanların da %64.2'sinin (86 kişi) SSK'ya bağlı olduğu
görülmüştür.
Araştırmaya katılanların %36.5'inin (70 kişi) herhangi bir süreğen hastalığa sahip
olduğu, bunların da %10.9'unun (21 kişi) hipertansiyonu olduğu saptanmıştır. Araştırmaya
katılanların %55.2'sinin (106 kişi) ağrı yapan bir hastalığa sahip olduğu, bunların
%19.8'inin (38 kişi) romatizması olduğu tespit edilmiştir.
Araştırmaya katılanlardan ağrı yapan hastalığı olanların %23.6'sının (25 kişi)
bu hastalığına yönelik ilaç kullandığı anlaşılmıştır. Ağrı yapan hastalığına yönelik
ilaç kullanan katılımcıların %20.0'sinin (5 kişi) Vermidon kullandığı görülmüştür.
İçerdiği etkene göre ilaçlar gruplandırıldığında4, katılımcıların %28.0'inin (7
kişi) parasetamol türevi ilaç kullandığı tespit edilmiştir.
Araştırmaya katılanları %93.7'si (180 kişi) hayatlarının herhangi bir döneminde
ağrı kesici kullandığını ve %18.8'i (36 kişi) sürekli bir ağrı kesici kullandığını
söylemiştir. Katılımcıların, kendileri belirttiğinde %75.6'sı (136 kişi) baş ağrısı
için ve kendilerine hatırlatıldığında %87.8'i (158 kişi) yine baş ağrısı için
ağrı kesici kullandığını söylemiştir.
Araştırmaya katılanların %40.0'ının (72 kişi) ağrı kesici olarak Vermidon'u tercih
ettiği ve %50.6'sının (91 kişi) parasetomol türevi ilaç kullandığı saptanmıştır.
Katılımcıların, genellikle kullandıkları ağrı kesiciyi tercih etme nedeni olarak
%53.9'unun (97 kişi) ağrılarına iyi gelmesini gösterdiği, %28.3'ünün (51 kişi)
doktor önerdiği için aldığı ve %92.8'inin (167 kişi) bu ağrı kesiciden yarar gördüğünü
söylediği belirlenmiştir.
Araştırmaya katılanların %59.4'ünün (107 kişi) ayda birden daha sık ağrı kesici
kullandığı ve %81.1'inin (146 kişi) ağrı kesicileri yemekten sonra kullandığı
saptanmıştır.
Araştırmaya katılanların %65.5'inin (118 kişi) her zaman, genellikle veya bazen
reçeteli ağrı kesici kullandığı, bunların da %36.4'ünün (43 kişi) reçetede belirtilen
doza uymadığı anlaşılmıştır. Ağrı kesicileri genellikle veya hep reçetesiz alma
durumu %57.8'dir (104 kişi). Katılımcıların %67.2'sinin (121 kişi) ağrı kesicileri
eczaneden temin ettiği belirlenmiştir. Araştırmaya katılanlardan ağrı kesicileri
eczaneden temin edenlerin %49.6'sının (60 kişi) eczacı tarafından bilgilendirildiği
ve %98.3'ünün (59 kişi) eczacının önerilerine uyduğu saptanmıştır.
Araştırmaya katılanların %76.6'sının (147 kişi) evlerinde sürekli bir ağrı kesici
bulundurduğu saptanmıştır. Evde sürekli ağrı kesici bulunduranlardan %40.8'inin
(60 kişi) Vermidon bulundurduğu tespit edilmiştir. Etken maddeye göre bakıldığında
ise, %49.0'unun (72 kişi) parasetomol türevi bir ilacı sürekli evde bulundurduğu
anlaşılmıştır.
Araştırmaya katılanların %45.3'ü (87 kişi) ağrı kesicilerin yan etkisi olduğunu
söylemiş ve %31.3'ü (60 kişi) kendisi bir yan etki belirtmiştir. Katılanların
%31.3'ü (60 kişi) ağrı kesicilerin herhangi bir yan etkisinin olmadığını ve %23.4'ü
de (45 kişi) yan etkilerinin olup olmadığını bilmediğini ifade etmiştir. Katılımcıların,
kendileri belirttiğinde %37.9'u (33 kişi), kendilerine hatırlatıldığında ise %64.4'ü
(56 kişi) ağrı kesicilerin mide ağrısına neden olduğunu söylemiştir.
Araştırmaya katılanların %24.5'i (47 kişi) ağrı kesicilerin ağrı dindirmek dışında
kullanım alanı olduğunu söylemiştir. Bunların %59.6'sı (28 kişi) ateş düşürmek
ve %56.3'ü (27 kişi) kanı sulandırmak için kullanıldıklarını belirtmiştir.
Araştırmaya katılanlardan çocuğu olanların %83.8'inin (83 kişi) çocuklarına ağrı
kesici verdiği, verenlerin %37.5'inin (31 kişi) Calpol'ü tercih ettiği saptanmıştır.
Etken maddeye göre incelendiğinde ise %63.6'sının (49 kişi) parasetomol türevi
bir ilaç kullandığı anlaşılmıştır.
Çocuğu olan katılımcılardan çocuklarına ağrı kesici verenlerin %65.1'i (54 kişi)
ağrı kesici verirken her zaman doktora danıştığını ve %79.5'i (66 kişi) ateş düşürmek
için ağrı kesici verdiğini belirtmiştir.
Cinsiyet ile ağrı kesici kullanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı
bir ilişki bulunmuştur (p=0.0005). Erkeklerin %21.9'u (7 kişi), kadınların %3.1'i
(5 kişi) hiçbir zaman ağrı kesici kullanmadığını söylemiştir (Tablo II).
Sağlık güvencesi olma durumu ile ağrı kesicileri reçeteli kullanma durumu arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.01). Sağlık güvencesi
olanların %34.6'sı (44 kişi), sağlık güvencesi olmayanların %13.2'si (7 kişi)
ağrı kesicileri hep reçeteli kullandığını söylemiştir.
Sağlık güvencesi olma durumu ile ağrı kesicileri temin ettikleri yerler arasında
istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.0007). Sağlık güvencesi
olanların %8.7'si (11 kişi), sağlık güvencesi olmayanların ise %22.7'si (12 kişi)
ağrı kesicileri bakkaldan temin ettiğini söylemiştir.
Sağlık güvencesi olma durumu ile araştırmaya katılanlardan çocuğu olanların çocuklarına
ağrı kesici verirken doktora danışma durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı
bir ilişki bulunmuştur (p=0.01). Sağlık güvencesi olanların %75.5'i (43 kişi),
sağlık güvencesi olmayanlarınsa %42.3'ü (11 kişi) çocuklarına ağrı kesici verirken
her zaman doktora danıştığını söylemiştir.
Tablo
II: Araştırmaya Katılanların* Cinsiyetlerine Göre Ağrı Kesici Kullanma
Durumlarının Dağılımı
(Yunus Emre SOB, Ankara, Aralık 2001) |
|
Ağrı
Kesici Kullanma Durumu
|
|
Sürekli
|
Bazen
|
Nadiren
|
Hiçbir
Zaman
|
Toplam
|
| Cinsiyet |
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
| Erkek |
4
|
12.5
|
17
|
53.1
|
4
|
12.5
|
7
|
21.9
|
32
|
16.7
|
| Kadın |
32
|
20.0
|
111
|
69.4
|
12
|
7.5
|
5
|
3.1
|
160
|
83.3
|
| Toplam |
36
|
18.8
|
128
|
66.6
|
16
|
8.3
|
12
|
6.3
|
192
|
100.0
|
* 18 Yaş ve üstü bireyler.
Ki Kare:17.7. SD: 3 p: 0.0005.
Ağrı yapan bir hastalığı olma ile ağrı kesici kullanma durumları arasında istatistiksel
olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0.001). Araştırmaya katılanlardan ağrı
yapan bir hastalığı olanların %27.4'ü (29 kişi), ağrı yapan bir hastalığı olmayanların
%8.1'i (7 kişi) sürekli bir ağrı kesici kullandığını söylemiştir.
Öğrenim durumu ile ağrı kesici kullanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı
bir ilişki bulunmuştur (p=0.03). İlkokul ve altında öğrenim düzeyi olan katılımcıların
%10.7'si (15 kişi), ortaokul ve üstünde öğrenim düzeyi olanların ise %25.0'i (13
kişi) nadiren ağrı kesici kullandığını veya hiç ağrı kesici kullanmadığını söylemiştir
(Tablo III).
TARTIŞMA
Yunus Emre Sağlık Ocağı (YESO) Bölgesinde bulunan dört mahallede yaşayan "18
Yaş ve Üstü Bireylerin Ağrı Kesici Kullanımı ve Bu Konudaki Bazı Bilgilerinin
Saptanması" konulu araştırmaya katılan 192 kişinin %16.7'si erkek, %83.3'ü
kadındı. YESO 2000 Yılı Faaliyet Raporuna göre bölge nüfusunun %42.0'si çalışmaktadır5.
Nüfusun %36.0'sı ev hanımlarından oluşmaktadır
5. Çalışmanın gündüz
Tablo III:
Araştırmaya Katılanların* Öğrenim Düzeylerine Göre Ağrı Kesici Kullanım
Durumlarının Dağılımı
(Yunus Emre SOB, Ankara, Aralık 2001) |
|
Ağrı
Kesici Kullanma Durumu
|
|
Sürekli
|
Bazen
|
Nadiren
/ Hiç
|
Toplam
|
| Öğrenim Durumu |
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
Sayı
|
%
|
| İlkokul ve Altı |
26
|
18.6
|
99
|
70.7
|
15
|
10.7
|
140
|
72.9
|
| Ortaokul ve Üstü |
10
|
19.2
|
29
|
55.8
|
13
|
25.0
|
52
|
27.1
|
| Toplam |
36
|
18.8
|
128
|
66.6
|
28
|
14.6
|
192
|
100.0
|
* 18 Yaş ve üstü bireyler.
