Yıl 22 • Temmuz-Ekim 2001 • Sayı 3-4
İÇİNDEKİLER
- OR-AN 75. YIL SAĞLIK OCAĞI BÖLGESİ'NDEKİ 3 İLKÖĞRETİM OKULUNDA ÇALIŞAN ÖĞRETMENLERDE
BAZI KRONİK HASTALIKLAR VE RİSK FAKTÖRLERİ
- TİP II DİYABETTEN KORUNMAK MÜMKÜN
- DÜŞÜKLER
- ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ
- TRAFİK KAZALARININ NEDENLERİ
- YOKSULLUĞU AZALTMAK İÇİN ÜREME SAĞLIĞINI HEDEFLEMEK
- DİKKATİ ÇEKEN GÜRCİSTAN
OR-AN 75. YIL SAĞLIK OCAĞI BÖLGESİ'NDEKİ 3 İLKÖĞRETİM OKULUNDA ÇALIŞAN ÖĞRETMENLERDE
BAZI KRONİK HASTALIKLAR VE RİSK FAKTÖRLERİ
Dr. Gonca Oktay Koçoğlu*
*Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Araştırma
Görevlisi.
Dyt. Dr. Sema Atilla**
** Dyt. Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Öğretim Üyesi.
Dr. Esra Pancar***
*** Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Dr. Elif Suyanı***
*** Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Dr. Şule Sönmez***
*** Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Dr. Hande Sünnetçioğlu***
*** Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Dr. Tolga Şahin***
*** Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Dr. Sevinç Oral***
*** Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim
Dalı.
Dünya nüfusunun giderek yaşlanması ve yaşam tarzının değişmesi morbidite ve
mortalite nedenlerini değiştirmiştir. Geçen yüzyılların en önemli sorunları
çocukluk dönemi hastalıkları ve enfeksiyonlar iken bebek ölümlerinin azalması,
çocukluk dönemi hastalıklarının ve enfeksiyonların üstesinden gelinmesi ile
yaşlılık dönemi sorunları ve kronik hastalıklar bütün dünyada ön plana çıkmıştır.
Türkiye'de ise, 1990 yılında yapılan Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalığı ve Risk
Faktörleri Sıklığı Taraması (TEKHARF) Çalışması ile kalp hastalığı prevalansı
%6.7 olarak bulunmuştur1. Yılda 130 bine yakın kişinin koroner kalp hastalığından
öldüğü tahmin edilmektedir. Risk faktörleri olarak, hipertansiyon, sedanter
yaşantı, hipertrigliseridemi, hiperkolesterolemi ve sigara içimi, kadınlarda
obesite ile diabetes mellitus saptanmıştır. Bu araştırma da, en güçlü risk faktörü,
sistolik kan basıncı olarak belirlenmiştir1.
Kronik hastalıklarla birlikte yaşam kalitesinin ve verimliliğinin azalmasının
yanında prematüre ölümler gözlenmektedir. Bu hastalıkların erken tanı ve tedavileri
komplikasyon gelişmesini engellenmesi ve mortalitenin azaltılmasında en önemli
müdahaledir.
Öğretmenler, toplumun eğitiminde oldukça önemli bir yere sahiptirler. Yeni neslin
yetiştirilmesi yanında rol model olmaları açısından; sağlığın geliştirilmesi
ve sağlık eğitiminde sağlık çalışanları ile birlikte çalışmaları, bu konularda
ilerlemelere ivme kazandıracaktır. Özellikle, birinci basamak sağlık çalışanları
ile iletişim içinde olmaları ve yardımlaşmaları gerekmektedir.
Bu araştırma, öğretmenlere birinci basamak yani sağlık ocağı hizmetlerinin tanıtılması,
kronik hastalıklarda risk faktörleri hakkında bilgi verilmesi ve sağlık ocağında
bu risk faktörlerinin saptanıp takip edilebileceğinin anlatılması açısından
oldukça önemlidir.
AMAÇLAR
Or-An Sağlık Ocağı Bölgesi'nde (SOB) bulunan 3 İlköğretim Okulu'nda çalışan
öğretmenlerin
• Sosyodemografik özeliklerinin, bazı alışkanlıklarının, beslenme özelliklerinin
ve fiziksel aktivite durumlarının saptanması
• Boy uzunluğu, vücut ağırlığı ölçülmesi ve beden kitle indeksi (BKİ) hesaplanması,
• Kan basıncı ölçülmesi, kanda kolesterol ve açlık kan şekeri düzeylerinin tespit
edilmesi amaçlanmıştır.
Ayrıca, öğretmenlerin,
• Obesite, diabetes mellitus, hipertansiyon ve hiperkolesterolemi hakkında bilgilendirilmesi,
• Sağlık ocağında verilen hizmetlerin tanıtılması planlanmıştır.
YÖNTEM VE GEREÇLER
Kesitsel tipteki epidemiyolojik araştırma, Kasım-Aralık 2000 tarihleri arasında
Ankara, Or-An 75. Yıl Sağlık Ocağı Bölgesi'ndeki 3 İlköğretim Okulu'nda çalışan
109 öğretmen (biri raporlu) üzerinde gerçekleştirilmiştir. Örneklem seçilmemiş,
bütün evrene ulaşılması planlanarak Or-An İlköğretim Okulu'nda 30 öğretmende,
Kıymet Necip Tesal İlköğretim Okulu'nda 40 öğretmende ve Süleyman Uyar İlköğretim
Okulu'nda 40 öğretmende (biri raporlu) uygulanmıştır. ön deneme ise, benzer
özellikler taşıyan Sokullu ılköğretim Okulu'nda görevli 10 öğretmen üzerinde
yapılmıştır.
Veri Toplamada Kullanılan Araç ve Gereçler:
Kan kolesterol ve glukoz düzeyi tespiti: Yaklaşık 12 saat açlık sonrası
orta parmağın pulpasından lanset yardımı ile alınan kanda Accutrend ®G.C.
ile kolesterol ve glukoz düzeyi saptanmıştır. Açlık glukoz düzeyi; 12 saniye,
kolesterol düzeyi; 180 saniye süreyle beklenerek ölçülmüştür.
Kan basıncı ölçümleri: Kan basınçları oturur pozisyonda sağ koldan Er-Ka
® sfingomanometre ile ölçülmüştür. Kan basıncı ölçümleri yüksek bulunanlar
ikişer saat ara ile 3 ayrı ölçüm yapılarak değerlendirilmiştir.
Vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ölçümü: Vücut ağırlığını ölçmek için ev
tipi baskül ve boy uzunluğunu ölçmek için mezür kullanılmıştır. Her 10 ölçümde
bir, baskül kalibre edilmiştir.
Anket formu: öğretmenlerin bazı sosyo-demografik özellikleri, beslenme
alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları gibi bazı özelliklerine yönelik
39 sorudan oluşmaktadır. Bütün ölçümler, standart olması için, aynı kişi tarafından,
benzer koşullarda gerçekleştirilmiştir.
Araştırmada Kullanılan Tanım ve Kriterler:
Kan Basıncı Yüksekliği: 140/90 mm Hg ve üzeri olarak alınmıştır4,5
. Aşağıdaki tabloya göre kategorilendirilmiştir.
Tablo I. Kan Basınçlarının
Kategorileri4,5
| Kategori |
Sistolik (mmHg) |
Diastolik (mmHg) |
| Normal |
< 130 |
< 85 |
| Yüksek Normal |
130 - 139 |
85 - 89 |
| Hipertansiyon |
|
|
| Evre 1 (hafif) |
140 - 159 |
90 - 99 |
| Evre 2 (orta) |
160 - 179 |
100 - 109 |
| Evre 3 (şiddetli) |
180 - 209 |
110 - 119 |
| Evre 4 (çok şiddetli) |
210 ve üstü |
120 ve üstü |
Açlık Kan Glukoz Düzeyi Yüksekliği: Yaklaşık 12 saatlik açlık sonrasındaki
ölçümlerde 126 mg/dl ve üzeri olan değerler yüksek olarak değerlendirilmiştir3.
Kan Kolesterol Düzeyi Yüksekliği: Yaklaşık 12 saatlik açlık sonrasındaki
ölçümlerde 200 mg/dl ve üzerinde saptanan değerler yüksek olarak değerlendirilmiştir3.
Sigara ıçme: Sigara içme durumu için Dünya Sağlık örgütü'nün tanımı alınmıştır.
Bu tanıma göre, her gün düzenli en az 1 tane sigara içme sigara tiryakiliğidir.
Beden Kitle İndeksi: Ölçüm ile elde edilen vücut ağırlığı ve boy uzunluğu
değerleri ile, vücut ağırlığı (kg)/boy uzunluğu2 (m2) formülü kullanılarak
beden kitle indeksi hesaplanmıştır. Tablo II'de beden kitle indeksi sınıflaması
gösterilmektedir3.
Tablo II. Beden Kitle İndeksi Sınıflaması3
|
BKİ (kg/m2) |
| Zayıf |
< 18.5 |
| Normal |
18.5 - 24.9 |
| Fazla Kilolu |
25.0 - 29.9 |
| Şişman |
30.0 - 39.9 |
| Aşırı Şişman |
40.0 ve üstü |
Elde edilen verilerle, gerekli analizler Epi-Info 5.0 İstatistik Paket Programı
ile yapılmıştır.
Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Valilikten gerekli izinler alınmıştır. Öğretmenlerden
ise sözlü izin alınmış ve ölçüm sonuçları bildirilmiştir. Ölçüm sonuçları normal
sınırlarda olmayanların sağlık ocağına veya bir sağlık kuruluşuna başvurmaları
önerilmiştir.
Obesite, diabetes mellitus, hipertansiyon, hiperkolesterolemi ve risk faktörleri
hakkında bilgi verilmiştir.
BULGULAR VE TARTIŞMA
Araştırmaya katılan öğretmenlerin %43.0'ü 40-44 yaş grubunda, %89.0'u kadın ve
%90.8'i halen evlidir. Yarıdan fazlası (%56.1) Doğu ve Orta Anadolu'da doğmuştur
ve %36.7'si 9 yıldan daha fazla süredir Ankara'da yaşamaktadır. Ortalama çalışma
süresi 17.2 ± 7.2 yıl olan öğretmenlerin yarısı 20-29 yıldır görev yapmaktadır.
Öğretmenlerin okullara göre dağılımı Tablo III'de verilmiştir.
Tablo III. Or-An 75. Yıl Sağlık Ocağı Bölgesi'ndeki Öğretmenlerin
Okullara Göre Dağılımı (Ankara, Kasım-Aralık 2000)
| İlköğretim Okulu
(İO) |
Sayı |
% |
| Kıymet Necip Tesal
İO |
40 |
36.7 |
| Süleyman Uyar İO |
39 |
35.8 |
| Or-An İO |
30 |
27.5 |
| Toplam |
109 |
100.0 |
Öğretmenlerin %63.3'ünün sigara içmekte veya sigara içmiş bırakmış olması ve
cinsiyetler arasında sigara içme durumu açısından anlamlı fark olmaması çok
önemlidir. Türkiye'de 1989 yılında yapılan bir araştırmada sigara içme prevalansı
%63.2 olarak bulunmuş ve erkeklerin belirgin bir farkla daha fazla sigara içtiği
tespit edilmiştir. Ancak, son yıllarda dünyadaki duruma benzer olarak kadınlarda
sigara içme sıklığı artmıştır. özellikle, öğretmenlerin öğrencilerin görebileceği
yerlerde sigara içmesi, giysilerinde sigara kokusu olması gibi faktörler nedeniyle
sigara içmeyi özendirici olma olasılığı mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.
Ortalama sigara içme süresi 12.7 ± 7.9 yıl ortanca ise, 12.1 yıl olarak
hesaplanmıştır. Sigara içenlerin %36.2'si 10 yıldan daha kısa süredir içmektedir
ve bunların tümü kadındır. Erkeklerin ise, 2/3'ü 20 yıldan daha uzun süredir
sigara içmektedir. Sigara içme süreleri açsından cinsiyetler arasında anlamlı
fark saptanmıştır. Kadınların %70.8'i günde 20 tane sigaradan daha az içerken,
erkeklerin %83.4'ü 20 taneden daha fazla içmektedir. Cinsiyetler arasında fark
istatistiksel olarak anlamlıdır. Ortalama sigara içme miktarı ise, 13.1
± 9.8 sigara/gün ortancası ise 12.1 sigara/gün olarak belirlenmiştir. Tablo
IV'de öğretmenlerin cinsiyete göre sigara içme durumları gösterilmektedir.
Araştırmaya katılan öğretmenlerin yaklaşık yarısı (%47.7) alkollü içecek tükettiklerini
ifade etmişlerdir. Cinsiyetler arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Alkol
tüketenlerin aldıkları ortalama alkol miktarı 48.2 ± 32.5 ml (ortancası
37.0) olarak belirlenmiştir.
Öğretmenlerin günde ortalama 6.3 ± 3.5 bardak çay (ortancası 4.8), 1.5
±1.0 fincan kahve (ortancası 1.5) içtikleri saptanmıştır.
Araştırmaya katılan öğretmenlerin %62.4'ünün BKı'leri normal sınırlarda bulunmuştur.
