Hacettepe Universitesi

Yıl 22 • Nisan 2001 • Sayı 2

İÇİNDEKİLER

- KAN YOLUYLA BULAŞAN HASTALIKLARDAN KORUNMADA
FARKLI BİR HEDEF GRUP İÇİN EĞİTİM PROGRAMI

- TÜRKİYE'DE AKADEMİK DÜZEYDE KADINA YÖNELİK KURUMSALLAŞMA
- KADIN, ÇEVRE VE SAĞLIK İLİŞKİSİ
- TÜRKİYE'DE TRAFİK SORUNU
- TİFO AŞILARI
- DOĞURGANLIK ÇAĞINDAKİ EVLİ KADINLARDA KONTRASEPTİF ETKİLİLİĞİ ÜZERİNE MÜDAHALENİN ETKİSİ

KAN YOLUYLA BULAŞAN HASTALIKLARDAN KORUNMADA
FARKLI BİR HEDEF GRUP İÇİN
EĞİTİM PROGRAMI

Dr. Sarp ÜNER*
* Arş. Gör., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı, Anabilim Dalı, Ankara Sağlık Müdürlüğü, Eski Sağlık Müdür Yardımcısı.
Dr. Şevkat B. ÖZVARIŞ**
* Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.


GİRİŞ
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 1998 raporuna göre; AIDS 20 yıllık bir süre içinde on milyonlarca insanı etkileyen küresel bir problem haline gelmiştir. Bugün AIDS dünyanın her bölgesinde görülmektedir1. DSÖ Aralık 1998 verilerine göre dünyada 33.4 milyon HIV/AIDS'li kişi yaşamaktadır. Epideminin başından itibaren 14 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiştir. 1998 yılı içinde 5,8 milyon yeni vaka bildirilmiş olup bu sayılara günde 16000, dakikada 11 yeni vaka ilave olmaktadır2. DSÖ tahminlerine göre dünyada 1999 yılındaki yaklaşık 56 milyon ölümün %4.8'i (2673000) HIV/AIDS'e bağlıdır. HIV/AIDS nedeni ile olan ölümlerin %80'den fazlası Afrika ülkelerinde meydana gelmiştir3. Türkiye'de ise Sağlık Bakanlığı'nın 30 Haziran 2001 verilerine göre 1246 HIV/AIDS vakası vardır. Bunların 391'i AIDS vakası, 855'i ise taşıyıcıdır. Bu sayıların gerçekleri yansıtmadığı düşünülmektedir. Yayılma yollarının özelliği, hastalığın asemptomatik geçen uzun bir döneminin olması ve tanı koymanın kan testleri dışında mümkün olmaması HIV/AIDS'de vakaların giderek artmasına neden olmaktadır4
Bunun yanı sıra, Hepatit B virüsü (HBV) enfeksiyonu da küresel bir sorundur. Dünya nüfusunun %66'sı enfeksiyon sıklığının yüksek olduğu bölgelerde yaşamaktadır. Bütün dünyada 2 milyonu aşkın insanda geçmişteki ya da bugünkü HBV kanıtları görülmektedir1. Bugün bütün dünya nüfusunun yaklaşık %5'inde HBV taşıyıcılığı söz konusu olduğu varsayılmakta ve HBV taşıyıcılarının sayısının 350 milyon civarında olduğu kabul edilmektedir. Her yıl 1-2 milyon kişi doğrudan HBV enfeksiyonu ve komplikasyonlarına bağlı olarak yaşamını yitirmektedir.
Gelişmiş batı ülkelerinde taşıyıcılık sıklığı %1'den düşüktür, buna karşı gelişmekte olan bazı ülkelerde %20'yi geçmektedir. Türkiye'de farklı merkezlerde yapılan çalışmalarda, HBV taşıyıcılığı %4-15 arasında bulunmuştur. Dolayısı ile her 10-20 kişiden birinin HBV taşıyıcısı olma riski vardır5.
İlk kez 1989'da tanımlanan Hepatit C virüsü (HCV) de bugün büyük bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. DSÖ, dünya nüfusunun %3'ünde HCV enfeksiyonu bulunduğunu tahmin etmektedir. Başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere, birçok ülke çalışmasında HCV prevalansının HIV'den çok daha fazla olduğunu belirtmektedir1. Amerika Birleşik Devletleri'indeki (ABD) Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi'nin (CDC) sürveyans verilerine göre ABD nüfusunun %1.8'i (3.9 milyon) HCV ile infektedir. Bu kişiler arasında damariçi ilaç kullananlar %38, şüpheli cinsel temas öyküsü olanlar %10, kan nakli yapılanlar %4, mesleki maruziyet %2 ve hemodiyaliz sonucu bulaşma %1 olarak belirlenmiştir. Bulaşma yolu saptanamayan vakalar ile düşük sosyoekonomik seviye arasında bir ilişki saptanmıştır6.
Son yıllarda, bütün dünyada AIDS hastalığına verilen büyük önem nedeniyle Hepatit B enfeksiyonunun yeteri kadar önemsenmediği düşüncesi ile sık sık Hepatit B enfeksiyonu ile AIDS arasında karşılaştırmalar yapılmaktadır. Bu karşılaştırmalara bakıldığında; HIV enfeksiyonu için gerekli kan miktarı 0.1 ml iken HBV için 0.00004 ml kan yeterli olmaktadır. Enfekte iğne ile yaralanmada enfeksiyon riskinde HIV'de %0.5 iken HBV'de %7-30 arasındadır. Mesleksel nedenle enfekte olan kişi sayısına bakıldığında; 1993 yılına kadar HIV ile enfekte olan 152 olgu olmasına rağmen bu sayı HBV'de yıllık 30000 dolayındadır. Sonuç olarak; gerek dünyadaki olgu ve taşıyıcı sayıları gerekse bulaşma riskinin yüksekliği nedeni ile Hepatit B enfeksiyonun daha önemli bir sağlık sorunu olduğu söylenmektedir7. HCV enfeksiyonu Hepatit B ya da HIV kadar kolay bulaşmamaktadır. Ancak hastalığın %50-80'inde kronik karaciğer hastalıklarına yol açabilmesi, bunun da uzun dönemli sekelleri, bu hastalığı önemli bir halk sağlığı sorunu haline getirmektedir1.