Ki Kare:6.6. SD:2 p:0.03
mesai saatleri içinde yapılması, ev hanımlarının araştırmaya daha çok katılmasına
yol açmıştır. Araştırmadaki kadın ve çalışmayan katılımcı sayısının yüksek olması
bu duruma bağlanabilir.
Öğrenim düzeyi incelendiğinde, katılımcıların %72.9'u ilkokul ve altı, %27.1'i
ortaokul ve üstü öğrenim düzeyine sahiptiler. YESO 2000 yılı Faaliyet Raporuna
göre bölge nüfusunun %73.4'ü ilkokul ve altında, %26.6'sı ortaokul ve üstünde
öğrenim düzeyindedir. Katılımcıların öğrenim düzeyi bölgenin öğrenim düzeyiyle
koşutluk göstermektedir. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) 1998 sonucuna
göre nüfusun %83.9'u ilkokul ve altında, %16.1'i ortaokul ve üstünde öğrenim düzeyindedir6.
Araştırmaya katılanların öğrenim düzeyinin TNSA 1998'e göre daha yüksek olduğu
saptanmıştır.
Araştırmaya katılanların sadece %6.3'ü hiç ağrı kesici kullanmadığını belirtmiştir.
Türk Eczacıları Birliği ve Türk Algoloji Derneği'nin Şubat-Ekim 1999 tarihleri
arasında gerçekleştirdiği "Türkiye'de Erişkinlerin Ağrı Sıklığı ve Baş Etme
Yöntemleri" konulu araştırmada Türkiye'de erişkinlerin %54'ünün hiç ağrı
kesici kullanmadığı saptanmıştır1. Bu iki veri koşutlık göstermemektedir. Bunun
nedeni, YESO Bölgesinde yapılan araştırmanın tanımlayıcı bir çalışma olması ve
sadece araştırmaya katılan 192 kişinin özelliklerini belirtmesi olabilir. Türk
Eczacıları Birliği ve Türk Algoloji Derneği'nin yaptığı çalışmada örneklem büyüklüğü
3000 kişi olup, örneklem 5 demografik bölgeden bölge nüfusuyla orantılı bir şekilde
seçilmiştir. Aynı çalışmada katılımcıların %50.9'u erkek, %49.1'i kadın olarak
belirlenmiştir1. YESO Bölgesinde yapılan çalışmada ise örneklem büyüklüğü 192
kişi olup, dört mahalleden 50'şer kişi hedeflenmiştir. Ancak Ali Ersoy Mahallesin'den
42 kişiye ulaşılabilmiştir. Ayrıca bu araştırmada katılımcıların sadece %16.7'sini
erkekler oluşturmuştur. Kadınlara göre daha az ağrı şikayeti olan erkeklerin7
ağrı kesici kullanma yüzdesi daha düşüktür. Bu araştırmada erkek sayısının az
olması, genel ağrı kesici kullanma yüzdesinin daha yüksek olmasının sebebi olarak
açıklanabilir.
Ağrı kesici kullanımının kadınlarda %96.9, erkeklerde ise %79.1 olduğu belirlenmiştir,
bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (Tablo II). Bu durum, kadınların
ağrı şikayetinin daha fazla olması ve bununla baş etmek için daha çok ağrı kesici
kullanıyor olmalarından kaynaklanabilir1. Bir başka nedense, araştırmaya katılanların
çoğunluğunu kadınların oluşturması olabilir.
Araştırmaya katılanların ağrı kesici kullandıkları durumlar arasında baş ağrısı
%87.8 ile en büyük paya sahiptir. Bu bulgu, Türk Eczacıları Birliği ve Türk Algoloji
Birliği'nin gerçekleştirdiği çalışmadaki %85.5'lik yüzde ile koşutluk göstermektedir.
Bunun nedeni, baş ağrısının ağrılar arasında en sık görülen ağrı olması olabilir
8.
Katılımcılardan ağrı yapan bir hastalığı olanların %27.4'ü, ağrı yapan hastalığı
olmayanların %8.1'i sürekli bir ağrı kesici kullandığını söylemiştir. Buna göre,
ağrı yapan bir hastalığı olma ağrı kesici kullanımında önemli bir etkendir.
İçerdiği etkene göre ağrı kesiciler sınıflandırıldığında, katılımcıların %50.6'sının
parasetamol türevi bir ilaç kullandığı ve %49.0'unun aynı tür bir ilacı evde sürekli
bulundurduğu belirlenmiştir. Bu, parasetamol türevlerinin daha ucuz olmasına,
daha kolay elde edilebilmesine ve daha yaygın olarak tanınmasına bağlı olabilir.
Nitekim, Gripin, Vermidon gibi parasetamol türevleri bakkal, market ve eczanelerde
ambalajsız olarak tane ile satılabilmektedir.
İlkokul ve altında öğrenim düzeyi olan katılımcıların %10.7'si, ortaokul ve üstünde
öğrenim düzeyi olanların ise %25.0'i nadiren ağrı kesici kullandığını veya hiç
ağrı kesici kullanmadığını söylemiştir (Tablo III). Öğrenim düzeyi artıkça ağrı
kesici kullanımı azalmaktadır. Öğrenim düzeyinin yüksek olması rasgele ağrı kesici
kullanımını engellemiş olabilir.
Ağrı kesici kullananların %57.8'i ağrı kesicileri reçetesiz aldığını ve reçeteli
alanların %36.4'ü reçetede belirtilen doza uymadığını söylemiştir. Ağrı kesici
alırken doktora danışılmaması, reçetesiz kullanımın sıklığı ve reçetede belirtilen
doza uyulmaması, akılcı olmayan ağrı kesici kullanımına yol açmaktadır. Bu da
ekonomik kayıp yanında, önemli yan etkilere yol açabilir.
Ağrı kesici kullananların %59.4'ü ayda birden daha sık ağrı kesici kullanmaktadır.
Ağrı kesici kullanımının sıklığı, ağrı kesicilerin istenmeyen etkilerinin ve toksisitenin
görülme olasılığını artırmakta ve ekonomik kayba yol açmaktadır.
Ağrı kesici kullananların %67.2'si ağrı kesiciyi eczaneden almaktadır. Ancak eczacı
tarafından bu ağrı kesicinin nasıl kullanılacağına dair bilgilendirilme yüzdesi
%49.6'dır. Eczacının önerilerine uyma durumunun %98.3 olduğu göz önünde bulundurulursa,
ağrı kesicilerin akılcı kullanımında eczacılara büyük sorumluluk düşmektedir.
Hem ağrı kesici kullanım sıklığının azaltılmasında hem de ağrı kesicilerin akılcı
kullanımının artırılmasında, eczacıların halkı, ağrı kesici alırken bilgilendirmesi
yararlı olabilir.
Araştırmaya katılanların %45.3'ü ağrı kesicilerin yan etkisi olduğunu bilmektedir,
ancak sadece %31.3'ü, kendisi bir yan etki belirtebilmiştir. Ağrı kesicilerin
ağrı dindirmek dışındaki kullanım alanlarını ise yalnızca %24.5'i bilmektedir.
Bu durum, katılımcıların ağrı kesiciler hakkındaki bilgilerinin sınırlı olduğunu
göstermektedir. Bu, öğrenim düzeyinin düşüklüğünden kaynaklanıyor olabilir. Bu
denli sık tüketilen ağrı kesiciler ile ilgili halk eğitimine gerek vardır. Bu,
sağlık ocağı çalışanları, eczacılar ve yazılı-görsel basın aracılığıyla yapılabilir.
Katılımcılardan sağlık güvencesi olanların %34.6'sı, sağlık güvencesi olmayanların
%13.2'si ağrı kesicileri hep reçeteli kullandığını söylemiştir. Sağlık güvencesi
olanların %75.5'i, sağlık güvencesi olmayanların %42.3'ü çocuklarına ağrı kesici
verirken her zaman doktora danıştıklarını söylemişlerdir. Buna göre sağlık güvencesi
olma durumu artıkça ağrı kesicileri reçeteli kullanma artmaktadır. Ayrıca sağlık
güvencesi olanlar çocuklarına ağrı kesici verirken doktora daha sık danışmaktadır.
O halde, sağlık güvencesi olanların artırılması, ağrı kesicilerin akılcı kullanımında
önemli bir etken olabilir.
SONUÇLAR
• Araştırmaya katılanların %55.2'si ağrı yapan bir hastalığa sahip olduğunu söylemiştir.
• Araştırmaya katılanlardan ağrı yapan hastalığı olanların %23.6'sının bu hastalığına
yönelik ilaç kullandığı anlaşılmıştır.
• Katılımcıların %18.8'inin sürekli bir ağrı kesici kullandığı belirlenmiştir.
• Baş ağrısı, ağrı kesici kullanımına (%75.6) en sık neden olan durumdur.
• En sık parasetamol türevi ilaçların (%50.6) kullanıldığı saptanmıştır.
• Kullanılan ağrı kesiciyi tercih etme nedenleri arasında ağrıya iyi gelme, %53.9
ile birinci sırayı almıştır.
• Katılımcıların çoğunun (%57.8) genellikle veya hep reçetesiz ağrı kesici kullandığı
görülmüştür.
• Katılımcıların %49.6'sının ağrı kesici kullanımı hakkında eczacılar tarafından
bilgilendirildiği belirlenmiştir.
• Katılımcıların %76.6'sının evlerinde sürekli bir ağrı kesici bulundurduğu saptanmıştır.
• Araştırmaya katılanların %45.3'ü ağrı kesicilerin yan etkisinin olduğunu söylemiştir.