Türkiye'de yapılmış birçok araştırmadan farklı olarak erkeklerin BKı'si kadınlara
göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. Yapılan analizlerde,
yaş ile BKı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sigara içenlerde içmeyenlere
göre, BKı anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Kilo fazlalığı olduğunu belirten
kadın öğretmenlerin, %92.1'i son 5 yılda sigara içmeye başlamışlardır. Bu nedenle,
kadınların sigara içmeye başlama nedenleri arasında olan kilo kontrolünü sağlamanın,
araştırmaya katılan kadın öğretmenler için de geçerli bir neden olabileceği
düşünülmüştür.
Araştırmaya katılan öğretmenlerin yaklaşık yarısı kilo fazlası olduğunu düşünürken,
BKİ %33.9'unda 25.0 kg/m2 ve üzerindedir. Beden kitle indeksi 20.4-24.9 kg/m2
olduğu halde kilo fazlası olduğunu düşünen 9 öğretmen bulunmaktadır. Ancak,
vücut ağırlığına yönelik düşünceleri ile BKİ sınıflaması arasında anlamlı bir
fark saptanmamıştır.
Öğretmenlerin bazı besin grupları tüketim sıklıkları sorulmuş ve buna göre en
sık süt ve süt ürünlerinin her gün tüketildiği belirlenmiştir. Bunu sebze ve
meyve, tahıl grubu besinler, turşu, salça ve benzeri tuzlu besinler, kırmızı
et ve kuru baklagiller izlemektedir. Beslenme ile ilişkili risk faktörlerinden
birisi olan yağ çeşitleri incelendiğinde, %30.3 ile zeytinyağının en sık tüketilen
yağ olduğu belirlenmiştir. Bu bulgu, koroner kalp hastalıklarının önlenmesi
ile ilgili önerilerle uyumludur.
Araştırmaya katılan öğretmenlerin %12.9'u kahvaltı öğününü atladıklarını ifade
etmişlerdir. Kahvaltı etmediğini belirtenlerin %93.2'si kilo fazlası olduğunu
ifade etmiştir ve %68.5'inin BKİ 25.0 kg/m2 üzerindedir.
Fiziksel aktivite, kronik hastalıkların önlenme-sinde, bir yaşam tarzı olarak
değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Bu çalışmada, öğretmenlerin %62.4'ü spor
yaptıklarını ifade etmişlerdir. Ancak yapıldığı belirtilen sporların sıklık
sırasına bakıldığında, yürüyüşün en başta geldiği belirlenmiştir. Haftada 3-4
kez düzenli ve tempolu yürüme fiziksel aktivite olarak değerlendirilebilinir.
Ancak, öğretmenlerin evden okula gidip gelmelerini yürüyüş olarak kabul etmeleri,
ifade edilen fiziksel aktivite yapma oranını yükseltmektedir. Araştırmaya katılan
öğretmenlerin BKİ'leri ile fiziksel aktivite arasında anlamlı ilişki saptanamaması
da bu duruma bağlanabilir.
Yapılan ölçümlerde, öğretmenlerin %34.9'unda kan kolesterol düzeyi 200 mg/dl'nin
üstünde saptanmıştır. Daha önce kolesterol yüksekliği saptanmamış olan 23 kişi
de (%26.2) kan kolesterol düzeyi 200 mg/dl'nin üstündedir.Cinsiyetler arasında
ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.0002).
Tablo IV. Araştırmaya Katılan Öğretmenlerin Cinsiyete Göre Sigara
İçme Durumları
(Ankara, Or-An SOB, Kasım-Aralık 2000)
|
Erkek |
Kadın |
Toplam
|
| Sigara İçme Durumu
|
% |
% |
Sayı |
% |
p |
| Halen İçenler |
50.0 |
42.2 |
47 |
43.1 |
|
| Bırakanlar |
33.4 |
18.6 |
22 |
20.2 |
0.25 |
| Hiç İçmemiş Olanlar
|
16.6 |
39.2 |
40 |
36.7 |
|
| Sigara İçme Süresi
(yıl) |
|
|
|
|
|
| 9 ve altı |
– |
41.5 |
17 |
36.2 |
|
| 10 - 19 |
33.3 |
36.6 |
17 |
36.2 |
0.04 |
| 20 ve üstü |
66.7 |
21.9 |
13 |
27.6 |
|
| Sigara Miktarı (gün/adet) |
|
|
|
|
|
| 9 ve altı |
16.6 |
34.3 |
15 |
13.8 |
|
| 10 - 19 |
– |
36.5 |
15 |
13.8 |
0.03 |
| 20 ve üstü |
83.4 |
29.2 |
17 |
15.6 |
|
Ayrıca, öğretmenlerin %11.2'sinin sistolik, %22.9'unun diastolik kan basıncı
normal sınırların üstünde tespit edilmiştir. On öğretmenden birinde hem sistolik
hem diastolik kan basıncı normal sınırların üstünde saptanmıştır. Bir kişi dışında
sistolik kan basıncı yüksek olanların tamamı 40 yaş altındadır. Kırk yaş altında
olan 5 öğretmenden birinin sistolik kan basıncı yüksektir (p=0.005). Ayrıca,
ailesinde hipertansiyon hikayesi olanlarda, istatistiksel olarak anlamlı biçimde
sistolik kan basıncı 140 mmHg veya daha yüksek bulunmuştur (p=0.01). Diastolik
kan basıncı yüksekliği ise, daha çok 40 yaş üstünde saptanmıştır. Ancak, istatistiksel
olarak anlamlı değildir. BKı ve kan kolesterol yüksekliği arasında istatistiksel
olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. BKı 25.0 kg/m2 ve üzerinde
olanların %51.4'ünde kan kolesterol düzeyi 200 mg/dl'nin üzerinde saptanmıştır.
BKİ 25.0 kg/m2 ve üzerinde olan öğretmenlerin %50.2'sinde kan basıncı
140/90 mm Hg'nın üzerindedir. BKı'ne göre ölçülen kan basınçları incelendiğinde,
hem diastolik hem de sistolik kan basınçlarının BKİ artışı ile istatistiksel
olarak anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Ayrıca, kan basıncı yüksek
saptanan öğretmenlerde tuzlu besin tüketiminin az olmasına rağmen tüm öğretmenlerde
tuzlu besin tüketiminin ilk sıralarda yer alması, grubun bu tür besinlerin tüketimine
karşı eğiliminin fazla olduğunu düşündürmektedir. Tuzlu besin tüketimi fazla
olan öğretmenlerde BKİ istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir.
Araştırmaya katılan öğretmenlerde açlık kan şekeri düzeyi yüksekliği saptanan
1 kişi olması nedeniyle gerekli analizler yapılamamıştır. Bu kişinin BKıİ25.0
kg/m2 üzerindedir.
BKİ, kan basıncı ve kan kolesterol düzeyi erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı
bir şekilde daha yüksek saptanmıştır.
Türkiye'de yapılan TEKHARF Araştırması'nda koroner hastalığına bağlı mortalite
için olarak incelenen 3 risk faktörü anlamlı bulunmuştur. Bunlardan her iki
cinsiyette en önemlisi, sistolik kan basıncıdır. Bunu hiperkolesterolemi, sigara
içimi ve diyastolik kan basıncı yüksekliği izlemektedir. Bu araştırmada, erkekler
ve yabancı kadınlara göre koroner mortalite ve morbidite riski Türk kadınlarında
daha yüksek bulunmuştur. öğretmenlerde yapılan araştırmada, hiperkolesterolemi
%34.9 sigara içme prevalansı %63.3 olarak saptanmıştır. Sistolik kan basıncı
%11.9'unda yüksek iken diyastolik kan basıncı %22.9'unda normal sınırların üzerindedir.
Ancak TEKHARF araştırmasının aksine, hiper-kolesterolemi, sistolik ve diyastolik
kan basıncı yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı biçimde erkeklerde yüksek
bulunmuştur. Ayrıca, BKı'leri de erkeklerde daha yüksektir. Ancak sigara içme
bakımından arada anlamlı fark saptanamamıştır. Bu sonuçlara göre, bu öğretmenlerin
özellikle de erkeklerin koroner hastalığı mortalite ve morbidite bakımından
yüksek risk altında olduğu söylenebilir.
Araştırmaya katılan öğretmenlerde, kan basıncı yüksek olarak ölçülenlerin %23.1'ine
daha önce hipertansiyon tanısı konmamıştır. Ayrıca, hiperkolesterolemi saptananların
%26.2'si kolesterol düzeyi ölçümü yaptırmamıştır. Kısacası, risk faktörlerini
taşıyan her 4 kişiden biri daha önce tanı almamıştır. Daha önce tanı alanlarda
ise, düzenli ilaç kullanımı ve kontrol amacıyla sağlık kuruluşuna başvurma oldukça
azdır.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Bu araştırma sonucunda, öğretmenlerin %63.3'ünün hayatının bir döneminde sigara
içtiği ve kadınlarda da sigara içme oranının oldukça yüksek olduğu saptanmıştır.
Öğretmenler, sigara ile mücadelede çok önemli bireylerdir. Ayrıca sigara, kronik
hastalıkların en önemli risk faktörlerinin başında gelmektedir. Öğretmenleri
hedef alan sigara ile mücadele ve sigarayı bıraktırma kampanyaları yapılmalı,
"sigarasız okullar"a teşvik edici olanaklar sağlanmalıdır.
Öğretmenlerin sigara içmeleri için öğrencilerin göremeyeceği özel odalar ayrılmalıdır.
Öğretmenlerin beslenme alışkanlıklarının geliştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Öğretmenlere günlük besin tüketimleri, yeterli ve dengeli beslenme ile ilgili
seminerler düzenlenmelidir. Bu, hem bireysel sağlıkları için hem de öğrencileri
bilgilendirme ve örnek olmaları açısından önemlidir. Ayrıca, okulda besin sağlanan
yerlerde (kantin vb.) taze sebze ve meyvelerin bulundurulması, fiziksel aktiviteyi
artırmaya yönelik olanakların sağlanması hem obesiteyi hem de diğer kronik hastalıkların
önlenmesi ve tedavisinde yarar sağlayacaktır.
Araştırmaya katılan öğretmenlerin 1/3'ünün BKİ 25 kg/m2 ve üzerindedir. Ayrıca,
10 öğretmenden birinin kan basıncı, 1/3'ünün ise kan kolesterol düzeyi yüksek
olarak saptanmıştır. Bu kişilerin tedavisi ve düzenli izleminin yapılması gerekmektedir.
BKİ yerine veya BKİ ile birlikte bel-kalça oranının kullanılması, özellikle
kardiyovasküler hastalık açısından daha değerli sonuçlar verebileceği için yapılacak
diğer araştırmalarda bel-kalça oranı kullanılmalıdır.
Diabetes mellitus, obesite, hipertansiyon gibi kronik hastalıklar 21. yüzyılda
Türkiye'nin en önemli sağlık sorunlarını oluşturacaktır. Sağlıklı yaşam tarzını
benimsetmeyi sağlayacak her türlü girişim sayesinde bireylerin hem yaşam kalitesi
yükselecek hem de yeni nesillerin kronik hastalıklar ile ilgili risk faktörlerinden
korunabilmesi mümkün olacaktır.
Sağlık ocağında sunulan hizmetlerle, obesite, hipertansiyon, diabetes mellitus
gibi kronik hastalıklara erken tanı konabilir ve tedavi izlenebilir. Özellikle,
öğretmenlerin sağlık ocağı ve burada sunulan sağlık hizmetleri konusunda bilgili
olması, bu hizmetleri kullanması ve öğrencileri bilgilendirmesi çok önemlidir.
<
KAYNAKLAR
1. Türk Kardiyoloji Derneği. Türkiye Kalp Raporu 2000.
2. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması, 1998.
3. Obesity: Preventing And Managing The Global Epidemic. WHO Technical Report
Series. No: 894, 2000.
4. Diyabetle Yaşam. Türkiye Diyabet Vakfı, 2000 56-59.
5. Meir J., et al. Primary Prevention of Coronary Heart Disease in Women through
Diet and Lifestyle.The New England Journal of Medicine July 6, 2000 16-22.
6. Arslan P., Karaağaoğlu N., Türk Toplumunun Sağlık Durumu, Diyet ve Fiziksel
Aktivite örüntüsü, Seminar on Food Safety and Nutrition Policy; Developments
in Safety Assesment and Nutrition Science, 22-23 November 1999 Ankara, Türkiye.
7. Obesity: Preventing And Managing The Global Epidemic. WHO Technical Report
Series. No: 98.1, 1997.
8. Bilir N., Güçiz D., Yıldız A. N., Sigara ıçme Konusundaki Davranışlar ve
Tutumlar Ankara, Türkiye, Hacettepe Halk Sağlığı Vakfı Yayın No: 7 1997, Ankara.
9. Gıda ve Beslenme1984: Gıda Tüketimi ve Beslenme Araştırması Raporu. Tarım
ve Köy ışleri Bakanlığı, Ankara, 1987.
10. Baysal A., Diyetin Koroner Kalp Hastalığının ılerlemesinin Durdurulması
ve ıyileştirilmesi üzerine Etkisi. Beslenme ve Diyet Dergisi, 1997.
11. Onat A., Avcı GS, Soydan ı., Koylan N., Sansoy U., Tokgözoğlu L., Türk Erişkinlerinde
Kalp Sağlığının Dünü ve Bugünü. Türk Kardiyoloji Derneği Yayınları, ıstanbul,
1996.