Kan yoluyla bulaşan hastalıklar açısından bulaştırma riski taşıyan vücut sıvıları; kan, genital sekresyonlar, plevra, perikard, periton, serebrospinal, sinovyal ve amniyon sıvılarıdır. Buna karşın gayta, idrar, tükürük, balgam, burun sekresyonları ve kusma materyali gözle görünür miktarda kan içermedikleri takdirde bulaştırma riski taşımazlar.
1987 yılında CDC tarafından HIV bulaşmasını önlemek için önerilen yöntemler "evrensel önlemler" olarak bilinmektedir ve günümüzde kan yoluyla bulaşan bütün enfeksiyonlardan korunmada yaygın bir şekilde kabul görmektedir. Bu önlemlerden bazıları manikür-pedikür, epilasyon, tıraş vb. işlemleri nedeniyle kan ile temas halinde olan kuaför, güzellik salonu çalışanları ve berberler için de geçerlidir. Evrensel önlemler şöyle özetlenebilir5:

  • Kan ve diğer vücut sıvıları potansiyel olarak enfekte kabul edilmelidir.
  • Kan ve diğer sıvılarla mukoza ve sağlam olmayan deriyle, temas riski olduğu zaman eldiven kullanılmalıdır.
  • İşlemlerden önce ve sonra mutlaka eller yıkanmalıdır.
    Kuaför, berber ve güzellik salonlarında çalışanlar kişisel hijyenlerine, çalışma aletlerinin dekontaminasyon, dezenfeksiyon ve sterilizasyonlarına, atıkların yok edilmesi ve çalışma ortamının temizliğine gereken önemi vermezlerse; müşterilerine ve kendilerine bazı hastalıkları bulaştırmaları kaçınılmaz olur. Buradan yola çıkarak, kuaför, berber ve güzellik salonlarında çalışanlara yönelik, kan yoluyla bulaşan hastalıkların önlenmesi konusunda bir eğitim programı geliştirmesinin yararlı olacağı düşünülmüştür. Program geliştirmede izlenen yol aşağıda sunulmuştur.

    İHTİYAÇ SAPTAMA
    İhtiyaç saptama çalışması için öncelikle bu konuda literatür taraması yapılmış ve özellikle Türkiye'de yapılan çalışmalar incelenmiştir. Fırat üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada, araştırma yapılan bölgedeki kuaförlerin büyük oranda AIDS hastalığını diğer hastalıklara nazaran daha iyi bildikleri, ancak bilgilerin yetersiz olduğu belirlenmiştir. çalışmada, kuaförlerin kan ile kontamine olmuş kesici ve delici aletlerini değiştirdikleri veya dezenfekte ettikleri gözlenmiştir8.
    Ankara'da kuaför ve güzellik salonlarında manikür-pedikür ve epilasyon uygulayan personelin HIV/AIDS konusunda bilgi ve tutumlarını inceleyen bir araştırmanın sonuçlarına göre, bu kişilerin HIV/AIDS'in bulaşma yolları ve korunmaya ilişkin bilgilerinin istenen düzeyde olmadığı ve eğitim almak istedikleri, ayrıca kullanılan aletlerin dezenfeksiyon ve sterilizasyonlarının yetersiz olduğu sonucuna varılmıştır9.
    Ankara Sağlık Müdürlüğü tarafından kuaför, berber ve güzellik salonunda çalışanlar için "kan yoluyla bulaşan hastalıklar ve bunların bulaşmasını önleme yolları" konusunda bir ön bilgilendirme ve motivasyon toplantısı düzenlenmiştir. Bu toplantının başlangıcında kuaför salonlarında çalışanların mesleklerini icra ederken kendilerine veya müşterilere bulaştırabilecekleri hastalıklar konusundaki bilgi düzeylerini belirlemek için anket uygulanmıştır.