• Katılımcıların ancak %24.5'i ağrı kesicilerin ağrı dindirmek dışında kullanım
alanı olduğunu ifade etmiştir.
• Genelde çocuklarına verdikleri ağrı kesiciler arasında parasetamol türevi ilaçlar,
%63.6 ile birinci sırada yer almıştır.
• Çocuklarına ağrı kesici verirken ailelerin %65.1'inin her zaman doktora danıştığı
anlaşılmıştır.
• Cinsiyet ile ağrı kesici kullanma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
Kadınlar erkeklerden daha sık ağrı kesici kullanmaktadır.
• Sağlık güvencesi olma durumu ile ağrı kesicileri reçeteli kullanma durumu arasında
istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Sağlık güvencesi olanlar ağrı
kesicileri daha çok reçeteli kullanmaktadır.
• Sağlık güvencesi olanların çocuklarına ağrı kesici verirken doktora daha sık
danıştığı saptanmıştır.
• Öğrenim durumu ile ağrı kesici kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı
bir ilişki saptanmıştır. Öğrenim düzeyi artıkça ağrı kesici kullanımı azalmaktadır.
ÖNERİLER
Topluma, akılcı ağrı kesici kullanımı hakkında bilgilendirmek amacı ile eğitim
verilmelidir. Bu çerçevede tasarlanacak olan eğitimlerin, halkla yüzyüze olan
birinci basamak sağlık çalışanları, eczacılar ve yüz yüze görsel basın tarafından
yürütülmesi uygundur.
Kişilerin sağlık kurumlarını az kullandığı, eczaneleri ise uygun kullanmadığı,
genel olarak fazla ağrı kesici kullanımının söz konusu olduğu belirlenmiştir.
Bundan dolayı, özellikle eczacılara önemli görevler düşmektedir. Eczacılar, reçetesiz
ağrı kesici kullanımına fırsat tanımamalı ve halkı akılcı ilaç kullanımı konusunda
eğitmelidir.
dilmesinin engellenmesi konusunda Türk Eczacıları Birliği ve Sağlık Bakanlığı
çalışmalar yapmalıdır. Bu konuda gerekli yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.
Özellikle, çocuklara ağrı kesici verirken doktora danışılması gerektiği ve bazı
ağrı kesicilerin çocuklar üzerinde istenmeyen etkilerinin olabileceği, anne-babalara
sağlık çalışanları, eczacılar ve yazılı-görsel basın tarafından anlatılmalıdır.
Katılımcılardan sağlık güvencesi olanların ağrı kesicileri, olmayanlara göre daha
sık reçeteli olarak kullandığı belirlenmiştir. Sağlık güvencesi olanağının yaygınlaştırılması
akılcı ağrı kesici kullanımında yararlı olabilir. Bu da ağrı kesicilerin istenmeyen
etkilerinin ve toksisitenin görülme sıklığını azaltacaktır. Bu konuda sağlık güvencesi
sağlayan kurum ve kuruluşlara büyük görev düşmektedir.
Reçete yazma sürecinde doktorların doğru tanıda ve doğru endikasyonda ağrı kesici
vermesi ve alternatif ilaçları etkinlik, güvenilirlik ve ekonomik olma açısından
değerlendirmesi, akılcı olmayan ağrı kesici kullanım oranını azaltacak etkenlerdir.
Doktorların ağrı kesici reçete ederken bütün bu etkenleri göz önünde bulundurması
yerinde olacaktır.
KAYNAKLAR
1. Türkiye'de Erişkinlerin Ağrı Sıklığı ve Baş Etme Yöntemleri, Türk Eczacıları
Birliği ve Türk Algoloji Derneği, Ankara, Ekim 1999.
2. İşsever F. Aslan FE. Özyalçın S. Bireylerin Yaşadıkları Bölgeler ve Ağrı İle
Baş Etme Yöntemleri Arasındaki İlişki, IV. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi, İstanbul,
1996.
3. Beken S. ve ark. Ankara 6. Bölge Eczanelerinde Çalışan Eczacıların Bazı Mesleki
Uygulamalarını ve Sorunlarının Saptama Araştırması, HÜTF İntern Araştırması, Halk
Sağlığı A.D., Eylül-Ekim 2001.
4. Türkiye İlaç Kılavuzu-1999 Formülleri, İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası,
İstanbul, 1999.
5. Gülveren-Çubuk Sağlık Grup Başkanlığı Faaliyet Raporu, T.C. Sağlık Bakanlığı,
Ankara, 2000.
6. Koç İ. Hancıoğlu A. Bölüm 2: Hanehalklarına ve Cevaplayıcılara İlişkin Temel
Özellikler, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 1998, Hacettepe Üniversitesi Nüfus
Etütleri Enstitüsü, sayfa 13-34, Ankara, Ekim 1999.
7. Kutsal YG. Analjezik ve Antiinflamatuvar İlaçların Akılcı Kullanımı, Ankara
Tabipler Odası, Ankara, 1999.
8. Erdine S. Ağrı ve Akılcı Analjezik Kullanımı El Kitabı, Türk Eczacıları Birliği,
Aralık 1999.
(Smallpox, Weekly Epidemiological Record, 2 Nov 2001 No:44; 337-344)
ÇİÇEK HASTALIĞI
Dr. Levent AKIN*
* Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı AD.
Çiçek hastalığının iki türü vardır: variola major ve variola minor. Vücutta
benzer döküntüler yapan bu iki hastalıktan variola minor daha hafif seyreder ve
fatalitesi %1'den azdır. Variola major ise, çiçek hastalığının %30 civarında fatal
seyreden bir türüdür. Çiçek hastalığının nadiren görülen diğer iki türü ise hemorajik
ve malign adı verilen türleridir. Bunlardan hemorajik türü mukoz membranlarda
ve ciltte hemorajilere neden olmakta, malign olarak adlandırılan türü ise püstülüze
safhası olmayan döküntülerin yumuşak ve düz bir hale geldiği bir tipidir.
Hastalığın Klinik Özellikleri
Çiçek hastalığının inkübasyon süresi genellikle 12-14 gün (7-17 gün arasında değişmekte)
olup bu dönemde bulaştırıcı değildir. İnkübasyon süresini takiben ateşle seyreden
grip benzeri bir tablo ortaya çıkar. İki-üç gün sonra ateşi düşen hastanın semptomlarında
bir gerileme olur ve kendini iyi hissetmeye başlar. Ancak bu dönemde yüzden başlayan
ellere, kollara ve tüm bedene yayılan raşlar ortaya çıkar. Ağız ve burun mukoz
membranlarında da olan bu döküntüler kısa sürede ülserleşir. Bu dönemde ağız ve
boğazda çok fazla miktarda virus bulunmaktadır.
Yüzde fazla olmak üzere merkezden uzaklaştıkça azalan döküntü deneyimli bir kişiyi
çiçek hastalığından şüphelendirir. Lezyonlar makül, papül, vezikül ve son olarak
püstül şekline dönüşür. Semptomlar başladıktan 8-14 gün sonra lezyonlar püstül
haline gelmiştir ve depigmente skarlar oluşturarak kaybolurlar.
Çiçeği, su çiçeğinden ayıran en önemli farklar su çiçeği lezyonlarının daha yüzeyel
olması ve lezyonların daha çok gövdede yer almasıdır.
Bulaşıcılık : Kişiler inkübasyon süresi içinde taşıyıcı değildir. Ancak,
ateş veya döküntülerin çıktığı ilk hafta hava yolu ile bulaşmaktadır. Ayrıca ciltte
son döküntü kaybolana kadar virus atılımı olduğu halde bulaşıcılık azalmıştır.
Bulaşma Yolu : Hastalık hava yolu ile (damlacık veya aerosol), yüz yüze
temas ile bulaşmaktadır. Ayrıca hasta kişilerin kontamine giysileri ve yatak takımları
ile de bulaşabilmektedir. Hastalığı bulaştıran kişilerin bulunduğu binalardaki
havalandırma sistemleri ile bulaşmakta ve bu tip olaylarda ilk vakadan 2-3 hafta
sonra salgınlar ortaya çıkmaktadır.
Toplumda ortaya çıkan salgınlarda ise hasta kişinin 5 kişiye kadar bulaştırabildiği
bilinmektedir. Bir kişinin, 1972 yılında, eski Yugoslavya'da hastalığı 12 kişiye
bulaştırabildiği saptanmıştır. Kısaca aşısız toplumlarda bütün bireyler hastalığa
karşı duyarlı olup bulaşma hızı bir hasta için 10 kişi olarak hesaplanmaktadır.
Tedavi : Hasta kişi ile teması olanlara teması takiben 4 gün içinde hastalığı
geçirmesini önlemek ya da hafif geçirmesini sağlamak için aşı uygulanabilir. Son
dönemlerde yapılan çalışmalarda Cidovir'in kemoproflakside etkin kullanılabileceğini
göstermektedir.
Salgın Durumunda Yapılacaklar : En önemli nokta salgının yayılmasını önleyebilmektir.
Bu nedenle vaka tanım kriterleri geliştirilip etkili bir sürveyans yapılması önem
taşır.
Hastalık salgınlarında yapılması gerekenin başında vakaları bulmak, bunların temaslılarını
belirlemek ve aşılamak gelir. Döküntüleri olan kişilerin kimlerle temas ettikleri
iyi araştırılmalıdır. Bu kişilere aşı yapılamıyorsa 18 gün süre ile ateş belirtisi
takip edilmelidir. Hastalık belirtileri ortaya çıkarsa vakalar izole edilmeli
ve vakalardan numune alınmalıdır.
Geniş alana yayılan epidemilerde ise topluma kalabalık yerlerden uzak durmaları,
sağlık örgütü tarafından verilen korunma önlemlerine uymaları önerilmektedir.