12. Atasoy H., Tataroğlu c., Tutucu K., Yeniçerioğlu, Yurt E., Ergazi Köyü 40
Yaş ve üstü Populasyonda Hipertansiyon Prevalansına ılişkin Tarama çalışması.
ıntern Araştırma Raporu, Ankara, 1991.
New England Journal of Medical (2001) 344: 1343-1350
British Medical Journal (2001) 323: 63-64 (ed.)
TİP II DİYABETTEN KORUNMAK MÜMKÜN
Finlandiya'da yapılan bir randomize çalışmada, yaşam tarzı (lifestyle) değişikliği
yapmak suretiyle Tip II diyabette birincil düzeyde korunma sağlanabildiği gösterilmiştir.
Diyabetin görülme sıklığı gelişmekte olan ülkelerde daha çok olmak üzere bütün
dünyada artış göstermektedir. Halen dünyada 135 milyon dolayında diyabetli vardır
ve bu sayının 2025 yılında 300 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Artışın
da gelişmiş ülkelerde %42 (51 milyondan 72 milyona), gelişmekte olan ülkelerde
ise %170 oranında (84 milyondan 228 milyona) olacağı tahmin edilmektedir.
Tip II diyabetin ortaya çıkışında şişmanlık, fizik aktivite azlığı ve beslenme
alışkanlıklarının rolü olduğu öteden beri bilinmektedir. Finlandiya'da Diyabet
Korunma Çalışma Grubu tarafından, şişman ve glukoz toleransı bozuk olan 522
kişiyi kapsayan randomize çalışmada yaşam tarzı değişiklikleri yapılmak suretiyle
4 yıllık izlem süresi sonunda diyabet gelişme riskinde %58 oranında azalma sağlanmıştır.
Müdahale grubuna kilo verme ve uygun diyet (toplam yağ ve doymuş yağ miktarını
azaltma, lifli besinleri artırma) konularında bireysel olarak danışmanlık hizmeti
verilmiştir. İkinci yılın sonunda müdahale grubundakiler ortalama 3.5 kg., kontrol
gruptakiler ise 0.8 kg. kaybetmişlerdir. Dördüncü yılın sonunda da kümülatif
diyabet insidansı müdahale grubunda %11, kontrol grupta ise %23 olarak bulunmuştur.
Glukoz toleransı bozuk olan kişiler arasında diyabet gelişmesinin önlenmesi
olasılığı, çalışmada bir yıl süre ile bulunanlarda 1/22 olurken, beş yıl boyunca
çalışmada bulunanlarda bu olasılık 1/5 olarak bulunmuştur.
Yaşam tarzında yapılan orta düzeyde değişikliklerle Tip II diyabetin sıklığında
azalma sağlanabilmektedir. Bu değişikliklerle diyabetin ortaya çıkması bakımından
önemli olan şişmanlık, santral obesite, inaktivite, yağ ve enerji yönünden zengin
diyet gibi başlıca faktörler olumlu hale gelmektedir. Bu tür yaklaşım ucuzdur,
bir yan etkisi de yoktur. Öte yandan bu yaklaşımlar diyabetin yanı sıra, kan
basıncını ve kan lipidlerini azaltması nedeniyle genel sağlık açısından olumludur
ve koroner kalp hastalıkları gibi başka kronik hastalıkların önlenmesi bakımından
da yarar sağlar. Bununla birlikte, bu uygulamaların her ülkede ve toplumda başarı
ile uygulanıp uygulanamayacağı, müdahalelerden en çok yararlanabilecek hedef
grubun kimler olması gerektiği, müdahalelerin bütün bireylere ulaştırılma durumu,
müdahalelerin ve uygulamaların sürekliliğini sağlamada güçlükler gibi bazı konuların
üzerinde düşünülmesi gerekmektedir.
Dr. Nazmi Bilir
Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı
DÜŞÜKLER
Dr. Gonca Oktay Koçoğlu*
* Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi.
Gebelik ürününün uterus dışında yaşama yeteneği kazanmadan gebeliğin erken
dönemde sonlanmasına düşük denir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından, son adet tarihinden
itibaren 28 hafta içinde herhangi bir nedenle gebeliğin sonlanması olarak tanımlanmıştır.
Bazı ülkelerde, bu süre 20 veya 24 hafta olarak da kabul edilmektedir. Gebeliğin
istem dışı sonlanması kendiliğinden düşük, herhangi bir nedenle bir müdahale
ile sonlandırılması isteyerek düşük olarak tanımlanmaktadır. Türkiye'de, 1998
yılında yapılan TNSA'da, 100 gebelikte toplam düşük 23.2, kendiliğinden düşük
8.7, isteyerek düşük 14.5 olarak bulunmuştur. Araştırma öncesindeki 5 yıllık
dönem boyunca, her 4 gebelikten neredeyse birinin düşükle, her 6 gebelikten
yaklaşık birinin ise isteyerek düşükle sonuçlandığı görülmektedir.
Gebeliğin ilk 20 haftasında kadınların %20-30 kadarında ağrı ve kramplar görülebilir;
bu kadınların %10-15'i gerçekten kendiliğinden düşük yapar. Kendiliğinden meydana
gelen düşüklerin %60'ında fetus ya yoktur ya da ileri derecede malformasyona
uğramıştır; %25-60 kadarında da yaşamla bağdaşmasına olanak bulunmayan kromozom
anomalileri söz konusudur. Kendiliğinden düşüklerin yaklaşık %85'i ilk 3 aylık
dönemde meydana gelmektedir. Erken dönemdeki düşükler, fetusu ilgilendiren sorunlar
nedeni ile gerçekleşirken, servikal yetmezlik, uterin şekil bozukluğu gibi anneye
bağlı nedenler ikinci 3 aylık dönemde düşüklere yol açmaktadır. ısteyerek düşükler,
istenmeyen gebeliklerin sonuçlarından biridir. ıstemeden ve planlamadan gebe
kalan bir kadın, bebeği dünyaya getirmemekte kesin kararlıysa, bu gebeliği sonlandırmak
amacıyla her çareye başvurmaktadır. Yasal, geleneksel, dini ya da ekonomik koşullar
ne olursa olsun; kadınların istemedikleri gebelikleri sonlandırmaya çalışması,
sağlıksız koşullarda yapılan düşükleri ve sonuçlarını ortaya çkarmaktadır. Sağlıksız
koşullarda sonlandırılan gebelikler, önemli bir kadın sağlığı sorunudur. Her
yıl 40-50 milyon gebeliğin düşükle sonlandığı tahmin edilmektedir. Bunların
20 milyonu sağlıksız koşullarda gerçekleşmekte, yüz binlerce ölüm ve sakatlıkla
sonuçlanmaktadır. Sağlıksız koşullarda düşük yapan kadınların %10-50'sinde komplikasyon
tedavisi gerekmektedir. En sık görülen komplikasyon, inkomplet abortus, sepsis,
hemoraji ve uterus perforasyonudur. Kronik komplikasyonları arasında ise, kronik
pelvik ağrı, pelvik enfeksiyonlar, adnekslerde yapışıklıklar, sekonder infertilite,
ektopik gebelikler, tekrarlayan kendiliğinden düşük riski, sonraki gebeliklerde
prematürite riski ve ruhsal sorunlar da sayılabilir. Sağlık risklerinin dışında,
gebeliği sonlandırmanın yoğun tartışmalara yol açan bir başka yönü, işlemin
bir doğum kontrol yöntemi olarak benimsenebilmesidir. Kendi sağlığını ya da
yaşayan diğer çocuklarının sağlığını korumak ve aile yaşam düzeyinin olumsuz
etkilenmesini önlemek için gebeliğini sonlandıran kadın, pek çok toplumda çoğunlukla
anlayış ile karşılanmaktadır. ısteyerek düşükler, bir çiftin çocuk istemeyişinin
en somut ifadesidir. Her iki eşin de rızasının gerekmesi nedeniyle, erkeklerin
sağlık kuruluşuna gelmesini ve eşi ile birlikte danışmanlık alması sağladığından
oldukça önemli bir fırsattır. Bu fırsat, kadınlara ve eşlerine aile planlaması
danışmanlığı verilerek değerlendirilmelidir. Türkiye'de 1998 yılında yapılan
TNSA'ya göre gebe kalan kadınların %66.4'ünün başka çocuk istemedikleri, son
5 yıl içinde doğum yapan kadınların %11.2'sinin bu gebeliğin zamanlamasının
uygun olmadığı ve isteyerek düşük hızının %14.5 olduğu saptanmıştır. Doğum ve
düşük sonrası kontraseptif yöntem danışmanlığı ve yöntem sunumuna önem verilmesi
ile bu sorun büyük ölçüde önlenebilir. Oysa, isteyerek düşük yapan kadınların
büyük çoğunluğu aile planlaması yöntemi kullanmaya karar verdiklerini söylerken,
bunların ancak %40'ı sağlık kuruluşundan yöntem alarak ayrılmaktadır. ısteyerek
düşük hizmeti veren sağlık kuruluşlarının tümünde aile planlaması hizmetlerinin
de sunulmaması,aile planlamasında "kaçırılmış fırsat" kavramını
ortaya çıkarmaktadır. İstenmeyen gebeliklerin önlenmesinde, isteyerek düşük
hizmeti verilirken aile planlamasında kaçırılmış fırsatların değerlendirilmesi
yaklaşımı önemli çözüm yollarından biridir.
İstenmeyen gebelikler, başlıca 2 önemli nedenle meydana gelir:
1) Kontraseptif yöntemlerin kullanılmaması
a) Aile planlaması ve yöntemleri hakkında doğru bilgi sahibi olunmaması
b) Ensest ilişki, tecavüz
c) Kişisel ve dini inanışlar
d) Gebelik riskleri hakkında yeterince bilgi sahibi olunmaması
e) Kadının karar verme hakkının oldukça sınırlı olması
2) Kontraseptif yöntemlerin başarısızlığı
a) Kullanıcıya ait nedenler
b) Yönteme ait nedenler
Dünyada insanların yaklaşık %60'ı modern kontraseptif yöntemlerle korunmaktadır.
Ancak, tahminen 350 milyon çiftin aile planlaması yöntemleri hakkında bilgi
sahibi olmadığı veya bu hizmetlere ulaşma yollarını bilmedikleri düşünülmektedir.
Buna karşılanamayan gereksinim (unmet need) denir. Demografik araştırmalar,
120 milyon çiftin çocuk sahibi olmak istemedikleri halde hiçbir kontraseptif
yöntem kullanmadıklarını göstermektedir. Bu gruba evli olmayıp cinsel aktif
olan bireylerde eklenebilir. Aile planlaması programlarının ihtiyaçlara cevap
vermemesi, kullanıcı merkezli olmaması, sınırlı danışmanlık hizmeti sunması,
gelişmelerin takip edilmemesi, işlemlerin uygulanmasındaki sorunlar ve aile
planlaması hizmetlerinin diğer üreme sağlığı hizmetlerine entegre olmaması sonucunda
milyonlarca insan, yaşlarına üreme hedeflerine, sağlık ihtiyaçlarına ve diğer
özelliklerine uygun aile planlaması yöntemlerini kullanmamaktadır.
Kontraseptif yöntem kullananlarda ise, kullanıcıya ve yönteme bağlı nedenlerle
gebelik meydana gelebilir. Hiçbir kontraseptif yöntem %100 koruyucu değildir.
Her yıl 8-10 milyon gebeliğin kontraseptif yöntemlerin başarısızlığı nedeniyle
meydana geldiği düşünülmektedir.
İstenmeyen gebeliklerin nedeni ne olursa olsun, sağlıksız koşullarda düşük ile
sonuçlandığında anne ölümlerinin %20-25'ini oluşturmaktadırlar. Dünyada, her
yıl 500 000'den fazla olan anne ölümlerinin önemli bir kısmından isteyerek düşüklerin
sorumlu olduğu bilinmektedir. Türkiye'de ise, 1997-1998 yılları arasında 53
ilin 615 hastanesinde gerçekleştirilen bir araştırmada, anne ölümlerinin %2.1'inin
isteyerek düşükler nedeni ile meydana geldiği saptanmıştır. Bu ölümlerden yarısının
kadın hastalıkları ve doğum uzmanının hastanede gerçekleştirdiği düşük vakaları
olması, özellikle, bir vakada uterus ve barsak perforasyonu gibi ciddi bir komplikasyon
gelişmesi hizmetin niteliği ile ilgili ciddi kuşkular akla ciddi kuşkular getirmektedir.
İsteyerek
düşük nedeniyle anne ölümlerinin diğer yarısı ise kadının kendi kendine müdahale
ederek düşük yapmaya çalışması sonucu meydana gelmiştir. Bu durum, 1983 yılından
beri yasal olmasına karşın hizmetlerin yaygın, ulaşılabilir ve kabul edilebilir
olmadıkça sorunun ülke düzeyinde çözümlenemeyeceğini göstermektedir. şili'de
yapılan bir araştırma, gebelik sonlandırılmasına bağlı anne ölümlerinin %90'ının
önlenebilir olduğunu göstermiştir. Gelişmiş ülkelerde, yasal isteyerek düşüklerde
ölüm olasılığı 100.000 isteyerek düşükte 0.6 olarak tespit edilmiştir. Sağlıklı
koşullarda, uygun teknoloji ile gerçekleştirilen gebeliği sonlandırma nedeniyle
meydana gelen ölümler, gebelik ve doğuma bağlı ölümlerle kıyaslanamayacak ölçüde,
çok daha azdır. ısteyerek düşüklerde, genel olarak 3 yöntem kullanılmaktadır.