    Toplantıya katılan 42 kişinin %26.2'si ilkokul, %47.6'sı ortaokul mezunu iken lise mezunu %26.2'dir. Katılımcıların % 38.1'i berberde ve %52.4'ü kuaförde çalışırken, güzellik salonunda çalışanlar sadece %9.5'dir.
    Çalışanların işyerlerinden bulaşabilecek hastalıklarla ilgili verdikleri yanıtlarda, Hepatit B'nin işyerlerinde bulaşabileceğini bilmeyenler, bu konuda "fikrim yok" diyenlerle birlikte %38.1 iken AIDS için bu %42.9'dur (Tablo I). Katılımcıların ellerini yıkama sıklığına göre dağılımına bakıldığında işlemden önce ve sonra el yıkayanlar %54.8 iken geri kalan %45.2 düzensiz olarak ellerini yıkamaktadır (Şekil 1).

    Tablo I: Toplantıya Katılan Kuaför, Berber ve Güzellik Salonunda Çalışanların İşyerlerinden Bulaşabilecek Hastalıklarla İlgili Görüşlerinin
    Yüzde Dağılımı (n=42) (Ankara 1999)


    Hastalık Bulaşır

    Bulaşmaz

    Fikrim Yok
    Sarılık 61.9 16.7 21.4
    AIDS 57.1 23.8 19.1
    Mantar 71.4 14.3 14.3
    Kanser 4.8 59.5 35.7
    Bit 78.6 9.5 11.9
    Saçkıran 59.5 26.2 14.3
    Deri Hastalıkları 78.6 9.5 11.9

    Şekil 1. Toplantıya Katılan Kuaför, Berber ve Güzellik Salonunda Çalışanların Ellerini Yıkama Sıklığının
    Yüzde Dağılımı (Ankara, 1999)

    Çalışanların gerektiğinde eldiven kullanma durumuna verdikleri yanıtlar incelenmiş ve toplantıya katılanların %23.0'ünün eldiven kullanma alışkanlığının olmadığı saptanmıştır. Çalışanların kullandığı aletleri steril hale getirme yöntemleri incelenmiş, %42.9 ile "Kolonya/alkol ile silme" en yüksek, sterilizatör kullanımı %26.2 ile ikinci sırada bulunmuştur (Şekil 2).

    Şekil 2.Toplantıya Katılan Kuaför, Berber, ve Güzellik Salonunda Çalışanların Kullandığı Aletleri Steril Hale Getirme Yöntemleri Yüzde Dağılımı(Ankara, 1999)

    Katılımcıların saç, sakal, tırnak gibi organik atıkların imha şekillerine verdikleri yanıtların %90.5'inde atıkların diğer çöplerle birlikte atıldıkları tespit edilmiştir. Toplantıya katılanlar tıraş bıçağı ve epilasyon iğneleri gibi kesici aletleri %89.7 (şekil 3) ve pamuk, tampon, gaz bezi, ağda vb. atıkları %85.4 diğer çöplerle birlikte atmaktadırlar. Yapılan bir çalışmada kuaför, berber ve güzellik salonlarında çalışan 138 kişinin %45.7'sinin mesleki anlamda HIV/AIDS ve Hepatit B gibi kan yoluyla bulaşan hastalıklar açısından risk grubu olduklarını bilmedikleri ve sadece %4.4'ünün Hepatit B aşısı yaptırdıkları ve eldiven, maske kullanımına gereken önemi vermedikleri, gerektiği kadar el yıkamadıkları ve kullandıkları aletler için uygulanan enfeksiyonu önleme işlemlerinin yeterince güvenilir olmadığı görülmüştür10.

    Şekil 3. Toplantıya Katılan Kuaför, Berber ve Güzellik Salonunda Çalışanların Traş Bıçağı ve Epilasyon İğnleri Gibi Kesicic Aletleri İmha Şekillerinin Yüzde Dağılımı,(Ankara, 1999)

    Yukarıda sözü edilen ihtiyaç saptama çalışmasının sonunda, kuaför salonlarında çalışanlara yönelik aşağıda ayrıntılandırılmış olan, "kan yoluyla bulaşan hastalıklardan korunma" konusunda bir sağlık eğitim programı geliştirilmiştir.