Sağlık Kurumlarında İnfeksiyon Kontrolu
• Sağlık personeli aşılı dahi olsalar eldiven, kep, önlük ve maske kullanmalıdır.
• Tüm kontamine aletler dekontamine edilmelidir (Isı ile veya yakarak).
• Kontamine giysi ve yatak takımları otoklavda sterilize edilmeli ya da hipoklorid
içeren sıcak su ile temizlenmelidir.
• Odalar formaldehit buharı ile temizlenmelidir.
• Ölüler usulüne uygun olarak ortadan kaldırılmalı, temaslı herkese aşı yapılmalıdır.
Ölü torbası kullanılan yerlerde bu torbalar hipoklorid solüsyonu ile ıslatılmalıdır.
• Laboratuvarlarda biogüvenlik 4 seviyesinde çalışılacaktır. Bu tip laboratuvarlar
Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya Federasyonunda düzenlenmiştir.
Aşılama : Çiçek aşısı canlı virus aşısıdır. Orthopox virus ailesinden olan
Variola virusu'na çok benzemektedir. Aşının koruyucu etkisine rağmen Aralık 1999'da
üretim ve depolanması Dünya Sağlık Örgütü Variola Virus Danışma Komitesi tarafından
kısıtlanmıştır. Pek çok ülke aşı stoklarını artırma çabalarında olmakla beraber
bugün için stoklardaki aşının bağışıklık yaratabilme özelliğinin değerlendirilmesi
önerilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1998 yılında yapılan bir çalışma
sonucu dünyada 90 milyon doz aşı olduğu belirlenmiş, ancak bunun bağışıklık yaratma
özelliği (potens) araştırılmamıştır.
Bugün Dünya sağlık Örgütü, vaccinia virus türlerinden Lister Elstree kullanılarak
Hollanda'da aşı üretim çalışmaları yapıldığını bildirmektedir. Bu merkezde stoklardaki
çiçek aşısının kontrolleri de yapılmaktadır. Onsekiz yıldır stoklardaki aşının
bağışıklık yaratma özelliğini (potens) kaybetmediği belirlenmiştir.
Aşının Koruyuculuk Süresi : Çiçek aşısı, yapılan kişiyi en az 10 yıl süresince
korumaktadır. Aşılı kişide semptomlar daha hafif olup bu kişilerin daha az virus
saçtığı bilinmektedir.
Aşının Komplikasyonları : Aşının yan etkileri sıktır. Ancak, hastalık riski
olan kişilere, hastalığın komplikasyonları göz önüne alındığında yapılması tercih
edilir. Kısa süre içinde hücre kültüründe üretilmiş aşı mevcut aşılar arasına
girebilecektir. Ayrıca HIV(+) olanlara dahi çekinmeden uygulanabilecek monok-lonal
antivariola antikoru içeren immünglobülin geliştirilmektedir.
Aşının en önemli komplikasyonları aşıya bağlı egzama, progresif vaccinia infeksiyonu,
generalize vaccinia infeksiyonu, aşı sonrası ensefalit olarak gösterilmektedir.
Aşının Kontrendikasyonları : Aşı bazı gruplara yapılmamalıdır. Bunlar;
1. Gebeler
2. İmmün yetmezliği olanlar
3. Tedavileri sırasında immün sistemi baskılayıcı ilaç kullananlar
4. HIV(+) olanlar
5. Özgeçmişinde egzaması olanlar
Mevcut bir salgının yayılması durumunda bu kişilere de aşı yapılmalı, ancak aşı
ile birlikte immünuglobülin verilmelidir.
VİRAL ÜST SOLUNUM YOLU İNFEKSİYONLARI
Dr. Özlem İnan ELÇİN*
* Uzm. Dr., Hacettepe Üniversitesi Merkez Kampus Öğrenci Sağlık Merkezi.
Viral üst solunum yolu infeksiyonları (soğuk algınlığı) çeşitli virüsler tarafından
oluşturulan, üst solunum yollarına ait hafif seyirli semptomlar ile seyreden hastalık
tablosuna verilen addır.
Hastalığa 200’den çok virüs türü neden olur. En sık etken rhinovirüslerdir. Parainfluenza
virüs, respiratuar sinsityal virüs, enterovirüs gibi virüsler birbirinden ayırdedilemeyen
hastalık tablosu oluşturabilirler. İnfluenza virüs ise grip olarak da adlandırılan,
epidemi ve pandemilere yol açan ve komplikasyonları ile ölümcül seyredebilen daha
ağır bir klinik tablo oluşturur.
Soğuk algınlığında etken virüslerın aktiviteleri için uygun ısı ve nem ihtiyacı,
hastalığın mevsimsel dağılımını oluşturur. Genel olarak olgular sonbaharda ortaya
çıkar. Rhinovirüs infeksiyonları sonbahar ve ilkbaharda, coronavirüs infeksiyonları
ise kışın daha sık görülmektedir
1.
PATOGENEZ VE KLİNİK
Virüsler temelde üst solunum yolu epitel hücrelerini infekte ederek klinik tabloyu
oluştururlar. Rhinovirüs gibi bazı virüsler infekte olmuş mukozadan histamin,
bradikinin gibi kimyasal mediyatörlerin salınımına neden olarak klinik tabloyu
belirginleştirirler. İnfluenza virüs ise solunum yollarının silyalı epitelinde
deskuamasyona neden olarak mukoza hasarı oluşturmakta ve H. influenzae, S. aureus
ve Tip-1 pnömokok gibi bakterilerin hasarlı mukozaya tutunmasını kolaylaştırarak
sekonder infeksiyon ve komplikasyonlara neden olabilmektedir.
Viral üst solunum yolu infeksiyonlarında klinik hızlı başlangıçlıdır. Kısa bir
inkübasyon süresini takiben (24-72 saat) halsizlik, yaygın vücut ağrıları, burun
akıntısı, hapşırma, boğaz ağrısı, öksürük gibi semptomlar ortaya çıkar. Semptomlar
ilk 3-5 gün artarak devam eder ve iyileşme dönemini takiben genellikle 7-14 gün
içinde kendiliğinden düzelir. Ateş genellikle normaldir. Bazen hafif olarak yükselebilirse
de (<38°C) en geç 3 gün içinde normale döner.
Gözlerde yanma ve yaşarma sık olmakla birlikte gerçek anlamda konjunktivit sadece
adenovirüs ve daha az olarak da enterovirüs infeksiyonlarında görülür.
Ayrıca adenovirus infeksiyonlarında streptokokal tonsillofarenjitlerle karıştırılabilen
eksudatif tonsillit bulgusuna da rastlanabilir.
Parainfluenza virüs infeksiyonlarında ses kısıklığı ve öksürük, rhinovirüs enfeksiyonlarında
coryza, herpes virüs enfeksiyonlarında ise gingivostomatit ön plandadır. Enterovirüs
infeksiyonlarında üst solunum yolu bulgularına diyare de eşlik edebilir.
İnfluenza virüs infeksiyonları ise ateş, öksürük, retrosternal ağrı, başağrısı
ve miyalji gibi daha ciddi belirtilerle seyreder. Burun akıntısı ve tıkanıklığı
rhinovirüs infeksiyonlarına göre daha hafiftir. Göz hareketleri ile olan ağrı
da sık rastlanan bir bulgudur
2.
Viral üst solunum yolları infeksiyonlarında hafif öksürük diğer semptomların gerilemesinden
sonra 2-3 hafta daha sürebilir. Ayrıca sinüs dolgunluğu pürülan akıntı ve baş
ağrısı gibi sinüziti düşündüren semptomlar da görülebilir. Bu nedenle böyle bir
tablo her zaman bakteriyel bir infeksiyonun göstergesi olarak kabul edilmemelidir.
TANI VE AYIRICI TANI
Viral üst solunum yolları enfeksiyonlarında tanı klinik bulgulara göre konulur.
Serolojik testler ve virüs kültürleri kullanışlı değildir. Ayırıcı tanıda, kendi
kendini sınırlayan bu infeksiyonun diğer ciddi ve antibiyotik tedavisi gerektiren
bakteriyel infeksiyonlardan ayırımı önemlidir (Tablo I).
|
Tablo
I: Viral Üst Solunum Yolu Enfeksiyonlarında Ayırıcı Tanı
|
| Tanı |
Semptomlar |
| Viral
üst solunum yolu infeksiyonları (soğuk algınlığı) |
• Hızlı başlangıç
• Hafif ateş (<38°C, <72 saat)
• Burun akıntısı/tıkanıklığı
• Boğaz ağrısı
• Öksürük
• Halsizlik
• Miyalji |
| İnfluenza
(grip) |
• Ateş
• Başağrısı
• Miyalji
• Boğaz ağrısı
• Öksürük ve retrosternal ağrı |
| Alerjik
rinit |
• Sulu, renksiz burun
akıntısı
• Gözde, burunda ve yumuşak damakta kaşıntı
• Mevsimsel değişiklikler
• Atopi
• Ailede alerji öyküsü |
| Streptokokal
tonsillofarenjit |
Burun akıntısı, öksürük
ve ses kısıklığı olmaksızın
• Ani başlangıçlı boğaz ağrısı
• Ateş öyküsü
• Eksudatif tonsillit
• Ağrılı ön servikal lenfadenopati |
| Sinüzit |
• Üst solunum yolu
infeksiyonu bulgularının 7
• günden uzun sürmesi
• Aşağıdaki bulgulardan en az ikisinin 7 günden uzun
• süredir devam ediyor olması:
Ø Dekonjestanlara yetersiz cevap
Ø Sinüzal hassasiyet
Ø Yüz ağrısı (özellikle postural değişikliklerle ve
Ø valsalva hareketi ile artan)
Ø >38°C ateş
Ø Sinüzit öyküsü
Ø Diş ağrısı
Ø Kulakta basınç hissi
Ø Bilinen anatomik bir blokaj |
TEDAVİ VE KORUNMA
Antibiyotiklerin kullanımı sadece bakteriyel infeksiyonların tedavisinde etkili
olduğu için viral üst solunum yolu infeksiyonunun tedavisi semptomatiktir (Tablo
II).