1) Vajinal yolla yapılan cerrahi müdahaleler: Vakum aspirasyon, dilatasyon
küretaj, Karman aspirasyonu gibi.
2) Abdominal histerotomi
3) Tıbbi düşük: Luteolitikler, progesteron antagonistleri, prostoglandin
analogları. ya da intrauterin hipertonik salin, üre, prostoglandin analogları
verilerek uterin kontraksiyonların uyarılması.
Cerrahi Yöntemle Düşük
Gebelik süresine göre cerrahi yöntemle düşük yöntemi değişmektedir. Ancak, sıklıkla
kullanılan yöntemlerden biri, dilatasyon ve küretajdır. Servikal kanal 8,10,
12 ve 14 mm olan dilatörlerden biri ile genişletilerek uterus içine girilir
ve keskin metal bir küret ile konsepsiyon ürünleri boşaltılır. Servikal blok
ile yapılabildiği gibi genellikle genel anestezi altında gerçekleştirilmektedir.
ınkomplet abortusun, servikal yaralanmaların yanında bir sonraki gebelikte servikal
yetmezliğin, dilatasyon ve vakum aspirasyon yönteminden daha sık görüldüğünü
bildiren yayınlar bulunmaktadır.
Dilatasyon ve küretaj, yerini dilatasyon ve vakum aspirasyon yöntemine bırakmaktadır.
Ancak, 12-14 haftalık gebeliklerin sonlandırılmasında halen sıklıkla kullanılmaktadır.
Dilatasyon ve vakum aspirasyon yönteminin, 9-14 haftalık gebeliklerin sonlandırılmasında
etkiliği ve güvenli olduğu birçok araştırmada kanıtlanmıştır. Servikal kanalın
dilatasyonu, kanül ile sağlanır. Bu nedenle gebelik süresine bağlı olarak farklı
kanüller kullanılmaktadır. On haftalık gebeliklerde 8-10 mm.'lik kanüller kullanılırken
12 haftalık gebeliklerde ise 10-12 mm.'lik kanüller gerekmektedir. Lokal ya
da genel anestezi ile yapılabilir, ancak genellikle lokal anestezi ile tolere
edilebilir.
Karman ile aspirasyon yöntemi, menstruasyon kanamasının geciktiği durumlarda,
erken gebelik haftalarında başarı ile uygulanan bir yöntemdir. Menstruasyon
kanaması 14 günden az gecikmiş olan kadınlarda 4-6 mm'lik bir kanüle takılmış
50 mm'lik özel bir şırınga ile gerçekleştirilen işlemde uterus kavitesi aspire
edilir. Kanama miktarını da oldukça azaltan bu yöntemde genellikle servikal
kanalın dilatasyonu ve anestezi gerekmemektedir. Ancak, çoğunlukla, kadınların
tercihi nedeniyle paraservikal blok yapılır ya da analjezikler verilir. Komplikasyon
olarak görülen kanama ve enfeksiyonlar gebe olmayan kadınlarda gebelerden daha
fazla görülmektedir. Bu nedenle, gebelik testi yapılmasından sonra gebelere
uygulanması komplikasyon görülme sıklığını azaltmaktadır. Ancak, bu yöntem,
Bangladeş gibi, isteyerek düşüğün yasal olmadığı bazı ülkelerde, gebe olduğunu
düşünen ancak, gebelik testi yaptırmamış kadınlar tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır.
Cerrahi yöntemle düşüklerde, başarısızlık ve komplikasyonlar birçok faktöre
bağlıdır. Bunların başında, gebeliğin süresi, yöntemi uygulayan hekimin deneyimi,
kadının yaşı, paritesi, hemoglabinopatiler, kardiyak ve solunum hastalıkları,
diabet gibi hastalıklarının olması gelmektedir.
Tıbbi Düşük
Tıbbi düşük yöntemi dünyanın birçok ülkesinde cerrahi yöntem ile düşüğe alternatif
olarak kullanılan bir yöntemdir. Birçok preparatın farklı dozlarda, farklı yöntemlerle
uygulanması ile gebelik sonlandırıl-maktadır.
Gebelikte, büyüyen fetusu ve plasentayı barındırmak için uterus kavitesi büyür,
kasılmaz, serviks visköz bir mukus ile kapanır. Östrojen uterusun genişlemesinden
sorumlu olan hormondur. Progesteron ise, uterusun kasılmalarını engeller ve
servikal kanalın kapalı kalmasını sağlar. Konsepsiyondan sonra 35 günlük süre
içinde gebeliğin devamını sağlamak için gerekli olan bu iki hormon önceleri
korpus luteumdan salgılanırken trofoblastlar tarafından salgılanmaya başladıktan
sonra hızla artmaya başlarlar. Progesteron, miyometriyum hücrelerinin dış yüzeylerindeki
elektrik yükünü değiştirerek uterin kontraksiyonlar için stimulus eşiğini yükseltir.
Ayrıca, uterusun koordineli kasılmasını sağlayan miyometriyum hücreleri arasında
elektrik akımlarının geçtiği "gap junctionlardan" geçişi engeller.
Eğer progesteron düzeyi düşerse, desidua, fetal membranlarda ve servikste prostoglandin
ve sitokin yapımı aktive olur. Sonuçta, serviks yumuşar ve uterus kontraksiyonları
başlar.
Tıbbi düşük ile gebeliğin sonlandırılmasında kullanılan preparatlar şunlardır:
1) Prostoglandin analogları (Dinoprost, dinoprostone, carboprost, sulpostone,
gemeprost, meteneprost ve misoprostol)
2) Antiprogestojenler (Mifepriston, lilopriston ve onapriston)
3)Epostan
4)Oksitosin
5)Metotraksat
6)Hipertonik Ajanlar (Hipertonik salin ve hipertonik üre)
7)Etakridin laktat
8)Hidrofilik servikal dilatörler (Laminaria, lamicel, dilapan)
9)Servikal açcı araçlar (foley kateter, çift balonlu kateter)
Vajinal, rektal prostoglandin suppozituvarlarının kullanılması ya da oral, intravenöz
prostoglandin analoglarının verilmesi ile uterus kasılmalarını uyararak düşüğün
gerçekleşmesi sağlanmaktadır. Doğal prostoglandinler, PG2a ve PGE2,
menstruasyon, doğum gibi olaylarda uterin aktivitelerde önemli rol oynarlar.
PGE2, serviksi yumuşatır ve dilatasyonu kolaylaştırır. Her ikisinin
de düz kaslar, periferik vasküler sistem, bronşlar üzerinde etkisi bulunmaktadır.
Vazodilatasyon ve hipotansiyona neden olabildikleri gibi kusma ve diyare meydana
gelebilir. Ayrıca, PGF2a bronkospazma neden olabilmektedir. Prostoglandinler,
mikrogr/lt konsantrasyonlarında etkili olabilirler ve doku enzimleri tarafından
hızla yıkılırlar. Dinoprost, dinoprostone, carboprost, sulpostone, gemeprost,
meteneprost ve misoprostol isteyerek düşük için kullanılan prostoglandin analoglarıdır.
İlk olarak, 1960'lı yıllarda, dinoprost (PGF2a) ve dinoprostone (PGE2)
kullanılmaya başlanmıştır. Her ikisi de intravenöz, intra-amniotik ve ekstra-amniotik
olarak kullanılabilir. Kısa yarılanma ömürleri olmasının yanında ciddi yan etkilere
de neden olabilmektedirler. Bu nedenlerle, her iki ilacın da kullanımı yaygın
değildir. Carboprost, PGF2a olarak klinik kullanımda olan tek prostoglandin
analoğudur. Biyolojik etkileri 3-6 saat kadar sürer ve uterin kontraksiyonları
oluşturmada ve isteyerek düşükte oldukça etkilidir. Ancak, diğer prostoglandine
göre, daha fazla gastrointestinal yan etkilere neden olmaktadır. Sulproston,
intravenöz infüzyon ile verilebilen PGE2 analoğudur. Daha az gastrointestinal
yan etkilere sahip olmasına karşın nadir de olsa bazı vakalarda koroner spazm,
hipotansiyon ve myokardiyal infarktüs görülmesi nedeniyle kullanımı azalmıştır.
Gemeprost, PGE1 analoğudur. Sadece, vajinal yolla uygulanabilen preparatları
bulunmaktadır. Vajene uygulanmasından sonra 3-6 saat etkisi devam etmektedir.
Gastrointestinal yan etkileri carboprosta göre daha az sıklıkla olmasına ve
hiçkardiyak yan etki bildirilmemesine rağmen bazı kadınlarda, diyare ve bulantı
meydana gelmektedir. Gemeprost, tüm dünyada en yaygın kullanılan prostoglandin
analoğudur. Meteneprost ise, gemeprosta benzeyen bir PGE2 analoğudur.
Daha az etkili olması nedeniyle üzerinde araştırmalar devam etmektedir.
Mifepriston (RU 486), hem progesteron hem de glukokortikosteroid reseptörleri
bloke eden19-norsteroiddir. Oral olarak alındıktan 2 saat sonra en yüksek plazma
düzeyine çıkar. Yarılanma ömrü, 26-48 saat olan mifepristonun alınmasından 12
saat sonra uterin kontraksiyonlar başlar ve 36 saatte en yüksek düzeye çıkar.
Ancak, tek başına kullanıldığında %60-65 oranında etkili iken prostoglandin
analoglarından biri ile kullanıldığında başarı oranı artmaktadır. Mifepriston,
uterusu prostoglandin analoglarına karşı normalden 5 kat daha duyarlı hale getirmektedir.
Lilopriston, mifepristona yapısal olarak benzemesinin yanında isteyerek düşükte
de oldukça etkilidir. Onapriston ise, hayvan deneylerinde oldukça başarılı olmasına
rağmen gebeliği sonlandırma etkisi, insanlarda tam olarak kanıtlanmamış bir
antiprogesterondur.
Epostan, progesteron sentezinde önemli bir basamakta etkili olan 3b-hidroksisteroid
dehidrogenazı inhibe ederek etki gösterir. Oral olarak günde 4 kere, 200 mg.
7 gün boyunca alındığında, 56 günden kısa gebeliklerde düşük oranı %84 olarak
saptanmıştır. Prostoglandin analogları ile birlikte kullanıldığında, mifepriston
gibi gebeliği sonlandırmada başarı oranı artmaktadır. Epostan, düşük indüksiyonunda
kliniklerde henüz kullanılmamaktadır.
Oksitosin, intravenöz olarak verildiğinde, uterin kontraksiyonlarını başlatmaktadır.
Sentetik oksitosinin plazmada yarılanma süresi, 5-10 dakikadır. Servikal kanal
açıklığının düşük için yeterli olmadığı durumlarda uterin tonus çok artarak
rüptüre olabilir. Tek başına kullanıldığında, başarısızlığın yüksek olması nedeniyle
uygulanmasından önce prostoglandin analogları verilerek uterus kaslarının kasılma
eşik düzeyleri düşürülür. En önemli yan etkisi, anti-diürezdir. Kalıcı beyin
hasarı ve ölüm gerçekleşen vakalar bildirilmiştir.
Folik asit antimetaboliti olan ve kanser tedavisinde kullanılan metotreksatın
da vajinal ve oral formları tıbbi düşük için halen bazı kliniklerde kullanılmaktadır.
Eskiden daha sık kullanılan yöntemlerden biri olan amniyon kesesi içine hipertonik
tuzlu su solüsyonu verilmesi, ozmotik dengenin bozularak amniyon, koriyon ve
fetal yüzeylerin nekroze olmasına neden olmaktadır. Sıklıkla, 200 ml su içine
40 gr sodyum klorid karıştırılarak uygulanan yöntemde daha fazla sodyum klorid
kullanılması etkililiği artırmadığı gibi ciddi yan etkilerin meydana gelmesine
de neden olmaktadır. Uterus kontraksiyonları 5-10 saatte başlar ve yaklaşık
35 saatin sonunda gebelik sonlanır. Uterus içine verilen diğer bir madde de,
gebeliğin yaklaşık 100 saatte sonlanmasını sağlayan hipertonik üredir.
Etakridin laktat, zayıf antiseptik özellikleri olan akridin boyadır. Servikal
kanaldan uterus içine verildiğinde, endojen prostoglandin yapımını artırmasının
yanında desidua ve fetal membranlar da kimyasal hasar yaparak gebeliğin sonlanmasını
sağlamaktadır. İnsanlarda toksisitesinin olmadığını gösteren araştırmaların
olmasına rağmen hayvanlarda akut toksik reaksiyonlar olması düşündürücüdür.
Hidrofilik servikal dilatörler ve servikal açcı araçlar serviksin açlmasını
sağlaması ile, bazılarında ise, beraberinde prostoglandin analogları kullanılarak
gebeliği sonlandırmaktadırlar.
Son yıllarda yapılan çalışmalarla, progesteron antagonistleri ve bu preparatların
prostoglandin analogları ile birlikte kullanılması tıbbi düşüklerin etkililiğini
artırmasının yanında yan etkileri de azaltmıştır. özellikle mifepristonun, 1980'li
yılların başında Fransa'da bulunması ve gemeprost, misoprostol gibi prostoglandin
analogları ile birlikte yapılan araştırmalar sonucunda 1988 yılında Fransa'da,
1991 yılında ıngiltere'de, 1992 yılında ısveç'te ve Almanya'da ruhsatlı olarak
kullanılmaya başlanmıştır. Tablo I'de farklı tıbbi düşük yöntemleri ile
gerçekleştirilmiş araştırmaların başarı oranları gösterilmektedir. Tabloda,
özellikle, mifepriston ile prostoglandin analoglarının birlikte kullanıldığı
araştırmalar özetlenmiştir.