    EĞİTİM PROGRAMI
    A) Amaç
    Katılımcılar, kan yoluyla bulaşan hastalıkların neler olduğunu, bu hastalıkların çalışanlara ve müşterilere bulaşmasının nasıl engellenebileceğini söyleyebilecekler, çalışma ortamında, enfeksiyonun önlenmesi işlemlerini standart işlem basamaklarına11 göre uygulayabilmeleridir.
    B) Öğrenim Hedefleri
    Bu amaca ulaşmak için katılımcılar;
    1. Kan yoluyla bulaşan hastalıkların isimlerini söyleyebilmeli,
    2. Kan yoluyla bulaşan hastalıkların diğer bulaşma yollarını söyleyebilmeli,
    3. Kan yoluyla bulaşan hastalıklardan korunma yollarını söyleyebilmeli,
    4. Çalışırken işlemden önce ve sonra el yıkayabilmeli, 5. Çalışma ortamında kullandığı aletlere dekontaminasyon işlemini yapabilmeli,
    6. Gerektiğinde (saç boyama, epilasyon, cilt bakımı gibi durumlarda) eldiven kullanabilmeli,
    7. Çalışma ortamında kullandığı aletlere sterilizasyon yada bu sağlanamıyorsa yüksek düzeyde dezenfeksiyon işlemini uygulayabilmeli,
    8. Kullanılan havlu, önlük, örtü vb. malzemeler için her kullanımdan sonra uygun olan enfeksiyon önleme işlemi uygulayabilmeli,
    9. Saç, sakal, tırnak gibi vücut atıklarını, tıraş bıçağı ve epilasyon iğneleri gibi kesici ve batıcı aletleri ve işlemlerde kullanılan pamuk, gaz bezi, tampon, ağda vb. malzemeleri, atıkları yok etme kurallarına uygun bir şekilde toplayıp yok edebilmelidirler.

    TASLAK PROGRAM
    Toplam 2 işgünü olarak planlanan eğitim, 7 oturumda tamamlanacaktır (Bkz. program). Anlatım, tartışma, demonstrasyon, ve COACHİNG yöntemlerinin kullanılacağı eğitimlerde; eldiven, dekontaminasyon için plastik kova, çamaşır suyu, yüksek düzeyde dezenfeksiyon için kaynatma kabı, kuru hava sterilizatörü gibi konuyla ilgili araç-gereç sınıfa getirilerek gerçeğe benzer ortamlarda uygulama yaptırılacaktır. Ayrıca eğitimde tahta, flipchart, slayt, tepegöz, posterler, broşür ve kitapçıklardan yararlanılacaktır.

    Kan Yoluyla Bulaşan Hastalıklardan Korunma Eğitim Programı Taslak Program

    1. GÜN
    2. GÜN
    Sabah Oturumları (09:30-12:15)
    Açılış ve tanışma Atıkları yok etme kuralları
    Katılımcıların beklentilerinin saptanması eğitim amaç ve Uygulama
    öğrenim hedeflerin açıklanması
    Atıkların uygun olarak yok edilmesi
    Eğitim öncesi değerlendirme  
    Ara
    Kan yolu ile bulaşan hastalıklar Dekontaminasyon
    Tanı yöntemleri Yüksek düzeyde dezenfeksiyon
    Bulaşma yolları Sterilizasyon
    Korunma yolları Uygulama
    Öğleden Sonra Oturumları (13:00-15:45)
    Enfeksiyonu önleme işlemleri Dekontaminasyon
    El yıkama ve eldiven kullanma Yüksek düzeyde dezenfeksiyon
    Uygulama Sterilizasyon Uygulama
    Ara
    Günün değerlendirilmesi Beceri değerlendirme
      Son test
      Eğitimin değerlendirmesi
      Kapanış

    DEĞERLENDİRME
    Eğitim programında bilgi değerlendirme için ön test ve son test, beceri değerlendirme için işlem basamaklarının yazılı olduğu kontrol listeleri (check-list) ve eğitimi değerlendirmek için de kurs değerlendirme anketi kullanılacaktır. Bilgi değerlendirmede son testten 80 puan ve üzerinde başarı gösterenler ve beceri değerlendirmede kontrol listelerindeki basamakları "yeterli" düzeyde uygulayabilenler, eğitimde başarılı sayılacaklardır ve katılım belgesi verilecektir. Eğitim verildikten 15 gün ve 3 ay sonra eğitim alan katılımcıların çalıştıkları işyerlerine ziyaret edilerek katılımcıların eğitimde öğrendiklerini işyerlerinde ne ölçüde kullandıkları kontrol listeleri ile izlenecektir.