|
Tablo
II: Viral Üst Solunum Yolu İnfeksiyonunda Semptomatik Tedavi İlkeleri
|
| Semptom |
Tedavi |
Önemli Not |
| Ateş, başağrısı, miyalji |
• Parasetamol
• Naproksen
• İbuprofen
• Asetil salisilik asit (ASA) |
ü Çocuk
ve gençlerede REYE sendromu riski nedeni ü ile ASA yerine parasetamol tercih
edilmelidir. |
| Burun akıntısı ve konjesyon |
• Sistemik dekonjestanlar
(psödoefedrin HCI gibi)
• Lokal dekonjestanlar
(fenilefrin HCI gibi)
|
ü Siliyer
hareketi engellediği için antihistaminikler önerilmez
ü Lokal dekonjestanlar en fazla 3 gün kullanılmalıdır |
| Öksürük |
• Dekstrametorfan |
ü Antitussifler
orta düzeyde etkilidir, ancak sadece gece yatmadan önce önerilmelidir. |
| Boğaz ağrısı |
• Guaifenesin
• Boğaz spreyleri ve gargaralar |
|
Yapılan çalışmalar sonucunda, yüksek doz C vitamininin viral üst solunum yolu
infeksiyonunun seyrini kısalttığına dair kesinleşmiş veriler olmadığı için C vitamininin
tedavide rutin olarak kullanımı önerilmemektedir. Bununla birlikte çinkonun bazı
durumlarda soğuk algınlığının seyrini kısaltabileceğine ilişkin bir takım çalışmalar
vardır. Ancak, semptomların başlangıcından sonraki 24 saat içinde tedaviye başlanması
halinde bu uygulamanın etkili olabileceği belirtilmiştir. Bu preparatların ağızda
kötü tat, bulantı, kusma gibi yan etkileri bulunmaktadır ve gebelikte kullanımları
önerilmez
2.
İnfluenza virüs, solunum yolları mukozasında yaptığı hasar nedeni ile birçok bakteriyel
sekonder infeksiyona neden olarak ölümcül seyredebilmektedir. Bu nedenle:
• 65 yaş üstü bireyler,
• Kronik kalp ve akciğer hastalığı olanlar,
• Diabetes mellitus, renal yetmezlik gibi metabolik hastalığı olanlar,
• İmmün yetmezlikli hastalar,
• İnfluenzanın sık görüldüğü mevsimde gebeliğinin ikinci ya da üçüncü trimestrinde
olacak gebeler
gibi risk gruplarına aşı uygulanarak koruyuculuk sağlanması hedeflenmektedir.
Aşı uygulaması Ekim ve Kasım aylarında tek doz şeklinde önerilmektedir. Günümüzde
kullanılan influenza aşıları inaktif tam ve split aşılardır. Ancak virüsün epitele
bağlanmasını sağlayan bölgesinin sık sık mutasyona uğraması, her yıl ya da bir
kaç yılda bir yeni suşların ortaya çıkmasına neden olur. Bunun sonucu olarak,
her yıl bir önceki yıla ait suşlar ve alt tipler esas alınarak aşılar hazırlanmaktadır
3.
TONSİLLOFARENJİTLER
Farenjit ya da tonsillofarenjit arka farenks lenf dokusu ve müköz membranların
inflamasyonudur.
Farenjitlerin yaklaşık %50-80’i viral kaynaklıdır (rhinovirüsler, adenovirüs,
parainfluenza virüs, enterovirüs gibi). Yalnızca %5-35’lik bölümünden ise başta
A grubu beta-hemolitik streptokoklar olmak üzere bakteriyel etkenler sorumludur.
Diğer bakteriler ise B ve C grubu streptokoklar, anaeroblar (Vincent anjini),
C. diphtheriae (difteri), N. gonorrhoae, Mycoplasma pneumoniae (atipik pnömoni)
ve Chlamydia türleridir
5.
| Tablo
III: Farenjitlerde Etiyoloji |
| Etioloji |
% |
| Viral |
50-80 |
| Streptokokal |
5-36 |
| EBV |
1-10 |
| Chlamydia pneumoniae |
2-5 |
| Mycoplasma pneumoniae |
2-5 |
| Neisseria gonorrhoeae |
1-2 |
| Hemophilus influenzae
tip-b |
1-2 |
| Candidiasis |
<1 |
| C.Diphteria |
<1 |
STREPTOKOKAL TONSİLLOFARENJİT
Epidemiyoloji ve Klinik
Tonsillofarenjit etkenleri içinde gerek neden olduğu süpüratif ve nonsüpüratif
komplikasyonlar, gerekse antibiyotik tedavisi gerektiren tek etken oluşu nedeni
ile A grubu beta-hemolitik streptokoklar (S. pyogenes) ayrı bir öneme sahiptir.
Meydana getirdikleri klinik tablo streptokokal tonsillofarenjit olarak da adlandırılır.
Kış ve bahar aylarında görülür, 5-15 yaş arasında sıktır. Bir solunum yolu infeksiyonu
olmasına rağmen havada asılı damlacıklardan çok, tükrük ve burun sekresyonları
aracılığı ile bireyler arasında yakın temasla (özellikle eller aracılığı ile)
bulaştığı bilinmektedir. Nitekim, yemek hazırlanması sırasındaki kontaminasyona
bağlı olarak gelişen pek çok salgın rapor edilmiştir5.
Akut tonsillofarenjitlerde temel yaklaşım streptokokal farenjitlerin, kendi
kendini sınırlayan diğer farenjit etkenlerinden ayrımıdır. Bu anlayışla ayrım
öncelikle klinik değerlendirme ile yapılır. Farenjitlerde en önde gelen semptom
boğaz ağrısıdır. Burun akıntısı, ses kısıklığı, öksürük başta olmak üzere konjuktivit,
diyare gibi semptomların olması viral bir etiyolojiyi düşündürür. Streptokokal
farenjitte ise:
• Ani başlangıçlı boğaz ağrısı
• Ateş öyküsü
• Eksudatif tonsillit
• Ön servikal ağrılı lenfadenopati
en önemli belirti ve bulgulardır. Bu temel bulgulara bazen halsizlik, iştahsızlık,
kötü ağız kokusu, kusma ve döküntü de eşlik edebilir6.
Tanı Yöntemleri
Streptokokal tonsillofarenjitte klinik özellikler göz önünde bulundurularak
doğru tanıya ulaşma %50-75’dir. Bu sonuç ampirik antibiyotik kullanımı için
cesaret kırıcıdır. Bu nedenle tedaviye başlanmadan önce tanının güvenilir laboratuvar
testleri ile desteklenmesi gerekmektedir. Boğaz kültürü, streptokokal tonsillofarenjit
tanısında hala altın standart olarak kabul edilmektedir. İdeal koşullar altında
sensitivitesi %90, spesifitesi ise %99’dur4,5. Ucuz bir yöntem olması ve küçük
sağlık birimlerinde kullanılabilir olması önemli avantajları arasındadır. İnkübasyon
süresinin tedaviye başlama süresini geciktirmesi, sensitivitesinin tekniğe bağımlı
oluşu ve hastalıkla taşıyıcılığı birbirinden ayıramayışı ise, en önemli dezavantajlarıdır.
Her ne kadar streptokokal tonsillofarenjitte tedavinin kültür sonuçlarına göre
planlanması önerilmekte ise de tedaviden sonra ve rutin olarak kültürlerin tekrarlanması
önerilmemektedir. Diğer bir tanı yöntemi ise hızlı antijen arama testidir (hızlı
strep test). Tonsillo-farengeal bölgeden alınan örnekte antijen aranması esasına
dayanan bu tekniğin spesifitesi %95’in üzerinde, sensitivitesi ise sadece %76-87’dir7.
On dakika içinde sonuç vermesi, tedaviye başlama süresini kısaltarak morbiditeyi
ve bulaştırıcılığı azaltması gibi avantajlara sahiptir. Ancak, pahalı bir yöntem
olması, taşıyıcılığı hastalıktan ayıramaması ve düşük sensitivitesi nedeni ile
negatif sonuçların boğaz kültürü ile doğrulanması gereksinimi gibi önemli dezavantajları
da bulunmaktadır.

A grubu beta-hemolitik streptokokların ekstrasellüler antijenlerine karşı oluşan
antikorların (ASO, anti DNAase B) saptanması streptokokal farenjitlerin muhtemelen
en iyi göstergesidir. Akut romatizmal ateşin erken döneminde titrenin yüksek
bulunması ya da ileriki dönemlerde titre artışının saptanması tanısaldır8. Ayrıca
asemptomatik taşıyıcılık ve tekrarlayan enfeksiyonların saptanmasında da ASO
ve AntiDNAase B en önemli göstergelerdir.
Bütün bu tanı yöntemleri planlanırken, hastanın doktora danışmaksızın önceden
antibiyotik almış olmasının test sonuçlarını etkiliyebileceği de akılda tutulmalıdır.
Yapılan çalışmalarda iki ya da daha fazla doz antibiyotik alımının laboratuvar
testlerinin sonuçlarını etkilediği bildirilmiştir8.
Tedavi Prensipleri
Farenjit etkenlerinin büyük bir kısmından virüsler sorumludur ve semptomatik
tedavi önerilir. A grubu beta-hemolitik streptokoklar ise antibiyotik tedavisi
gerektiren tek farenjit etkenidir9. Bu nedenle gereksiz antibiyotik tedavisinden
kaçınmak için ayırıcı tanının önemi büyüktür.