Mifepriston ile prostoglandin analoglarının kullanıldığı tıbbi düşük yönteminin
1. günü mifepriston 200-600 mg oral tablet alınması ile gebelik sona ermektedir.
Mifepriston alımından 48 saat sonra bir prostoglandin analoğunun (misoprostol,
gemeprost gibi) kadına oral veya vajinal olarak verilmesi ile gebelik materyallerinin
dışarı atılarak düşüğün tamamlanması sağlanır. Ancak, kadının 15. günde kontrol
muayenesi (gerekirse tetkik) düşüğün tamamlanıp tamamlanmadığına karar verilmesi,
eğer tamamlanmamışsa cerrahi yöntem ile gebeliğin sonlandırılması gerekmektedir.
Tıbbi düşük yaptırmak amacıyla, mifepriston verildikten yaklaşık 48 saat sonra
kadınların %55'inde kanama başlamaktadır. Bu kanamaların %9 kadarı aşırı kanamadır
(kadının normal adet kanamasından daha fazla miktarda).
Misoprostol verildikten 4 saat sonra kadınların %96'sında kanama görülmektedir
ve bu kanamaların %9 kadarı aşırı kanamadır. Sadece kadınların %0.7'sinde kanama
nedeniyle kan transfüzyonu veya küretaj gibi müdahale yöntemleri gerekli olmaktadır.
Kanama, genellikle, prostoglandin analoglarının verilmesinden birkaç saat sonra
başlamaktadır. Genellikle, kadınlarda tıbbi düşüğe bağlı kanama, 12 gün sürmektedir.
Kanama miktarı, gebelik süresine bağlıdır. Yapılan araştırmalarda, mifepriston
ve prostoglandin dozuna bağlı olmadığı saptanmıştır. Bir araştırmada, kan kaybı
miktarının ortancası 74 ml, alt ve üst sınırları 14-512 ml olarak bulunmuştur.
DSÖ'nün yaptığı çok merkezli bir araştırmada, ortalama hemoglobin konsantrasyonundaki
düşüş 0.3 gr/dl olarak saptanmıştır. Ancak, 63 güne kadar gebeliklerin sonlandırıldığı
İngiltere araştırmasında, hemoglobin düzeyindeki düşüşün 2-4 gr/dl olduğu belirlenmiştir.
A.B.D.'de 2000 yılında yayınlanan, 212 kadının 6 hafta boyunca izlem kartları
doldurması yöntemiyle yapılan, bir araştırmada ise, tıbbi düşük yönteminde ortalama
14 gün, cerrahi yöntemle düşükte ise ortalama 9 gün kanama sürmektedir. Lekelenme
ise, her iki grupta benzerlik göstermekte ve yaklaşık 10 gün daha devam etmektedir.
Tablo I. Farklı Tıbbi Düşük Yöntemleri ile Gerçekleştirilmiş Araştırmaların
Başarı Oranları
| Araştırmacı ve Yılı
|
Gebelik Süresi Tıbbi
|
Düşük Yöntemi |
Kişi Sayısı |
Başarı Oranı (%)
|
| Winikoff - 1997 |
<=56 gün |
600 mg oral mifepriston,
48 saat sonra 400 mikrogr oral misoprostol |
799 |
90.1 |
| Baird - 1995 |
<= 63 gün |
200 mg oral mifepriston,
48 saat sonra 600 mikrogr oral misoprostol |
386 |
94.6 |
| Baird - 1995 |
<= 63 gün |
200 mg oral mifepriston,
48 saat sonra 0.5 mg vajinal gemeprost |
391 |
96.7 |
| Peyron - 1993 |
<= 49 gün |
600 mg oral mifepriston,
48 saat sonra
400 mikrogr oral misoprostol |
488 |
96.9 |
| Peyron - 1993 |
<= 49 gün |
600 mg oral mifepriston,
48 saat sonra
400 mikrogr oral misoprostol 4 saat sonra
200 mikrogro oral misoprostol |
390 |
98.7 |
| McKinley - 1993 |
<= 63 gün |
200 mg oral mifepriston,
48 saat sonra
600 mikrogr oral misoprostol |
110 |
93.6 |
Tablo II. Çin ve Küba'da İsteyerek Düşük Yapan Kadınlarda Mifepriston
ile Tıbbi Düşük ve
Cerrahi Yöntem Sonrası Gözlenen Belirtiler (1991-1993)
|
Tıbbi Düşük % |
Cerrahi Yöntemle
Düşük% |
| Çin |
Başarısızlık
|
8.6 |
0.4 |
| Bulantı |
55.1 |
10.0 |
| Kanama |
Lekelenme (adet kanamasından
az)
|
92.9 |
95.5 |
| Normal (adet kanamasına
benzer) |
97.0 |
61.1 |
| Aşırı (adet kanamasından
fazla) |
52.2 |
4.2 |
Ağrı
|
60.3 |
36.0 |
| Küba
|
Başarısızlık
|
16.0 |
4.0 |
| Bulantı |
70.4 |
19.2 |
| Kanama |
Lekelenme (adet kanamasından
az)
|
84.0 |
79.1 |
| Normal (adet kanamasına
benzer) |
90.0 |
65.4 |
| Aşırı (adet kanamasından
fazla) |
77.6 |
16.5 |
Ağrı
|
89.2 |
65.4 |
Ağrı, tıbbi düşüğün diğer etkisidir. Mifepriston verilmesinden sonra ilk 48
saatte, az sayıda kadın ağrıdan şikayet etmektedir. Ancak, çoğunlukla, prostoglandin
analogları verildikten sonra, ağrı başlamaktadır. Genellikle nulliparlar ve
önceden dismenore hikayesi olan kadınlar, daha fazla ağrıdan şikayet etmekte,
hatta ağrı kesici olarak narkotik analjeziklerin kullanılması gerekmektedir.
Tıbbi düşük sırasında, kadınların %40'ı analjezik almaya gerek duymazken, %30'unun
basit ve düşük doz analjeziklerle ağrısı geçmekte; ancak %30'unun pethidine,
dihydrocodeine gibi narkotik analjeziklere ihtiyaç duyduğu belirtilmektedir.
Mifepristona bağlı yan etki olarak, baş ağrısı, bulantı, kusma, halsizlik, deri
döküntüleri gözlenebilir. Misoprostole bağlı ise; ishal, bulantı, kusma, vagal
belirtiler (sıcak basması, titreme, baş ağrısı gibi) ve nadiren de hipertermi
bildirilmiştir. Prostaglandinlerin alınmasından yaklaşık 4 saat sonra kadınların
%60-70'inde, ilk 24 saatte ise %85'inde düşük gerçekleşmektedir. Kadınların
%95'inde ise 7 gün içinde düşük tamamlanmaktadır. Tıbbi düşük yapan kadınların
%0.5-1'inde aşırı kanamayı kontrol altına almak için cerrahi müdahaleye gerek
duyulmaktadır. Kadınların %2-3'ünde lekelenmenin devam etmesi, inkomplet abortusu
düşündüren belirtiler olması gibi nedenlerle elektif cerrahi müdahale yapılmaktadır.
Birçok ülkede yapılan çalışmalarda, vakaların %0.5-10'inde gebeliğin devam ettiği
belirlenmiştir. Bu başarısızlığın altında yatan nedenlerin araştırılması gerekmektedir.
Mifepriston dozu, progesteron reseptör sayısı, prostoglandin tipi ve dozu başarısızlığa
neden olan faktörler arasında düşünülmektedir.
Çin ve Küba'da 1991-1993 yılları arasında gerçekleştirilen, son adet tarihi
üzerinden 56 günden az süre geçmiş olan 1373 kadının dahil edildiği bir araştırmada,
600 mg mifepriston ile 400 mikrogr misoprostolun kullanıldığı tıbbi düşük yöntemi
ile cerrahi yöntemle düşük karşılaştırılmıştır Bu araştırmada, isteyerek düşük
uygulandıktan sonra gözlenen belirtiler Tablo II'de gösterilmektedir.
Bu konuda yapılmış birçok araştırmayı derleyen bir yazıda, mifepriston ve prostoglandin
analoğu kombine edildiğinde, düşüğün komplikasyonsuz olarak tamamlanma oranı
%93.7 olarak hesaplanmıştır. Mifepriston ve misoprostol kombine edildiğinde;
bu oran, ortalama %95'e çıkmaktadır. Aynı derlemede, mifepriston dozunun azaltılmasının
(600 mg'dan 200 mg'a düşürülmesi) tıbbi düşüğün başarıyla tamamlanmasını etkilemediğinin
de üzerinde durulmuştur. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, bu sonucu desteklemektedir.
A.B.D.'nde 2000 kadın üzerinde yapılan ve 1998 yayınlanan bir araştırmaya göre,
yöntemin etkililiğinin %98.2 olduğu saptanmıştır ve kadınların büyük bir kısmı
yöntemden memnun kaldıklarını ifade etmişlerdir. Hatta, tıbbi düşük yönteminden
memnun olan kadınların içinde, bu yöntemle düşüğü tamamlanmamış kadınlar da
bulunmaktadır. A.B.D, Çin, Tunus, Vietnam gibi birçok ülkede yapılan çalışmalarda,
kadınların tıbbi düşük yönteminden memnun kalma nedenleri arasında; cerrahi
işlem ve anestezinin risklerinin olmaması, daha "doğal" bir yöntem
gibi görülmesi (sanki adet kanaması başka bir nedenle bir süre geciktikten sonra
başlamış gibi) cerrahi yöntemle düşükten daha az ağrı ve kramplara neden olması,
kolay, hızlı, klinikte daha az süre geçirilmesi, kişiye özel, kontrolün elinde
olduğunu hissetme gibi özellikler belirtilmiştir. Bu araştırmalarda memnun kalmama
nedenleri ise, düşüğün tamamlanması için bekleme süresinin olması, kliniğe en
az 3 kere gidilmesi, ağrı, kramplar ve kanama olarak saptanmıştır.
Vietnam ve
Tunus'ta son adet tarihi üzerinden 56 günden kısa süre geçmiş olan kadınlarda
200 mg mifepriston ve 400 mikrogr misoprostol ile gerçekleştirilen araştırmalarda,
başarı yüzdeleri, Vietnam'da %92.9, Tunus'ta %91.2 olarak saptanmıştır. Tunus
araştırmasında, tıbbi düşük yönteminin en iyi yanları olarak %50.0'si hızlı,
kolay ve basit, %18.8'i anestezi alınmaması, %12.2'si düşüğün evde gerçekleşmesi,
%12.2'si cerrahi yöntem olmaması, %10.0'u ise daha güvenli olmasını ifade etmişlerdir.
Vietnam'da ise, %25.4'ü daha sağlıklı olduğunu, %15.7'si etkiliğini, %10.8'i
hızlı, kolay ve basit olmasını, %78'i cerrahi yöntem olmamasını, %10.0'u ise
daha güvenli olmasını tıbbi düşük yönteminin iyi özellikleri olarak belirtmişlerdir.
Kötü yanları soruduğunda, Vietnam'da kadınların %55.3'ü, Tunus'ta %37.4'ü hiçbir
kötü özelliği olmadığını belirtirken, ağrı, kanama, düşüğü bekleme, başarısız
olma korkusu tıbbi düşüğün kötü özellikleri olarak belirtilmiştir.
KAYNAKLAR
1. Fathalla MF, Reproductive Health In World: Two Decades of Progress And The
Challenge Ahead, Khanna J, Van Look PFA, Griffin PD, (Eds), In: Reproductive
Health: A key to a brighter future Biennial Report 1990-1991 Special 20th
anniversary issue, Geneva, World Health Organisation, 1992; pp 3-32.
2. Medical Abortion Meeting Women's NeedsPopulation Council October 1999.
3. ıstenmeyen Gebelikler ve Düşüklerin Kadın Sağlığına Etkisi, özaydın N, Akın
A, Sağlık ve Toplum 8 yıl Sayı: 3-4, Temmuz-Aralık 1998: 55-61.
4. Kontraseptif Yöntemler. Hatcher R, Kowal D, Trussell J. 1990 74-83.
5. Halk Sağlığı Temel Bilgiler Bertan M., Güler ç. 1995: 117-157.
6. T.C. Sağlık Bakanlığı Ana çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü
Nüfus Planlaması Hizmetleri Hakkında Kanun, Tüzük ve Yönetmelikler, 2827 sayılı
Resmi Gazete, Sayı: 18059 Mayıs 1983.
7. Induced Abortion In Turkey, Mother Health, Family Planning Services And Induced
Abortion In Turkey, Results Of Advanced Analysis of 1993. Ergör G., Akın A.
DHS, Calverton, Maryland: Ministry of Health (Turkey) Macro International Inc;
pp: 105-128.
8. 1998 Türkiye Sağlık ve Nüfus Araştırması.
9. Medical Abortion With Mifepristone And Misoprostol: Frequently Asked Questions
How The Drug Works Population Council, New York, May, 1998.