    KAYNAKLAR

    1. Dünya Sağlık Raporu 1998, B.Metin, A.Akın, I. Güngör. (çev.Ed.) Sağlık Bakanlığı Dış ılişkiler Dairesi Başkanlığı, Ankara, 1998.

    2. Tümer A. HIV/AIDS Epidemiolojisi, HIV/AIDS ve Diğer Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Danışmanlık Temel Eğitim Kitabı ıçinde, HATAM, Ankara, 1999.

    3. The World Health Report 2000, Health Systems: Improving Performance, WHO, Geneva 2000.

    4. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Verileri, Ankara, 2001.

    5. Akova M. Sağlık Personeline Kan Yoluyla Bulaşan Enfeksiyon Hastalıkları ve Korunmak ıçin Alınacak önlemler, Güncel Bilgiler Işığında HIV/AIDS içinde, Bilimsel Tıp Yayınevi, Ankara, 1998.

    6. National Hepatitis C Prevention Strategy "www.cdc.gov" adresinden alınmıştır.

    7. Bilir N. AIDS ve Hepatit B Karşılaştırılması, Toplum Hekimliği Bülteni, Ankara, Ocak-Nisan 1995.

    8. Akbulud H., Papilla ç., Kalkan A., Karagöz K., Felek S. Kuaförlerin AıDS ıle ılgili Bilgi, Düşünce ve Davranışlarının Araştırılması, Fırat üniversitesi, 2. Türkiye AIDS Kongresi Kongre Bildiri özetleri Kitabı, ıstanbul, 1995.

    9. önder ö.R., Sarp N., Ankara'da Kuaför ve Güzellik Salonlarında Manikür-Pedikür ve Epilasyon Uygulayan Personelin HIV/AIDS Konusunda Bilgi ve Tutumları, Sağlık ve Toplum Dergisi, Ankara, Nisan-Haziran 1999.

    10. Ankara ıli Cebeci Semtinde Bulunan Kuaför, Berber ve Güzellik Salonlarında çalışan Kişilerin Kan Yoluyla Bulaşan Hastalıklar Konusunda Bazı Bilgi ve Uygulamalarının Saptanması, Hacettepe üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Eylül-Ekim 1999 Dönemi, ıntern Araştırma Raporu, Ankara 1999.

    11. Enfeksiyonun önlenmesi, Ulusal Aile Planlaması Rehberi Kitabı ıçinde Cilt 1, T.C. Sağlık Bakanlığı Ana çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü, Ankara, 1995.

    içindekiler

    TÜRKİYE'DE AKADEMİK DÜZEYDE KADINA YÖNELİK KURUMSALLAŞMA

    Nesrin ÇİLİNGİROĞLU*
    * Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.