Streptokokal tonsillofarenjitlerde antibiyotik tedavisi:
• Romatizmal ateş, poststreptokoksik glomerülonefrit gibi nonsüpüratif komplikasyonları
ve peritonsiller/retrofaringeal abse, sinüzit gibi süpüratif komplikasyonları
önlemek
• Hastalığın seyrini kısaltmak
• Bulaştırıcılığı azaltmak
amacı ile yapılmaktadır. Bu nedenle kültür sonuçları elde edilir edilmez en
kısa sürede ve en uygun tedaviye başlanması gerekmektedir.
Akut romatizmal ateş, streptokokal tonsillofarenjitlerin en önemli komplikasyonudur.
Görülme riski epidemik koşullar altında %3, endemik koşullar altında ise %0.3’dür6.
Enfeksiyonun görülme sıklığı ile paralel olarak 3 yaşın altında ve 40 yaşın
üzerinde görülme olasılığı düşüktür. Onsekiz ayın altında ise nadirdir. Yapılan
çalışmalar sonucunda, akut romatizmal ateşin gelişimini önlemek amacı ile kültür
sonucundan sonra 1 hafta içinde tedaviye başlanmasının en uygun yaklaşım olacağı
bildirilmiştir.
Geçirilmiş romatizmal ateş öyküsü olan bireyler yeni bir atak için yüksek risk
altındadırlar, ayrıca rekürrensi tetikleyen infeksiyonun semptomatik olması
da gerekmez. Bu nedenle bu bireylerin profilaksiyi önerilen zamana kadar sürdürmeleri
ve aile bireylerinin taşıyıcılık yönünden araştırılarak gerektiğinde tedavi
edilmeleri gerekmektedir.
Streptokokal farenjitlerde tedavi sonrası rutin boğaz kültürleri önerilmemektedir10.
Yapılan araştırmalarda, epidemiler sırasında infekte çocukların kardeşlerinin
%20 ve aile üyelerinin ise %50 hastalığa yakalandıkları bildirilmiştir. Bu sonuçlar
göz önüne alındığında, hasta ile teması olan semptomatik kişilerde kültür sonucuna
göre gerekirse tedavi önerilmekte, ancak asemptomatik kişilerde ise kültür ve
tedavi önerilmemektedir.
Antibiyotik Tedavisi
Yaklaşık son 50 yıldır kanıtlanmış etkinliği, dar spekturumu ve düşük maliyeti
nedeni ile penisilin streptokokal farenjitlerin tedavisinde ilk seçilen ilaç
olmuştur. S. pneumoniae’den farklı olarak A grubu beta-hemolitik streptokoklarda
penisilin direnci görülmemektedir. Yapılan araştırmalar sonucunda penisilinin
oral formu ile parenteral formu arasında etkinlik yönünden fark bulunamamıştır.
Parenteral penisilinlerin anafilaksi veya intramuskuler uygulamaya bağlı ağrı
gibi dezavantajları düşünüldüğünde oral penisilinler uygun bir seçenek olarak
düşünülebir11.
Penisiline Alternatif Diğer Antibiyotikler
Amoksisilin : Daha geniş spektrumlu bir penisilin olan amoksisilinin
A grubu beta-hemolitik streptokok enfeksiyonlarında penisiline üstünlüğü saptanamamıştır.
Diğer alternatiflere göre daha dar spektrumu ve daha ucuz olması ile her iki
antibiyotik de streptokokal tonsillofarenjitlerde ilk basamak tedavide tercih
edilecek ajanlardır.
Makrolidler : Eritromisin penisilin alerjisinde ilk tercih edilecek antibiyotiktir.
Penisilin kadar etkili bir antibiyotik olmasına rağmen %15-20 hastada gastrointestinal
yan etkileri nedeni ile iyi tolere edilememektedir. Azitromisin gibi genişletilmiş
spektrumlu makrolidler günde bir kerelik kullanımı ve kısa süreli tedaviye imkan
vermesi nedeni ile uygun bir alternatif gibi görünmektedir. "Food Drag"
Administration (FDA), azitromisini streptokokkal faranjitlerin 2. basamak tedavisinde
5 gün olarak önermektedir. Ancak, maliyetinin yüksek olması ve akut romatizmal
ateşi önlemede etkinliğinin tam olarak bilinememesi gibi önemli dezavantajlara
sahiptir.
Sefalosporinler : On günlük kullanımları ile A grubu beta-hemolitik streptokoklara
karşı penisilinden daha etkili bulunmuşlardır. Bu özelliği penisilinlerden farklı
olarak beta-laktamaz üreten mikroorganizmalara karşı dirençli olmasının bir
sonucudur. Eğer kullanılacaksa, birinci kuşak sefalosporinler (sefadroksil,
sefaleksin gibi) daha dar spektrumları nedeni ile ikinci ve üçüncü kuşak sefalosporinlere
tercih edilmelidir. Çapraz reaksiyonlar nedeni ile penisilin alerjisi olanlarda
sefalosporinler önerilmez. Sefalosporinler geniş spektrumlu ve oldukça pahalı
ilaçlardır. Bu nedenle streptokokal farenjitlerde relaps veya rekürrens durumlarında
kullanılmak üzere saklanmalıdırlar.
Amoksisilin-Klavulonat : Tonsillofarengeal bölgeye yerleşerek beta-laktamaz
üreten kopatojenlerin eradikasyonunda ve rekürren infeksiyonlarda kullanılacak
önemli bir alternatiftir. Maliyeti yüksektir ve diyare gibi önemli yan etkilere
sahiptir.
Özel Durumlarda Yaklaşım
Tedavi Başarısızlığı : Streptokokal tonsillofarenjitlerde kültür sonucu
elde edildikten sonra uygulanan antibiyotik tedavisi bazı durumlarda etkisiz
olabilir. Tedavinin başarısız olduğu durumlarda eğer neden uzun süreli kullanıma
(10 gün) uyum sorunu ise parenteral penisilinler ya da günde tek doz şeklinde
kullanılan makrolidler kullanılmalıdır. Diğer durumlarda ise penisilininaz üreten
bakteriler göz önüne alınarak amoksisilin-klovulonat, makrolidler ya da sefalosporinler
gibi beta-laktamaza dirençli antibiyotikler tercih edilmelidir.
Tedavi başarısızlığında olası nedenler:
• Antibiyotik uyumunun olmaması
• Etkene tekrar maruz kalma
• Beta-laktamaz üreten kopatojenlerin varlığı
• Koruyucu faringeal mikrofloranın kaybı
• Antibiyotik direnci/toleransı
• Taşıyıcılık durumudur.
Persistan İnfeksiyon : Antibiyotik tedavisinin tamamlanışından sonraki
7 gün içinde kültür pozitif streptokokal farenjit semptomların yeniden ortaya
çıkması şeklinde tanımlanmaktadır.
Rekürren (Yineleyen) Streptokokal farenjit : Kültür pozitif A grubu beta-hemolitik
streptokok farenjitinin bir önceki enfeksiyonun bitiminden sonra 7-28 gün içinde
tekrarlamasıdır. Ayrıca;
• Ataklar arasında kültür negatiftir.
• Serolojik testler (ASO, anti DNAase B) atak sırasında pozitiftir.
• Antibiyotik tedavisine belirgin cevap vardır.
Rekürren infeksiyonlarda aile üyeleri asemptomatik taşıyıcılık yönünden araştırılmalı
ve bulunduğunda tedavi edilmelidir.
Taşıyıcılık : Kronik olarak A grubu beta-hemolitik streptokokların peritonsiller
bölgede kolonizasyonu sonucu oluşan tablodur.
Taşıyıcılık durumu bazen viral etiyolojili bir farenjit ile beraber olabilir
ve tanı güçlükleri olabilir. Böyle durumlarda;
• Boğaz kültürü enfeksiyon geçtikten sonra da pozitiftir.
• Serolojik testler (ASO, anti DNAase B) negatiftir.
• Antibiyotik tedavisine yanıt minimaldir ya da hiç yoktur.
Taşıyıcılık durumunda akılda bulundurulması gereken süpüratif ya da nonspüratif
komlikasyon gelişim riskinin yok denecek kadar az olması ve yakın temasla bulaşma
riskinin bulunmamasıdır5,6. Bu nedenle çoğunlukla tedavi önerilmemektedir. Ancak;
| Tablo
IV : A Grubu Beta-Hemolitik Streptokoklarda Antibiyotik Seçenekleri
ve Maliyet Analizi |
| Antibiyotik |
Doz
|
Kullanım
Şekli
|
Tedavi
Süresi (gün)
|
Maliyet*
($)
|
| Penisilin-G benzatin |
1.200.000
Ü
|
tek
injeksiyon
|
–
|
17.75
|
| Penisilin-V + |
500
mg
|
3
kez/gün
|
10
|
2.50
|
| Eritromisin etilsüksinat
|
400
mg
|
4
kez/gün
|
10
|
9.25
|
| Amoksisilin |
500
mg
|
3
kez/gün
|
10
|
16.50
|
| Azitromisin |
1.
gün 500 mg, 2-5. gün 250 mg
|
1
kez/gün
|
5
|
40.50
|
| Amoksisilin-klavulonat |
500-875
mg
|
2
kez/gün
|
10
|
71.25
|
| Sefaleksin |
500
mg
|
2
kez/gün
|
10
|
65.50
|
+ Penisilin-V nin üç kez
kullanımı ile dört kez kullanımı arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır.