10. A Clinical Guide For Contraception, Second Edition, Williams and Wilkins,
Baltimore, MA, 1996; pp: 353.
11. Early Pregnancy Termination With Mifepristone And Misoprostol In The United
States Spitz I M, Bardin C W, The New England Journal Of Medicine 338: 1241-1247,
(April 30) 1998.
12. Mifepristone-Misoprostol Medical Abortion Simplifying Regimen Ellertson
C, Winikoff B, Elul B, Population Council, New York 6 Feb 1998 Protocol 205
approved on October, 1997 by the Population Council Institutional Review Board.
13. Rasyonel Tedavi Yönünden Klinik Farmakoloji Beşinci baskı Oğuz Kayaalp,
sayfa: 2697-2698, 2793-2798.
14. Vaginal Misoprostol Administered At Home After Mifepristone For Abortion
Eric A., Schaff MD, Lisa S., et al The Journal of Family Planning Practise 44,
4; 1997: 353-359.
15. Trends Since 1989, In France Of Induced Abortions By Mifepristone Combined
With Prostoglandin Analogue, Contracept Aubeny E, Fertile Sex 1997 Oct; 25 (10):
777-781.
16. Medical Abortion In Early Pregnancy: A Review of Evidence Grimes DA, Obst
& Gynecology 89, 5; 1997: part 1.
17. Blood Loss With Mifepristone-Misoprostol Abortion: Measures From A Trial
In China, Cuba And India Harper C., et al. Population Council.
18. Termination Of Pregnancy With Reduced Doses Of Mifepristone WHO, Task Force,
BMJ Volume: 307 (6903), 1993: Pp 537.
19. Gebelik Anomalileri ve Komplikasyonları In: The Merck Manual Of Diagnosis
And Therapy Ed Berkow R., 1987 1290-1292.
20. Henshaw KS., Morrow E. Induced Abortion: A World Review. 1990 Supplement
The Alan Guttmacher Institute, 1990.
21. Mundigo AL., Mortality And Morbidity Due To Induced Abortion In: Boerma
JT (Ed) Measurement Of Maternal And Child Mortality, Morbidity And Health Care
IUSSP Ordino, Belgium, 1993: 201-224. h. ışkence veya diğer zulüm, insanlık
dışı ve alçaltıcı muamele ve cezalara maruz kalmama hakkı (Madde39)
ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİ
Dr. Aslıhan Coşkun*
* Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp
Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi.
Dr. M. Koray Gümüş**
** Intern Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı.
Dr. A. Cevat Tanalp**
** Intern Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi; bütün dünya çocuklarının hem
sivil hem de politik alanda ekonomik, sosyal ve kültürel haklarını ortaya koyan
en geniş uluslararası kabul görmüş, yasal bağlayıcılığı olan tek uygulamalı
uluslararası insan hakları çalışmasıdır.
Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde
kabul edildikten sonra; 26 Ocak 1990 tarihinde imzaya açılmış, 2 Eylül 1990
tarihinde de yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, sözleşmeyi 14 Eylül 1990 tarihinde 43. ülke olarak imzalamış; imzası
sırasındaki çekince bildiriminde, sözleşmenin 17., 29. ve 30. maddelerini T.C.
Anayasası ve Lozan Antlaşması'na uygun olarak yorumlayıp uygulama hakkını saklı
tuttuğunu ifade etmiştir.
Söz konusu maddelerdeki "azınlık" sıfatı, sadece uluslararası antlaşmalarla
kendilerine bu nitelik tanınan topluluklara aittir. Sözleşme, 27 Ocak 1995 gün
ve 22184 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş; 4058 sayılı yasa
ile "Çocuk Hakları Sözleşmesi İç Hukuku Kuralı"na dönüşmüştür. Sözleşmenin
Türkiye'de uygulanmasından sorumlu koordinatör kuruluş olarak ise; Sosyal Hizmetler
ve Çocuk Esirgeme Kurumu görevlendirilmiştir.
Sözleşmeye katılan devletler, çocuk hakları konusunda uzman olan bir komiteye
antlaşmanın hükümlerine tam uygunluk sağlama konusunda attıkları adımlarla ilgili
düzenli rapor verirler. Çocuk Hakları Sözleşmesi 54 maddeden oluşur. Sözleşmenin
içeriği özetle şu başlıklar altında toplanabilir:
Genel Prensipler:
a. Fark gözetmeme (Madde 2)
b Çocuğun yüksek yararı (Madde 3)
c. Yaşama, hayatta kalma ve gelişme hakkı (Madde 6)
d. Çocuğun görüşlerine saygı (Madde 12)
Sivil Haklar ve Özgürlükler:
a. Adı ve milliyeti (Madde 7)
b. Kimliğin korunması (Madde 8)
c. İfade özgürlüğü (Madde 13)
d. Doğru bilgiye ulaşma (Madde 17)
e. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü (Madde 14)
f. Barışçıl toplantı yapma ve örgütlenme özgürlüğü (Madde 15)
g. Gizliliğin korunması (Madde 16)
h. İşkence veya diğer zulüm, insanlık dışı ve alçaltıcı muamele ve cezalara
maruz kalmama hakkı (Madde 39)
Aile çevresi ve Alternatif Bakım:
a. Ebeveyn Rehberliği (Madde 5)
b. Ebeveynin Sorumlulukları (Madde 18)
c. Ebeveynden ayrılma (Madde 9)
d. Ailenin yeniden birleştirilmesi (Madde 10) çocuk için nafakanın iyileştirilmesi
(Madde 27)
e. Çocuğun aile ortamından yoksun bırakılması (Madde 20)
f. Evlatlık edinme (Madde 21)
g. Kanuna aykırı nakletme, kaçrma (Madde 11)
h. Fiziksel ve psikolojik iyileştirme ve sosyal bütünlük bakımından istismar
ve ihmal (Madde 39)
i. Bir yere yerleştirilenlerin periyodik kontrolü (Madde 25)
Temel Sağlık ve Refah:
a. Hayatın devamı ve gelişimi (Madde 6)
b. özürlü çocuklar (Madde 23)
c. Sağlık ve sağlık hizmetleri (Madde 24)
d. Sosyal güvenlik ve çocuk bakım servisleri olanakları (Madde 18 ve
26)
e. Yaşam standardı (Madde 27)
Eğitim ve Kültüreel Etkinlikler:
a. Mesleki eğitim ve rehberliğe dayalı eğitim (Madde 28)
b. Eğitimin amaçları (Madde 29)
c. Boş vakitleri değerlendirme, eğlence ve kültürel etkinlikler (Madde
31)
Özel Koruma önlemleri:
a. Tehlike altındaki çocuklar
i) Mülteci çocuklar
ii) Silahlı çatışmadaki çocuklar (Madde 38)
iii) Rehabilitasyon (Madde 39)
b. Kanun ile çatışan çocuklar
i)Çocuk yargılanmasının yöntemi
(Madde 40)
ii)Özgürlüğünden yoksun bırakılan
çocuklar, tutuklama,hapis ve koruma
evlerine yerleştirme işlemleri (Madde 37)
iii) ölüm cezasının yasaklanması (Madde 37)
c.İstismara uğrayan çocuklar
i)çocuk işçiliğini içeren ekonomik
sömürü (Madde 32)
ii)ılaç-uyuşturucu bağımlılığı (Madde 33)
iii)Cinsel istismar ve kötüye kullanma
(Madde 34)
iv)çocuk satışı, trafiği ve çocuk
kaçrma (Madde 35)
Çocuk Hakları Sözleşmesi'ne Neden Gerek Duyuldu?
Çocukların haklarına ait özel maddelerin birçoğu insan hakları sözleşmesinde
yer almaktadır. Öyleyse,uluslararası yasalarla bağlayıcılığı olan böyle bir
sözleşmeye neden gerek duyulmuştur?
• Çocuk, farklı sorunları olan, özel ilgiye, korunmaya, yönlendirilmeye ihtiyaç
duyan bir varlıktır.
• Doğum sonrasında olduğu gibi, doğum öncesinde de özel bir güvenceye ve korunmaya
gereksinim duyar.
• Sağlık ölçütleri göstermektedir ki; halen dünyanın birçok yerinde bebek ölüm
hızları yüksek, sağlık hizmetleri yetersizdir. Hala pek çok çocuk, önlenebilir
hastalıklar yüzünden hayatını kaybetmektedir. Malnütrisyon halen ortadan kaldırılamamıştır.
Temiz su kaynaklarına ulaşım ve arıtma tesisleri bazı bölgeler için lüks sayılmaktayken,
sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise çevre kirliliği, özellikle çocuk
sağlığını ciddi boyutlarda tehdit eder hale gelmiştir.
• Dünyanın birçok yerinde etnik azınlıkların, kız çocuklarının ve engellilerin
eğitim alma hak ve imkanları ya çok kısıtlıdır ya da hiç yoktur.
• Milyonlarca çocuk sokak şiddetine, madde kullanımına, cinsel istismara maruz
kalmakta, dünya genelinde hali hazırda 500 milyon çocuk işçi olarak çalışmaktadır.
• Dünyanın bazı yerlerinde okul çağındaki çocuklar askere alınmakta, zorla savaşmak
zorunda bırakılmakta, hapse atılmakta ve her türlü yasal güvenceden mahrum bırakılmaktadır.
Görüldüğü üzere; bu temel gereksinim ve haklardan mahrum bırakılan çocukların
sorumluluk sahibi, üretken ve başkalarının haklarına saygı gösteren erişkinlere
dönüşmesi beklenemez.
İşte; Çocuk Hakları Sözleşmesi de bu temel gereksinimlerin karşılanması için
oluşturulmuştur.
Çocuklar her durumda korunmalı ve her koşulda yetişkinlerden daha özel olarak
ele alınmalıdır. "Çocuk sevgisi, insan için ihtiyaçtır" diyen Atatürk'ün
çocuklara karşı duyduğu bu sevgiyi ve taşıdığı ümidi ulus olarak iyi anlamak;
onlara karşı üzerimize düşen görev ve sorumluluklarımızın farkında olmak, geleceğin
Türkiye'sinin sahiplerini sağlıklı, eğitimli, mutlu bireyler olarak görmek bugün
hepimizin hedefi olmalıdır.
TRAFİK KAZALARININ NEDENLERİ
Dr. Nurdoğdu Güngör*
* Uzman Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
Dr. Nesrin Çilingiroğlu**
** Doç. Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk
Sağlığı Anabilim Dalı, Öğretim Üyesi.
Zamanımızın gerek yaya, gerek sürücü olarak önemli bir bölümünü kaplayan trafik;
kuralları, içerdiği insan ilişkileri ve sonuçlarıyla da hayatımızı etkilemektedir.
Sayısı ve hızı artan motorlu araçlar yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olurken,
birçok insanın yaşamına son vermekte, kişileri sakat bırakmakta; büyük parasal
kayıba neden olmaktadır1. Trafik kazaları, Türkiye'de olduğu gibi
dünyada da ölümlere, geçici ve kalıcı sakatlıklara, iş gücü ve maddi hasarlara
neden olması ve ulusal gelir kaybına yol açması nedeniyle önemli bir toplum
sağlığı sorunudur. Genelde trafik kazalarında etken olan faktörleri şu başlıklar
altında toplamak mümkündür2.
1- İnsan faktörü
2- Yol ve trafik yoğunluğu faktörü
3- Araçdonanım faktörü
4- Coğrafi ve iklimsel faktör
Türkiye'de trafik kazalarını oluşumunda rol alan etkenlerin dağılımına bakıldığında;
şoförün %77.6, yayanın %18.3, aracın %3.6, yolcunu %0.5 oranında kazaya neden
olduğu görülmektedir
3. Bu faktörler aşağıda irdelenmiştir.
1-İnsan
faktörü: Trafik kazalarında rol alan insan faktörü başlığı; sürücüleri, yolcuları,
yayaları ve trafik polislerini kapsar. Ancak bunlar arasında en önemli pay sürücülere
aittir.
Sürücülerin kişisel özellikleri olan yaş, cinsiyet, nedeni durum, sağlık
durumu, alışkanlıkları, tecrübe ve çalışma koşulları, fiziksel özellikleri, güvenlik
önlemlerine uymaları; kazaların oluşumunda önemli rol oynamaktadır.
Yorgunluğun verdiği güçsüzlük ile görüş ve gördüğünü kavrama yetisinin azalması,
stres veya kızgınlık gibi şoförün ruh halini olumsuz yönde etkileyecek psikolojik
faktörler, kullandığı ilaçlar ve egzos gazları da şoförün performansını düşürmektedir.
Şoförü, trafik kazasına sürükleyen aşırı hız, yakından izleme, uykusuzluk, kurallara
uymamak gibi çeşitli nedenler, temelde bilgisizliğe dayanmaktadır
3.
Bunların yanı sıra, alkollü araçkullanmanın olumsuz etkileri de göz ardı edilmemelidir.
Bütün sosyal olaylarda olduğu gibi trafik de, kendi başına bir olay olmayıp, toplumsal
yapının bir göstergesidir. Trafik sorunlarını giderilmesi, altta yatan sosyal
nedenlerin değişmesine bağlıdır. Sosyal yapı bir bütündür ve onun her organı birbiri
ile bağlantı halindedir. Başta; eğitim olmak üzere çarpık kentleşme, sağlık, gelir
dağılımı, güvenlik gibi diğer konulara çözüm getirilmediği sürece trafik sorunu
da kendi başına düzelemez
4.