    Kurumsallaşma; kadın-erkek eşitliği konusundaki eşitsiz uygulamaların ortadan kaldırılması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, devlet tarafından kadınların özel alandan kamusal alana geçişlerini kolaylaştırıcı özel önlemlerin alınması, kadınların toplumsal, ekonomik, siyasal haklarını erkeklerle eşit olarak kullanmalarının sağlanması için devletin gerekli politikaları oluşturması ve bütçe tahsislerinin olumlu bir şekilde yeniden yapılandırılması da dahil olmak üzere tüm uygulamaları kapsamaktadır.
    Batıda, kadın çalışmalarının kurumsallaşması; kadınlar hakkında yapılacak araştırma ve çalışmaların kadınların yaşamları üzerinde olumlu etkiler yapacağına olan inançla; kadınların görünür kılınması, sesinin duyulması ve bugüne kadar kadınların dışında bırakıldığı alanlardaki deneyimlerinin açığa çıkarılması amacıyla başlatılmıştır. Üniversite düzeyinde ilk kez 1977'de Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) açılan kadın araştırmaları ve çalışmaları bölümleri hızlı bir gelişme göstererek artmıştır. Toplumsal cinsiyet çalışmaları ve araştırmaları kategorisi daha çok 1980'lerde kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca, sınıf, ırk gibi değişkenlerin analizlerde kullanılmasının disiplinler üzerinde daha köklü değişikliklere yol açacağı tartışılmaya başlanmıştır. Avrupa'da ise kurumsallaşma çalışmaları 1970'lerde başlamış, 1980'lerde disiplinlerarası bir niteliğe kavuşarak yüksek lisans ders programlarına girmiştir. Ayrıca, üniversitelerde araştırma merkezleri kurulmuş, geleneksel disiplinlerden gelenler daha önce feminist kabul edilen konuların araştırmalar kanalıyla müfredata girmesini sağlamışlardır.
    Türkiye'de Akademik Ortamda Kadın Çalışmaları
    Türkiye'de, 1980'lerin başındaki feminist hareketin gelişimi ile kadın grupları oluşmuş, bu gruplar makaleler ve yayınlar yaparak kadın konusundaki tartışmaları gündeme getirmişlerdir. Bu hareket, aynı zamanda üniversitelerde toplumsal rollerin sorgulandığı ve bu konuda oluşturulmuş kalıp yargıların sarsılmasında payı olan derslerin verilmesine yol açmıştır. Türkiye'de kadın konusunda yapılan çalışmalar, sosyal bilimciler tarafından, 1920-1930'larda Kemalist devrimler, 1940-1950'lerde köy monografileri, 1960-1970'lerin başında doğurganlık çalışmaları, 1970'lerde kadın sorununa değişik yaklaşımlar ve 1980'lerde de feminist çalışmalar olarak beş dönemde incelenmektedir.
    Üniversitelerde kurulan araştırma merkezlerinin itici gücünü hem feminist bilinç ve bilgi, hem de onun üreticisi olmak oluşturmakla birlikte, kurulan Araştırma Merkezlerinin adında feminist ifadesi yer almamış, Kadın Çalışmaları bölümleri olarak tanımlanmışlardır. Yalnızca, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) kurulan bölüm, Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları adını taşımaktadır.
    Üniversitelerde kadın konusundaki kurumsallaşma iki grupta gerçekleşmiştir. Birinci grupta; Kadın Araştırma ve Uygulama Merkezleri adı altında kurulan ve farklı disiplinlerden, özellikle sosyal bilimlerden akademisyenlerin yer aldığı toplumsal cinsiyet, kadının sosyal ve ekonomik statüsü, eğitim, şiddet, sağlık gibi konularda araştırmalar yapan merkezler; ikinci grupta ise, Üniversitelerin Sosyal Bilimler Enstitülerine bağlı olan Kadın Çalışmaları Anabilim Dalları yer almaktadır.
    Üniversitelerde Açılmış Olan Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezleri
    İlk yıllarda kurulan İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki merkezlerden sonra son 10 yıl içinde sayı 13'e yükselmiştir. Bu merkezlerde, proje yürütmenin yanı sıra kamuoyunun kadın ve toplumsal cinsiyet konusunda duyarlı olmasını amaçlayan sempozyum, panel ve toplantılar da düzenlenmektedir. Bütün merkezler, bir yandan kadınla ilgili konuları akademik ortamla bütünleştirici faaliyette bulunurken, diğer yandan da yine kadınla ilgili konularda, geleneksel bilimin yerleşik kurumları ve düşünce biçimlerini tartışmaktadır. Aşağıda, bu merkezler ve bazıları hakkında derlenen özet bilgiler sunulmaktadır:
    1.İstanbul üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KAUM):Eğitim, kültür, sağlık, ekonomi ve siyaset alanlarında araştırmalar yapmak, konferanslar düzenlemek amacıyla 1989 yılında kurulmuştur. Merkez, aynı zamanda gelir getirici beceri kazandırma kursları ile yurttaşlık bilinci gibi konularda da eğitim vermektedir.
    2.Marmara üniversitesi Kadın ışgücü ıstihdamını Araştırma Merkezi:1992 yılında kurulmuştur. Merkezde kadın işgücünü ilgilendiren her konuda araştırma yapılmakta, eğitim ve konferanslar verilmekte, seminerler düzenlenmektedir.
    3.Ankara üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KASAUM):1993 yılında her fakülte temsilcileri bir Merkez Kurul oluşturmuştur. Merkezin temel amaçları arasında cinsiyete duyarlılık ve kadını güçlendirme eğitimi yapmak; kamu kurumlarının yeniden yapılanması için seminerler vermek; gönüllü kadın kuruluşları ile işbirliği yapmak; kadın eğitimi ve güçlendirme programlarında daha gelişkin bir feminist yöntem oluşturmak; kamu kurumlarını cinsiyetçiliğe karşı yeniden yapılanmaya teşvik etmek ve erkek yöneticilerin cinsiyetçiliğe karşı daha duyarlı hale getirilmelerini sağlamak sıralanabilir. Yayın ve çeviriler de yapan KASAUM, kadın grupları ile danışma toplantıları da düzenlemektedir.
    4.Çukurova üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (KADAUM):Amacı, kadının genel ve yöresel sorunlarına ilişkin uygulamalı araştırmaların yapılması ve geliştirilme olanaklarının sağlanması olan merkez, 1994 yılında kurulmuştur. Diğer sivil toplum örgütleri, ulusal ve uluslararası birimlerle işbirliği içerisinde çalışmalarını sürdüren merkezde bugüne dek uygulamalı seracılık eğitimi verilmiş, göç ve kadın yöneticiler konularında araştırmalar yapılmış, siyasi partilerin kadın kollarına yönelik eğitim programları düzenlenmiştir.
    5.Gazi üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi:1996 yılında kurulan merkezde bugüne kadar tutuklu ve hükümlü kadınların çocuklarının eğitimi, yetişkinler için okuma-yazma eğitimi, aile hukuku alanında gönüllü danışmanlık hizmetleri ve mesleki eğitim fakültesi öğrencilerinin barınma sorunları gibi konularda projeler, diğer üniversitelerle işbirliği gerçekleştirilmiş, toplantı ve seminerler düzenlenmiştir.
    6.Ege üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (EKAM):Kadın ile ilgili alanlarda araştırmalar yapmak, projeler hazırlamak; kadın erkek eşitliği bilincini yaymak; sivil toplum örgütleri ile uluslararası kuruluşlarla işbirliği yaparak lisansüstü öğrencilere ve topluma kadın ve aile konularındaders açmak ve yayın yapmak amacıyla, 1996 yılında kurulmuştur. Merkezde kadınlara gelir getirici faaliyetlerin öğretildiği kurslar düzenlenmektedir.
    7. Gaziantep Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (GÜKAMER) : Kadın sorunlarıyla ilgili araştırma, inceleme ve projeler yürütmek ulusal ve uluslararası kurs seminer, konferans ve sempozyumlar düzenlemek ve bu amaçlar doğrultusunda yayın yapmak, arşiv oluşturmak amacıyla, 1997 yılında kurulmuştur. Bugüne kadar, kadın okur yazarlığının artırılması ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır.
    8. 100. Yıl Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (YUKAM) : Kadınla ilgili bilimsel çalışmalar yapmak amacıyla 1998 yılında kurulmuştur. Aynı üniversitede yer alan, Aile Araştırma ve Eğitim Merkezinde çocuk, anne ve babalar için yürütülen hizmetlerden kadına yönelik olanların bu merkezde yürütülmesi hedeflenmiştir.
    9. Çankaya Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi : 1998 yılında kurulmuş olup, fakültelerin öğretim üyelerinden oluşan bir yönetim kurulu vardır. Seminer ve toplantılar düzenlemektedir.
    10. Mersin Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi (MERKAM)
    11. Atılım Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi
    12. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma, Uygulama ve Eğitim Merkezi
    13. Hacettepe Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi

    Kadın Çalışmaları (Toplumsal Cinsiyet) Yüksek Lisans Programları
    Yukarıda verilen merkezlerin yanı sıra, akademik eğitim veren bölümlere sahip üniversiteler de şunlardır:
    1. ODTÜ Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları : 1994 yılında, yüksek lisans programı olarak Kadının Kalkınmaya Katılımını Güçlendirme Ulusal Programı Projesi'nin desteğiyle kurulmuştur. Sosyal Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak kurulan Anabilim Dalında farklı disiplinlerden akademisyenler ders vermektedir.
    2. İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Ana Bilim Dalı : 1993 yılında kurulmuştur. Üniversite bünyesinde kurulan yüksek lisans programında da farklı disiplinlerden akademisyenlerin ders vermektedir.
    3. Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı : Sosyal Bilimler Enstitüsüne bağlı olarak 1996 yılında kurulmuştur. Farklı alanlardan gelen akademisyenler eğitim vermektedir.
    4. Ege Üniversitesi Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı : Ağustos 1999 tarihinde kurulan Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans Programı 2000 yılında uygulamaya başlamıştır.
    Ancak, kadın çalışmaları programlarına katılan öğrenci sayısı bu alanda doktora sonrası akademik çalışmaya uygun alt yapı olmaması ve mezuniyet sonrası çalışma yapanların istihdam olanaklarının sınırlı olması nedeniyle giderek azalmaktadır.

    KAYNAKLAR
    1. Acar, F. Women's Studies in Turkey, Krops, C. (ed.) European Women's Studies Guide II, WISE. 1997.
    2. Arat, Y. 1980'ler Türkiye'sinde Kadın Hareketi: Liberal Kemalizm'in Radikal Uzantısı, Türkiye'de Kadın Olgusu içinde (der.) Necla Arat, Say Yay., ıstanbul. 1995.
    3. Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı. Kadın özel ıhtisas Komisyonu Raporu (yayınlanmamış rapor). Ankara. 2001.
    4. Ecevit, Y. Türkiye'de Kadın çalışmaları: Durum, Sorunlar ve Gelecek, Akademik Yaşamda Kadın, Alman Kültür ışleri Kurulu, Ankara. 1996.
    5. KSSGM. Cumhuriyet'in 75. Yılında Türkiye'de Kadının Durumu, Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara. 1998.
    6. Özbay, F. The Development of Studies on Woman in Turkey, F. özbay (ed.) Women, Family and Social Change in Turkey, Unesco. 1990.

    içindekiler

    KADIN, ÇEVRE VE SAĞLIK İLİŞKİSİ

    Dr. Songül A. VAİZOĞLU*
    * Yrd. Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
    Dr. Dilek ASLAN**
    ** Uzm. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
    Dr. Sare MIHÇIOKUR***
    *** Dr., Hacettepe Üniversitesi Sağlık Merkezi.