* Belirtilen maliyetler "Red Book" da verilen en düşük dozlar için ortalama
satış fiyatları üzerinden hesaplanmıştır.
| Tablo
V: A Grubu Beta-Hemolitik Streptokok Taşıyıcılığında Tedavi Yaklaşımları12 |
| Antibiyotik |
Doz
|
Tedavi
Süresi
|
| Klindamisin |
20
mg/kg/gün
3 doza bölünerek
|
10
gün
|
Benzatin Penisilin
G
+ |
1.200.000
Ü İM
|
Tek
doz
|
| Rifampin |
10
mg/kg/gün
2 doza bölünerek
|
4
gün
|
• Ailede akut romatizmal ateş öyküsü olması ya da akut romatizmal ateşli bireyin
olması
• Aile içinde “ping-pong” yayılımın olması
• Ailenin A grubu beta-hemolitik streptokok enfeksiyonuna karşı aşırı kaygılı
olması (streptofobi)
• Kapalı ya da yarı kapalı toplumlardaki salgınlar durumunda taşıyıcılığın tedavi
edilmesi önerilmektedir.
Eğitim ve Koruyuculuk
Streptokokal farenjiti olan hastalar antibiyotik tedavisinin ilk 24 saati tamamlanana
kadar bulaştırıcı olarak kabul edilirler. Bu nedenle, bu dönemde bireylerin
izolasyonu bulaştırıcılığı azaltmak açısından önemlidir. Antibiyotik tedavisinin
önerilen sürede tamamlanmasının hem semptomların gerilemesi, hem de komplikasyonların
önlenmesi açısından önemli olduğu hastaya anlatılmalı, semptomların tedaviden
sonra genellikle ilk 48 saat içinde düzeleceği, tedaviye rağmen semptomların
5-7 gün içinde düzelmediği durumlarda ise tekrar kontrol edilmesi gerektiği
belirtilmelidir.
Streptokokal farenjitin yakın temasla özellikle sekresyonlarla kontamine olmuş
eller aracılığı ile bulaştığı bilinmektedir. Nitekim, şimdiye kadar yemek hazırlanması
sırasında gelişen kontaminasyona bağlı pek çok salgın bildirilmiştir. Bu nedenle
ellerin sık aralıklarla ve uygun şekilde yıkanmasının bulaştırıcılığı azaltacağı
düşünülmektedir.
Yapılan çalışmalarda Agrubu beta-hemolitik streptokokların diş fırçasında ve
diğer diş aparatlarında 15 güne kadar canlı kaldığı, oysa; durulanan fırçalarda
3 gün sonra izole edilemediği bildirilmiştir. Bu nedenle, özellikle reenfeksiyonların
önlenmesi açısından diş fırçalarının ve diş aparatlarının enfeksiyon boyunca
iyi temizlenmesi önemlidir.
KAYNAKLAR
1. Wilke A., Söyletir G., Doğanay M. İnfeksiyon Hastalıkları 344-345, Nobel
Kitabevi, İstanbul, 1996.
2. Health Care Guideline: Viral Upper Respiratory Infection in Children and
Adults. Institute for Clinical Systems Improvement, December 1999.
3. Guidelines on the Prevention and Control of Influenza. The Advisory Committee
on Immunization Practices of the Centers for Disease Control and Prevention,
2001-2002.
4. Ebell MH, Smith MA, Barry HC, Ives K, Carey M. Does this patient have strep
throat? JAMA, 2000; 284: 2912-2918.
5. Hayes CS, Williamson H. Management of group A beta-hemolytic streptococcal
pharyngitis. Am Fam Physician 2001; 63: 1557-1564.
6. Health Care Guideline: Acute Pharyngitis. Institute for Clinical Systems
Improvement, June 2000.
7. Gantz NM, Brown RB, Berk SL, Esposito AL, Gleckman RA. İnfeksiyon Hastalıklarında
Klinik Problemler El Kitabı 3-8. Güneş Kitabevi, Ankara, 2001.
8. Graham A, Fahey T. Sore throat: diagnostic and therapeutic dilemmas. BMJ
1999; 319: 173-174.
9. Linder JA, Stafford RS. Antibiotic treatment of adults with sore throat by
community primary care physicians: A National Survey, 1989-1999. JAMA 2001;
286: 1181-1186.
10. Bromberg K. Group A beta-hemolytic streptococcal pharyngites. Am Fam Physician
2001; 63: 1486.
11. Brook I. Failure of penicillin to eradicate group A beta-hemolytic streptococci
tonsillitis: causes and management. J Otolaryngol 2001; 6: 324-329.
12. Tanz RR, Shulman ST. Streptococcal pharyngitis: the carrier state, definition,
and management. Pediatric Annals 1998; 27: 281-285.
YENİ MEDENİ KANUN
Dr. Gonca Oktay KOÇOĞLU*
*Dr. Araş. Gör., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
Yeni Medeni Kanun, 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiş ve kadın erkek arasındaki
yasal eşitsizliklerin büyük bir kısmı giderilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 10. maddesi kadın ve erkeklerin yasalar önünde
eşit olduklarını belirtmesine rağmen, eşitliğin yasal olarak resmen bozulduğu
en önemli yer, eski Medeni Kanun'un "Aile Hukuku" bölümüdür. Yapılan
değişiklikler ile bu eşitsizlikler ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Yeni
Medeni Kanun'un getirdiği değişiklikler şöyle sıralanabilir:
Evlenme Yaşı: Kadın-erkek farkı kalmadan, bütün gençler ancak on yedi
yaşını doldurdukları zaman evlenebilirler (madde 124/1). Önceki hüküm, kadın
ve erkekler için ayrı yaş grupları öngörmekte idi ve erkeğin evlenebilmesi için
on yedi, kadının evlenebilmesi için on beş yaşını doldurmuş olması yetiyordu.
Ancak, bu değişiklik, Türkiye'nin taraf olduğu "Çocuk Hakları Sözleşmesi"nin
on sekiz yaşını dolduruncaya kadar herkesin "çocuk" sayılacağı maddesi
ile çelişmektedir. On sekiz yaşını doldurmayanlara hukuki işlem yapma ehliyeti
tanınmadığına göre, evlilik için de on sekiz yaşını doldurmanın esas olması
gerekmektedir.
Evlenme Başvurusu ve Töreni: Taraflar artık içlerinden birinin oturduğu
yer evlendirme memurluğuna birlikte başvurarak evlenme isteklerini bildireceklerdir.
Eskiden, erkeğin yerleşim yeri evlendirme memurluğuna başvurmak gerekirdi.
Boşanma : Boşanma nedenlerinden "cana kast ve pek fena muamele"
ye bir de "onur kırıcı davranış" eklenmiştir. Boşanma nedenlerinden
biri olan "terk etme"nin koşulları değişmiştir. En önemli değişikliklerden
biri de, boşanma davasının açılacağı yer konusunda yapılan değişikliktir. Eskiden
boşanma davası ya tarafların son altı aydır birlikte oturdukları yer mahkemesinde
veya davacının ikametgah mahkemesinde açılırdı. Evli kadının ikametgahının kocasının
ikametgahı olması nedeni ile de davanın kocanın yerleşim yerinde açılması gerekirdi.
Artık, davayı kim açıyorsa, onun oturduğu yer mahkemesi de yetkili kılınmıştır.
Bir diğer değişiklik evliliğin boşanma nedeni ile sona ermesinden doğan dava
haklarının boşanmanın kesinleşmesinden itibaren bir yıl ile sınırlandırılmış
olmasıdır. Ayrıca, boşanan kadın evlenmeden önceki soyadını yeniden alır yani
evlenmeden önce bir önceki eşinin soyadını taşıyorsa gene ona döner, ama yargıçtan
bekarlık soyadını taşımasına izin vermesini isteyebilir. Ayrıca, yargıcın izni
ile boşandığı kocasının soyadını taşımaya devam da edebilir.
Boşanma davası devam ederken davacı ölür ve sağ kalan davalının mirasçıları
davaya devam ederek davalının kusurunu ispat ederlerse davalı davacının mirasçısı
olamaz. Eskiden boşanma davası sırasında davacı ölürse dava kendiliğinden düşüyor
ve sağ kalan eş evlilik henüz resmen ve kesin olarak sona ermediği için ölenin
mirasçısı olabiliyordu.
Önemli yeniliklerden biri de, eskiden erkeğin kadından nafaka isteyebilmesi
için kadının refah içinde olması gerekirken yeni yasa ile boşanma yüzünden yoksulluğa
düşecek taraf, daha çok kusurlu değilse, diğerinden nafaka talep edebilir, yani;
artık, erkekler de kadından nafaka isteyebileceklerdir (madde 175).
"Riyaset": Yeni yasa ile evlilik birliklerindeki "aile
reis"i kavramı ortadan kaldırılmıştır. Bunun sonucu olarak, oturulacak
evin seçiminde, evlilik birliğinin yönetiminde eşler beraberce hak sahibidir.
"Eşler birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile
katılırlar" (madde 186). Kadının ev içi emeğinin evlilik birliğine bir
katkı olduğundan açıkça olmasa da söz eden ilk madde budur. Asıl açıklama aşağıda
196 madde ile getirilmiştir. "Eşlerin her biri evlilik birliğini temsil
edebilir. Temsil yetkisi yargıç kararı ile kaldırılabilir."
Yeni yasada, "Eşlerden her biri, meslek veya iş seçiminde diğerinin iznini
almak zorunda değildir" (madde 192) maddesi bulunmaktadır. Eski yasa ile,
uzun yıllar boyunca, evli kadının ev dışında çalışması kocanın izine bağlı idi
ve bu madde 29/1/1990 gün ve 1990/30-31 sayılı Anayasa Mahkemesi kararı ile
iptal edilmiştir (Resmi Gazete'de yayınlanma tarihi 2/7/1992 gün ve 21272 sayı).
Yeni yasada, "Ancak meslek ve iş seçiminde ve bunların yürütülmesinde evlilik
birliğinin huzur ve yararı gözönünde bulundurulur" maddesi de yer almaktadır.