Sosyal yapıdaki iyileşmeler kadar,
kültürel değerlerin de toplumsal yapıdaki önemi unutulmamalıdır.
Ankara Trafik
Denetleme şube Müdürlüğü'nden alınan bilgilere göre, 2000 yılı ilk 10 aylık dönemde
trafik kazalarına neden olan ilk on sürücü kusuru şöyle sıralanmaktadır:
1-Arkadan çarpma: %24.04
2-Doğrultu değiştirme manevralarında yanlış yapma: %20.51 3- Park için
ayrılmış yerlerde veya taşıt yolu dışında kurallara uygun olarak park etmiş
araca çarpma: %12.98
4- Kavşaklarda geçiş önceliğine uymama: %10.87
5- Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama: %6.92
6- Şeride tecavüz etme: %4.49
7- Kırmızı ışık, trafik işaret ve levhalarına riayet etmeme: %3.37
8- İkiden fazla şeritli yollarda karşı yönden gelen şeridi ihlal: %2.67
9- 'Taşıt giremez' trafik işaretlerine riayet etmeme
10- Geçme yasağı olan yerlerde geçme
Bütün ülkede 1984 yılında sürücü hatalarının trafik kazalarındaki oranı %73 iken,
2000 yılında %97'e çıkmıştır5. Şoförlerin bu kusurları işlemesindeki temel nedenin,
trafik kuralları ve araç kullanma ile ilgili bilgilerinde eksiklik ve eğitimsizlik
olduğu söylenebilir. Türkiye'de 1998 yılında trafik kazalarına neden olan kişilerin
%44.82'sinin ilkokul, %14.07'sinin ortaokul, %22.88'inin lise ve yalnızca %12.96'sının
yüksekokul mezunu olduğu saptanmıştır6.
Türkiye'de sürücü belgesi olan 12 081 231 şoförün 6 885 280'i (%56.99) özel sürücü
kurslarında eğitim görmüştür7. Ancak bu sürücü kurslarının verdiği eğitimin kalitesi
ve yeterliliği de tartışma konusudur. Ehliyet almanın kolaylaştırılması ve yaygınlaştırılması
ile birlikte, 1980 yılında ehliyet sahibi kişi sayısının toplam nüfusa oranı %5.9
iken, 1995 yılında bu oran %15'e ulaşmıştır7.
Eğitim eksikliğinin yanı sıra, alkollü araç kullanmanın olumsuz etkileri de göz
ardı edilmemelidir. Alkole bağlı ölümlerin yaklaşık %59'si trafik kazaları, intihar
ve cinayetlerden olmaktadır. Kazaya uğrama riski hiç alkol almamış kişiyle kıyaslandığında
alkol düzeyi 100mg/dl olan kişide 33 kat; 2000 mg/dl olan kişide ise yaklaşık
80 kat daha fazla olmaktadır8. Trafik kazası yapma olasılığı kan alkol konsantrasyona
bağlı olarak eksponensiyel olarak artar. Amerikan literatüründe alkollü içki kültüründe
ve klinikte alınan içki miktarı, içki (drink) birimi ile ifade edilir. Bir içki
13-15 gr saf etil alkole eşdeğer içki miktarıdır. Buna göre rakının 30ml'si şarabın
120ml'si veya biranın 360 ml'si bir içki sayılır. Alkollü içkilerde ortalama etil
alkol miktarı şöyledir: Bira %4.5, Şarap %12-13, Rakı %45, viski %45-50. Alkol
hızla ve tam olarak emilir. Alındıktan 5 dakika sonra alkol kanda görülür. Maksimum
konsantrasyona 40-60 dakikada erişir9.
Dünya Trafik Kontrol Komitesi'nin yaptığı bir buçuk aylık bir araştırmada sonuçlar,
kazaların %15 oranında insanın isteyerek aldığı alkolden dolayı geliştiği yolundadır10.
Dünya istatistiklerinde, ölümle sonuçlanan trafik kazalarında %49, tüm kazalarda
%40 oranında alkol alımı sorumlu görülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı
araştırmalarda, vücutta binde 5 oranındaki alkolün dahi reaksiyon becerisini azalttığı
belirtilmektedir. şoförün tecrübesi ne kadar fazla olursa olsun, alkol kişinin
cesaretini artırır; fakat kararını, koordinasyonunu, reflekslerini bozar ve onu
asgari derecede yavaşlatır. şoförün öldüğü kazaların %50-55'inde, şoförün kanındaki
alkol miktarının %1-4 arasında olduğu tespit edilmiştir
10.
1000cc bira,
90cc ağır içki (bir buçuk duble rakı, viski, votka vb.) kan alkol seviyesini %0.05
üzerine, yani kanda yasal olarak yasak seviyede tehlikeli alkol yükselmesine neden
olmaktadır. Alkolün tehlikesi, alkolün alım hızıyla ve içen kişiye göre değişmekle
beraber en az 2 saat devam etmektedir
10.
Normal bir kimsede saatte
ortalama 150 mg/kg alkol metabolize edilmektedir. Bu, 70 kg bir erişkinde saatte
yaklaşık 11 gr yıkıldığını göstermektedir. Buna göre normal bir erişkin, yarı
yarıya sulandırılmış rakının 50 ml'sini bir saatte inaktive edebilir
9.
Böylece iki şişe bira veya iki duble viski 2 saat içinde zararsız duruma gelebilmektedir.
Bir saatte 65 kg'lık bir kadın 13.4 cc, erkek ise 13 cc alkol yakabilir. Buna
göre sağlam bir insan 100-150 cc alkolü (3 litre bira, 6-7 duble rakı veya viskiyi)
ancak 10-12 saatte okside ederek zararsız hale getirebilir
11.
Alkolün
ve taşıt kullanmanın çağımızda birçok kişinin günlük yaşamına girmesi nedeniyle,
alkollü iken taşıt kullanmaya bağlı kazalar önemli bir sosyal sorun oluşturur.
Taşıt kullanamayacak kadar sarhoş olmanın sınırını, sarhoşluğun hafif kademesinde
psikolojik testler veya basit nörolojik muayenelerle saptanmaya olanak yoktur.
Bu sınırın yasal olarak saptanması birçok ülkede kanda alkol konsantrasyonunun
ölçülmesi ile yapılır. Buna olanak yoksa; nefeste veya idrarda alkol ölçümü yapılır
9.
Kandaki alkol 100 cc'deki alkol olarak değerlendirilir. Bu, promil olarak adlandırılır
11.
Türkiye'de 16.06.1985 gün ve 18786 sayılı resmi gazetede yayımlanan Karayolları
Trafik Yönetmeliğinin 110. Maddesine göre sürücülerin kanında 50 mg/ 100 ml (0.5
promil) sınırını aşamayacak kadar alkollü içki almalarına müsaade edilir. Ticari
araçsürücüleri için ise 0.0 promil olması gerekmektedir
9.
Alkolün şoför
üzerindeki olumsuz etkileri, bu derece açk ve net iken, 1998 yılı boyunca alkollü
yakalananların toplam 11141 sürücüden, 323'ünün ticari oto sürücüsü olması ve
bu 323 sürücüden 61'inin (%18.9) ticari taksi sürücüsü olması, taksi şoförlerinin
bu konudaki eğitim düzeyleri, tutum ve davranışlarının önemli bir göstergesidir
12.
Günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan trafiğin düzenlenmesi ve trafik kazalarının
önlenmesi amacıyla, Türkiye'de trafik hizmetleri ilk kez 1953'de kurumlaştırılmış,
18.10.1983'te halen yürürlükte olan 2918 sayılı Karayolu Trafik Kanunu kabul edilmiştir
13.
2-Yol ve trafik yoğunluğu faktörü: Kazalara neden olan yol faktörü istatistiklere
oldukça az yansımaktadır. Bunun nedeni, kaza sonunda rapor verenlerin ve karar
vericilerin bu konuda bilgi eksiklikler olabilir. Aynı şekilde, yayaların kara
yollarını kullanımına yönelik kısıtlayıcı mekanizmalar getirilir, yaya kusurları
olarak belirtilen trafik kaza nedenleri en az düzeye indirilebilir14.
Trafiğin akışı için önemli olan yol özellikleri; yol düzeni, kalitesi, işaret
ve uyarıcı levhalar ve trafik yüküdür. Ankara'daki şehirleşme, ulaşım ağı ile
uyuşmamaktadır. Kent içi yollarda, ana arterler, iç yollar ve çevre yolları üzerinde
sayıları gittikçe artan otobüs, minibüs, dolmuş, taksi ve özel arabalar, iyi kurulmamış
ve üstelik yanlış kullanılan bu yol ağı içinde, ulaşım sorununu başkentin en önemli
sorunu haline getirmişlerdir. Trafiğin gün içindeki zamanı da, trafiğin yoğunluğu
ve şoför performansını da etkileyerek trafik kazalarında rol oynar.
3- Araç ve donanım faktörü: Aracın tipi, yaşı ve bakım sıklığı, ayarlarının
tam ve doğru olarak yapılıp yapılmaması, meydana gelebilecek kaza sayısını etkilediği
kadar, kazanın sonucunu ve ortaya çıkabilecek can, mal kaybı veya yaralanma olaylarının
sıklığını da etkiler. Aracın bulunduğu durum, şoförün çalışma koşullarını doğrudan
etkilemektedir. Örneğin, ateşlemesi iyi olmayan ya da karbüratörü doğru ayarlanmamış
olan bir taşıtta, benzinin tam olarak yanmayışından çok miktarda karbon monoksit
(CO) çıkar. Rengi, tadı ve kokusu olmayan CO, az miktarlarda bile öldürücü olabilir.
Bir yerde CO bulunuşu, şoförde sıkıntı hissi, dalgınlık, birden terleme, baş ağrısı,
uyku hali, baş dönmesi ya da bulantı yaratabilir3.
4- Coğrafi ve iklim ile ilgili faktörler: Mevsim özellikleri ve kar, yağmur,
sis gibi hava durumu faktörleri trafik kazalarında önemli rol oynar2.
KAYNAKLAR
1. Ege, R: Trafik Kazaları ve Trafik Tıbbı, Ankara 1997, sayfa-3.
2. Bir Mola Yerinde Mola Veren Kamyon/Tır Şoförlerinin Çalışma Düzeni
ve Kaza Kanunundaki Yaklaşımları, H.Ü.T.F. Halk Sağlığı ABD, Ankara, 1997.
3. Özbek, N: Trafik Güvenliği ve Şoför, Ankara, 1975.
4. Gülersoy, Ç: Trafik Sorunumuz Üstüne Düşünceler, İstanbul, 1970, sayfa-48.
5. T.B.M.M. 28.06.2000 tarihli 121,122 ve 123ncü birleşimlerin meclis
tutanakları.
6. Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik İstatistik Yıllığı, 1998.
7. Yiğit Işık, İ: Türkiye'deki Trafik Kazalarına Bir Yorum: Otobüs ve
Kamyon Şoförlerinin Mesafe ve Hız Algılama Yetenekleri arasındaki Fark, Türk
Psikoloji Bülteni, 2 (5), 56-59.
8. Herkes İçin Sağlık Hedefleri 2000.Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Belgesi
Orifisi, Kopenhagen, 1986, s.39
9. Kayaalp, O: Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbi Farmakoloji, 1995, Cilt
2, s.1924-1930.
10. Güzeloğlu, Hüseyin: Trafik Kazalarının Bazı Nedenleri, 1970.
11. Ege, R: Trafik Kazaları ve Trafik Tıbbı, Ankara, 1997, sayfa 63-65.
12. Ankara Trafik Denetleme Şb. Müd. İstatistik Büro Amirliği Kayıtları.
13.Ege, R: Trafik Kazaları ve Trafik Tıbbi, Ankara, 1997, s.2.
14.Tezcan, S: Trafik Kazaları, Yol Durumu ve Sağlık İlişkisi, International
Public Health Congress, 'Health 21 in Action', October, İstanbul.
Entre Nous, Policy and Practice, No.43-44, Summer/Autumn 1999, Page 7
YOKSULLUĞU AZALTMAK İÇİN ÜREME SAĞLIĞINI HEDEFLEMEK
Dünya Sağlık örgütü Avrupa Bölgesi Ofisi'nde,
Kadın ve üreme Sağlığı konusunda bölge danışmanı olan Dr. Joe Kasonde ile yoksulluk
ve sağlık konusunda bir görüşme yapılmıştır. özellikle, Dr. Kasonde'nin üreme
sağlığını hedeflemenin neden ve nasıl yoksulluğu azaltacağı konusundaki düşüncelerini
öğrenmek amaçlanmıştır. Yoksulluğu hedefleyerek üreme sağlığının geliştirilmesi
de mümkün olduğu halde, Dr. Kasonde yoksulluğu azaltmak için üreme sağlığını hedefleyen
uygulamaları savunmaktadır.
Orta ve Doğu Avrupa'da sağlık, ekonomik gelişmeyi
artırma ve yoksulluğu azaltma çabalarında en önemli hedeftir. Gayri Safi Milli
Hasıla'nın azalması ve sağlık harcamalarında artış, birçok ülke tarafından (örneğin,
Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya ve Polonya) yaşanmış ve bu durum, 1989'dan sonraki
yıllarda kıt kaynaklara olan talebin artışı ve azalan verimlilik nedeniyle yoksullukla
sonuçlanmıştır. Bu duruma, "kadın ve üreme sağlıksızlığının" katkıları, özellikle,
önemlidir. Bu ülkelerde, beslenme düzeylerinde bir düşüş ile anne ölümlerinde
ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların yaygınlaşmasında bir artış görülmüştür.
Bundan dolayı, uzun vadede üreme sağlığını hedef almak, sosyoekonomik gelişmeyi
başarmak için en emin yoldur ve bu ulusal sağlık maliyetlerini düşürerek ve daha
sağlıklı bir nüfus elde etmenin yolu olacaktır.
Beslenme
Beslenme ekonomik yoksunluğun ilk
kurbanıdır. özellikle, Orta Asya Cumhuriyetleri'nde
beslenme yetersizliği ve kansızlık oldukça yaygındır.
örneğin, özbekistan'da, özellikle, kadınları etkileyen
gittikçe artan bir yoksulluk vardır. Gıda çok pahalıdır ve
az bulunmaktadır. Bu da, özellikle, gebe kadınları
risk altında bırakmaktadır. Sonuçolarak, bu durum
onların çalışma kapasitelerini düşürmesinin yanı
sıra hastalığa karşı savunmasız hale getirmektedir.
Anne ölümleri
Anne ölümleri, ekonomik geçiş
süresince artmıştır. Ermenistan'da 1997 yılında yapılan
üreme Sağlığı Araştırması'nda, yüksek maliyetin
bazı kadınları doğum hizmetlerini kullanma
oranlarını düşürdüğü bulunmuştur. Kadınların yaklaşık
%5'i bundan sonraki doğumlarını evde
gerçekleştirmeyi tercih edeceklerini ifade etmişlerdir. Buna
benzer veriler, başka ülkelerde de saptanmıştır.
örneğin, Nijerya'da Yapısal Düzenleme Programı'nın
bir parçası olarak gösterilen hastane
maliyetleri kadınların sağlık hizmetlerinden
faydalanma oranlarını azaltmış ve bu da anne ölümlerinde
artışa neden olmuştur.
Düşükler
Düşüklerdeki komplikasyonlar, anne ölümlerinin en önemli nedenlerindendir. Ama
sağlıksız düşüklerden dolayı ölümler uygun önlemlerle hala azaltılabilir veya
yok edilebilir. Romanya'da 1989 ve 1996 yılları arasında anne ölümleri ile ilgili
yapılan bir çalışma, anne ölümlerinde 7 misli bir azalma olduğunu göstermiştir
ki; bu azalmanın %95'i düşüklerden kaynaklanan ölümlerdedir. Bu da, güvenli
düşüğün önemini göstermektedir. Bunun tersi bir sonuç ise, Kazakistan'da gözlenmiştir.
Düşük komplikasyonlarından dolayı meydana gelen ölümlerin oranı yasal olmayan
uygulamalar ve kadınların doktorların talep ettiği kanuni olmayan ücretleri
ödemelerinden dolayı yüksek kalmıştır. Yoksul kadınlar kontraseptif alamadıkları
için, düşüğe başvurmaktadırlar.
Enfeksiyonlar
Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların yaygınlaşması, birçok Orta ve Doğu Avrupa
ülkelerinde görüldüğü üzere yoksullukla birlikte artmıştır. Eski Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetleri Birliği Ülkeleri'nin bazılarında sfiliz vakaları, 1990 yılında,
her yüz kişide 5-15 iken, 1995 yılında, 15-30 kat artmıştır. Aynı faktörler,
HIV/AIDS'in yayılmasını da etkileyecektir. Bu durum, sağlık hizmetleri konusunda
daha çok harcama gerektirdiği için ekonominin üstünde daha büyük bir etkisi
olacaktır.
Sonuç olarak, şu çok belirgindir ki; son 10 yılda Orta ve Doğu Avrupa'da sağlık
hizmetlerinde ve sağlık koşullarındaki düşüşün, ekonomik gerilemeye neden olmuştur.
Bu sonucun, önemli bir kısmı "üreme sağlıksızlığına" dayandırılabilir.
Şu söylenebilir ki; ekonomik gerilemeyi tersine çevirmek için, bir strateji
de, üreme sağlığı hizmetlerine ulaşılabilirliliği artırma ve hizmet kalitesini
yükseltme yoluyla üreme sağlığını geliştirmeye yatırım yapmaktır.
Zuhal Güngör
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Entre Nous, Policy and Practice, No. 43-44, Summer/Autumn 1999, p: 12
DİKKATİ ÇEKEN GÜRCİSTAN
Gürcistan, batısında Karadeniz, kuzey ve doğusunda Rusya ve güneyinde Türkiye,
Azerbeycan ve Ermenistan ile çevrilidir. Ülkenin yüzölçümü 69000 km2'dir ve
başkenti Tiflis'tir. Resmi dili Gürcüce olmasına rağmen Rusça'da birçok insan
tarafından konuşulmaktadır. Ülkedeki ana din Gürcü ortodoks olmasına rağmen
müslüman bir azınlık da vardır.
Gürcistan'da kadınların üreme sağlığı ile ilgili bazı sorunlara dikkatlerin
çekilmesi gerekmektedir. Doğurganlığın düzenlenmesinde isteyerek düşükler esas
yöntem olarak kullanılmaktadır. Sıklıkla, bu düşükler güvenli olmayan koşullarda
yapılmaktadır. UNFPA'nın 1992 yılında uyguladığı bir projeden, bu zamana kadar
bu oranda önemli bir düşme kaydedilmiştir. Sonuçta, 1992 yılında her doğurgan
1000 kadında 41.1'den 1995 yılında 24.0'a düşmüştür. Sonuç olarak, Gürcistan'da
modern ve güvenilir kontraseptiflere ulaşmada ve malzeme sağlanmasında sıkıntılar
vardır. Kontraseptif kullanımı bugünlerde artmaktadır. UNFPA ve IPPF, klinikler
aracılığıyla dağıtılan kontraseptifleri temin etmektedirler. Ayrıca Gürcistan
çok yüksek anne ölüm hızına sahiptir ve bu yükselmeye devam etmektedir. Anne
ölüm hızı, 1990 yılında, her canlı 100000 doğumda 20.5'dir. Bu hız, 1995 yılında
hızlı bir şekilde her canlı 100000 doğumda 46.8'e yükselmiştir.
Kadın Sağlığı
(Dünya Sağlık örgütü) dergisinde, 1995 yılında, Gürcistan'da anne ölümlerinin
%96'sının doğrudan gebelik ve doğumla ilgili problemlerden olduğu belirtilmiştir.
Hastaneler yoğun bakım ünitelerinden, yeterli ekipmandan, anestezi servislerinden
yoksundur ve personelin profesyonellik seviyesi yetersiz düzeydedir. Doğumlarda,
doktorların acil durumlar için gerekli temel kaynakları (gerekli ilaçlar, cerrahi
ekipmanlar) yoktur. Bu problemler, ayrıca yüksek bebek ölüm hızlarına neden
olmaktadır. Burada modern ekipmanların ve kaliteli neonatolojist eksikliği vardır.
Ayrıca, yeterli sayıda sezaryen üniteleri bulunmamaktadır ve 1994 yılında bütün
doğumların sadece %4'ü sezaryen ile sonuçlanmıştır. Nufusun genelinin aile planlaması,
üreme sağlığı, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, HIV/AIDS vs. gibi konularda
çok az bilgisi vardır. Gürcistan yeni bağımsızlığna kavuşan ülkeler arasında
en yüksek cinsel yolla bulaşan hastalıklar sıklığı olan ülkedir. Burada ayrıca
enfeksiyonlardan dolayı en yüksek infertilite oranının olduğu ülkedir. Hizmet
sunucular, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonları nasıl önleyecekleri ve teşhis
edecekleri konusunda çok az bilgileri sahibidirler. Onların üreme sağlığı ve
aile planlaması yönetimleri konusunda çok az tecrübeleri vardır. Bütün bu konular
UNFPA projesinin uygulanmasıyla ele alınmıştır. Projenin ana amaçları aşağıdaki
gibi belirlenmiştir:
1. KAPS (bilgi, tutum ve hizmet) araştırması geliştirmek
2. Sağlık Bakanlığı ile bir ulusal üreme sağlığı programı geliştirmek
ve uygulamak
3. Sağlık Bakanlığı'na yönetim bilgi sistemini uygulaması konusunda yardımcı
olmak
4. Sağlık Bakanlığına üreme sağlığı ve aile planlaması hizmetlerine ulaşımı
yaygınlaştırmak için yardımcı olmak
Faaliyetler "Ulusal Aile Planlaması Forumu" ile başlamıştır. Bu forum, konuşma
ve seminerlere dayandırılmamıştır fakat, özellikle, adolesanlar olmak üzere aile
planlaması, kontraseptif, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, HIV/AIDS ve eğitim
konusunda tüm nüfusa ulaşması hedeflenmiştir. Forum çok başarılı olmuş, medya
ve politikacılar tarafından gündeme getirilmiştir. Toplam 160 doktor ve 145 ebe
1997 ve 1999 yılları arasında eğitilmiştir. 1999 yılının sonu itibarıyle 40 doktor
ve 30 ebenin daha eğitilmesi planlanmaktadır. Bilgi, eğitim, iletişim, halk sağlığı
yönetimi ve istatistik konusunda yardım sağlanmıştır. Kontraseptifler, UNFPA'den
temin edilmiştir ve proje kapsamında kurulan 5 bölgesel ve 43 Üreme Sağlığı ve
Aile Planlaması Merkezi'nde dağıtılmıştır. 1999 yılı sonu itibariyle 12 adet daha
merkez kurulması planlanmaktadır. Tıbbi ekipmanlar ulaşmış ve bugünlerde dağıtılmaktadır.
Bilgi, eğitim ve iletişim çok önemli bir rol oynamaktadır, televizyon ve radyo
klipleri, gazete ve magazin makaleleri, 5 eğitim/bilgi broşürleri (herbirinden
100000 kopya olmak üzere) dağıtılmış, telefon acil hattı kurulmuş ve özel eğitim
programları ve seminerler verilmektedir. Projenin 1999 yılının sonuna kadar uzatılmasına
karar verilmiştir. Daha sonraki projelerde aşağıdaki gibi saptanmıştır:
1. Dünya Sağlık Örgütü'nün danışmanlığında yeni bir KAPS araştırması
yapılmalıdır.
2. Bir ulusal üreme sağlığı programı geliştiril-mektedir ve Bakanlığın
oluşturduğu bu program değerlendirilmelidir. Aynı zamanda bilgi, eğitim ve
iletişim tamalayıcılarıda bu programın içinde olmalıdır.
3. Yönetim Bilgi sistemleri daha kapsamlı çalışılmalıdır.
4. Aile Planlaması ve Üreme Sağlığı hizmetleri yaygınlaştırılmalı ve
ulaşılabilir olmalıdır.
Gürcistan
| Değişkenler |
Eski veriler |
Güncel veriler |
| Tahmini nüfus (milyon)
|
5.4 (1994) |
5.5 (1995) |
| HDI değeri |
0.747 (1992) |
0.645 (1993) |
| HDI sırası |
66 (1992) |
101 (1993) |
| Gayrı Safi Milli Hasıla
US$ (kişi başına) |
850 (1992) |
363 (1994) |
| Doğurgan yaştaki kadınlar
(15-49 yaş) |
1.34 milyon (1991)
|
1.33 milyon (1992) |
| Toplam doğurganlık
oranı (her bir kadın için) |
2.2 (1994) |
Veri yok |
| Anne ölüm oranı (her
100000 canlı doğumda) |
20.5 (1990) |
46.8 (1995) |
| Perinatal ölüm hızı
(her 1000 doğumda) |
Veri yok |
18.24 (1995) |
| Bebek ölüm oranı (her
1000 canlı doğumda) |
16 (1994) |
21.4 (1995) |
| Kullanılan kontraseptif
yöntem |
RİA Kondom, |
RİA |
| Kontraseptif kullanma
oranı |
%19 (1992) |
Veri yok |
| Kontraseptif seçim
indeksi |
Veri yok |
50.0 / iyi |
| Düşük oranı (her 1000
kadın 15-49 yaş) |
41.1 (1992) |
24.0 (1995) |
| Düşük: doğum oranı<
20 yaş |
Veri yok |
Veri yok |
| Düşük: doğum oranı
20-34 yaş |
Veri yok |
Veri yok |
| Düşük: doğum oranı
35 yaş üstü |
Veri yok |
Veri yok |
| Düşük: doğum oranı,
bütün yaşlar |
0.59: 1 (1994) |
0.59: 1 (1995) |
| Doğum oranı (her 1000)
|
Veri yok |
11.8 (1992) |
|
Düşüklerden dolayı anne ölümleri (her 100000 canlı doğumda) |
%10 (1993) |
%3.3 (1995) |
| Bağışıklama oranı |
Veri yok |
(1995): |
| Difteri-Tetanoz/Boğmaca |
|
%92 / %89 |
| Kızamık/Çocuk felci/Tüberküloz |
|
%84 / %95 / %86 |
| CYBE/AIDS oranı |
Resmi kayıtlarda 3
AIDS vakası (1995) |
Resmi kayıtlarda 22
AIDS vakası (1998) |
Zuhal GÜNGÖR
Hacettepe Üniversitesi
Halk Sağlığı Anabilim Dalı