Bu, evli kadının ev dışında çalışmasında yeniden sorunlar yaşatabilecek bir
maddedir.
Diğer bir değişiklik de 194. madde ile getirilmiştir. "Eşlerden biri, diğer
eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez,
aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Rızayı
sağlayamayan veya haklı bir sebep olmadan kendisine rıza verilmeyen eş, hakimin
müdahalesini isteyebilir. Aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın maliki
olmayan eş, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin verilmesini isteyebilir.
Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı
olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı haline gelir ve
bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur". Oturulan evin
yani aile konutunun maliki olmayan eş bir adet nüfus kaydı ve muhtardan alacağı
ikametgah belgesi ile Tapu'ya bizzat başvurup eşi adına kayıtlı taşınmazın "aile
konutu" olduğuna dair şerh verdirebilir. Böylece oturulan konutun maliki
olan eş diğerinin haberi olmadan orayı satamaz. Eşlerden birinin istemi üzerine
hakim, ailenin geçimi için her birinin yapacağı parasal katkıyı belirler. Eşin
ev işlerini görmesi, çocuklara bakması, diğer eşin işinde karşılıksız çalışması,
katkı miktarının belirlenmesinde dikkate alınır. "Bu katkılar geçmiş bir
yıl ve gelecek yıllar için istenebilir" (madde 196). Bu madde de ilk kez
kadının ev içi emeğinin bir katkı olduğunun kabul edildiği görülmektedir.
"Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi": Taraflar evlenirken veya
evlendikten sonra mal rejimlerinden birini seçme özgürlüğüne sahiptir. Eğer
herhangi bir seçim yapmamışlarsa yasal rejim olan edinilmiş mallara katılma
rejimini seçmiş sayılacaklardır. Eşler her zaman bir mal rejiminden bir başkasına
geçiş yapabilirler. Ancak, bu durum, özellikle evlenmek üzere olan genç kadınlar
için sorun yaratabilir. Bireyler evlenirlerken bir seçim yapma zorunluluğu getirilmiştir.
Eğer böyle zorunlu bir seçim söz konusu olduğunda "yasal" rejimin
hiçbir anlamı kalmayacaktır.
Madde 216 Edinilmiş Mallara Katılma Rejimini şöyle tanımlamaktadır: "Edinilmiş
mallara katılma rejimi, edinilmiş mallar ile eşlerden her birinin kişisel mallarını
kapsar." İki grup maldan söz edilmektedir. Birincisi, tarafların evlenmelerinden
başlayarak edindikleri mallar, ikincisi de eşlerden her birinin kişisel mallarıdır.
Edinilmiş mallar şunlardır:
1. Çalışmanın karşılığı olan edinimler,
2. Sosyal güvenlik ve sosyal yardım kurum ve kuruluşlarından veya personele
yardım amacı ile kurulan sandık ve benzerlerinin yaptığı ödemeler,
3. Çalışma gücünün kaybı nedeni ile ödenen tazminatlar,
4. Kişisel malların geliri,
5. Edinilmiş malların yerine geçen değerler (Örneğin; evlilik sırasında
tarafların veya bir tarafın çalışarak aldığı bir evin satılarak o satıştan elde
edilen para ile alınan yeni bir ev veya apartman dairesi ve diğer eşyalar).
Kişisel mallar ise;
1. Eşlerden birinin yalnız kişisel kullanımına yarar eşya (kadının takıları,
erkeğin kravat iğnesi, kol düğmeleri gibi),
2. Mal rejiminin başlangıcında, eşlerden birisine ait bulunan veya bir
eşin sonradan miras yolu ile ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma
yolu ile elde ettiği mal varlığı değerleri (Evlenmeden önce sahip olunan mallar
veya bu mal rejimine geçmeden önce tarafların ayrı ayrı sahip olduğu mallar
gibi),
3. Manevi tazminat alacakları,
4. Kişisel mallar yerlerine geçen değerlerdir.
"Eşler, mal rejimi sözleşmesiyle kişisel malların gelirlerinin edinilmiş
mallara dahil olmayacağını da kararlaştırabilirler". Böylece, bu mal rejimini
fiilen işlemez duruma getirebilirler. Bu rejim kadınlar için çok önemlidir,
çünkü kadının ev içindeki görünmeyen emeğinin evlilik birliğine gerçek bir katkı
olduğunu bu rejim açıkça kabul etmektedir ve paylaşım sırasında bu emeğin karşılığı
da hesaba katılmaktadır. Sonuçta, kadınlar içinde bulundukları evlilik birliğinin
eşit birer bireyi olduklarını hissetmektedirler.
Babalık: Yeni kanunda da "evlilik içinde doğan çocuğun babası kocadır"
maddesi v bulunmaktadır. Bu yasada yapılan değişiklik ise, "evlilik içinde
ana rahmine düşen çocuğun babasının koca olmadığını davacı ispat etmek zorundadır"
maddesidir. Böylece kadına asıl babanın koca olmadığını ispat etme hakkı tanınmaktadır
(madde 287). Evlilik dışında doğan çocuğun annesi, onu doğuran kadındır. Baba
ile soy bağı ise, ana ile evlilik, tanıma veya yargıcın hükmü ile kurulur. Ayrıca,
evlat edinme yolu da bir diğer soy bağı kurulma biçimidir.
Aynı maddenin 2. Fıkrası'na göre, " Taraflar ve 3. kişiler soybağının belirlenmesinde
zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere
rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye
rıza göstermezse, hakim durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun
aleyhine doğmuş sayabilir". Yani baba olduğu iddia edilen kişi, örneğin,
DNA testi yaptırmaktan kaçınırsa, onun babalığına hükmedile-bilecektir. Bu da
yeni ve olumlu bir maddedir.
Evlat Edinme: Yeni yasa ile çocuk sahibi olan bireyler de evlat edinebileceklerdir.
Ayrıca evli olmayan bir kişi de otuz yaşını doldurmuş olması kaydı ile, tek
başına evlat edinebilir (madde 307). Bir çocuğun evlat edinilebilmesi için evlat
edinecek kimse tarafından bir yıl boyunca bakılmış ve eğitilmiş olması koşuluna
bağlıdır.
Velayet: Taraflar evli iken çocuğun velayetini anne ve baba birlikte
kullanırlar. Artık "koca evin reisi" olmadığından, anlaşamadıkları
takdirde babanın oyunun üstün sayılacağı hükmü kalkmıştır. Anne ve baba evli
değilse, çocuğun velisi annesidir (madde 337). Boşanma halinde "Ana ve
babadan her biri, diğerinin çocukla kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun
eğitilmesini ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür. Kişisel
ilişki sebebi ile, çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını
birinci fıkrada öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanırlar veya çocukla
ciddi olarak ilgilenemezler ya da diğer önemli sebepler varsa, kişisel ilişki
kurma hakkı reddedilebilir veya kendilerinden alınabilir".
Miras: "Miras bırakanın birinci derecede mirasçıları onun altsoyudur
(madde 495). Çocuklar eşit olarak mirasçıdır." Altsoyu olmayanların mirasçıları
kendi ana/babaları, onlar da kendisinden önce ölmüş ve kardeşleri de yoksa büyükana/büyükbabalar
sırasıyla mirasçı olur ve payları eşittir. Sağ kalan eş, birlikte olduğu zümreye
göre mirastan pay alır. Eğer miras bırakanın çocukları ile birlikte mirasçı
olmuşsa, mirasın ¼'nü, miras bırakının ana ve babası ile birlikte mirasçı olmuşsa
mirasın ½'sini, miras bırakanın büyükanne ve büyükbabası veya onların çocukları
ile birlikte mirasçı olmuşsa mirasın ¾'nü ve bunların hiçbiri yoksa tamamını
alır. Miras konusunda "edinilmiş mallara katılma rejimi ile birlikte bir
değişiklik yapılmıştır. Sağ kalan eş önce edinilmiş mallara katılma rejimine
göre yapılacak paylaştırmadan ½ pay alacaktır. Yeni yasada, 240. madde ile sağ
kalan eşe eski yaşamını sürdürme olanağı tanınmaktadır. Bu maddeye göre "Sağ
kalan eş, eski yaşantısını devam ettirebilmesi için, ölen eşine ait olup birlikte
yaşadıkları konut üzerinde kendisine katılma alacağına mahsup edilmek, yetmezse
bedel eklemek suretiyle intifa veya oturma hakkı tanınmasını isteyebilir;...".
" Sağ kalan eş, aynı koşullar altında ev eşyası üzerinde kendisine mülkiyet
hakkı tanınmasını isteyebilir. Haklı sebeplerin varlığı halinde, sağ kalan eşin
veya ölen eşin yasal mirasçılarının istemiyle intifa veya oturma hakkı yerine,
konut üzerinde mülkiyet hakkı tanınabilir". Böylece sağ kalan eşin ömrünün
kalanının düzeni bozulmadan geçirmesine olanak tanınmıştır.
Cinsiyet Değişikliği: Yeni yasa ile getirilen önemli bir değişiklik de
cinsiyet değiştirme kurallarıdır. Yeni kanuna göre cinsiyet değişikliği mahkeme
iznine bağlıdır. Cinsiyet değiştirmek isteyen kişi şahsen başvuruda bulunmalıdır.
İznin verilebilmesi için; on sekiz yaşını doldurmuş olması, evli olmaması, transseksüel
yapıda olması, cinsiyet değişikliğini ruh sağlığı açısından zorunlu olması ve
üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun bulunması gerekmektedir. Son üç koşulun
"bir eğitim ve araştırma hastahanesinden alınacak resmi sağlık kurulu raporu
ile belgelenmesi şarttır".
KAYNAKLAR
1. Yeni Türk Medeni Kanunu.
2. Çocuk Hakları Sözleşmesi.