    Toplumun, geçmişte ortaya çıkmış, bugün varolan ve gelecekte ortaya çıkabilecek farklı sosyal biçimlerin çevre ile ilişkisine dair, karmaşık sorunları bulunmaktadır1. İnsanın çevresiyle ilişkisini incelemeden önce çevrenin tanımını bilmek yararlı olur. Organizmanın dışında bulunan herşey olarak tanımlanan çevre, doğal ya da yapay çevre ya da fizik-kimyasal, biyolojik ve sosyal çevre olarak gruplandırılabilir. İnsanın dışında bulunan ve onu etkileyen herşey çevrenin bir ögesidir2. Yaşamı sürdürme ve sağlama sistemi olan çevre, kişilerin sağlığı ile de yakından ilgilidir. Bu sistemin en temel bileşenleri su, yiyecek ve barınaktır. Bunların herhangi birinde meydana gelen olumsuz koşullar, kişilerin sağlığını doğrudan etkilemektedir. Günümüzde, hızla artan nüfus ve buna bağlı olarak gelişen düzensiz kentleşme, hava, su ve toprak gibi doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı, sanayileşme sonucunda doğanın kirlenmesi çevre ve insan sağlığını tehdit etmektedir.
    İnsan-çevre ilişkisi dinamik ve iki yönlü bir süreçtir. Kadın, "tıpkı erkek gibi", yaşamı, içinde bulunduğu üretim süreci, barınma, beslenme, ailesine bakmak gibi kişisel ihtiyaçları nedeni ile doğa ile iç içedir. Ancak çevre, kişiyi kadın ya da erkek olmasına göre farklı yönlerde ve boyutlarda etkilemektedir.
    Kadının Çevre ve Kalkınmadaki Rolü
    Kadının çevre ile ilişkisi ve etkileşimi, yaşamda benimsediği rollere, yaşam biçimine, mesleğine, sosyal statüsüne, öğrenim düzeyine, medeni durumuna, sağlık durumuna ve sıralanabilecek pek çok değişkene göre farklılık göstermektedir. Örneğin; kırsal kesimdeki kadın, daha verimli bir tarım için yöntem ve araçlar geliştirirken kendi çıkarlarının çevresel sürekliliğin de çıkarları olduğu bilinci ile hareket etmektedir. Oysa; kent yaşamındaki kadının çevre ile ilişkisi kırsal kesimdeki kadından daha farklıdır. Kadının öğrenim durumu başta olmak üzere birçok faktör bu ilişkiyi etkiler. Yüksek öğrenimli bir kadın ile öğrenim düzeyi düşük bir kadının konuyu algılama ve sorun olarak görme boyutları da birbirinden farklı olabilir.
    Kadınlar, doğal kaynakları kullanarak ve yöneterek aile içinde ve toplumda çeşitli roller üstlenmişlerdir. Genellikle çevre bilincini yerleştirmek için kaynak kullanımını azaltmak, israfı ve aşırı tüketimi en aza indirmek için kaynakların yeniden ve dönüştürülerek kullanılmasını yaygınlaştımak bu rollerden sadece birisidir. Çoğu toplumlarda kadınlar, balıkçılık dahil geçinmeye yönelik üretimde asıl iş gücünü oluştururlar ve kayıt dışı sektörlerin zenginleşmesinde ve çevrenin korunmasında çok önemli rol oynarlar. Belirli bölgelerde, erkeklerin iş bulma ümidiyle bölge dışına göç etmeleri sonucu, doğal çevrenin korunması, ev içinde ve toplumda yeterli ve sürdürülebilir kaynak kullanımını kadınlar gerçekleştirmektedir3.
    Toplumda, çok fazla rolleri olan kadınların, çevre koşullarına bağlı olarak gelişebilecek sağlık sorunları gün geçtikçe artmaktadır. Çevresel koşulların değişmesi ile bu sorunlarda da değişiklikler görülmektedir. Dünya nüfusunun %45'i kentlerde yaşamaktadır ve birkaç yıl içinde tarihte ilk kez kent sakinlerinin sayısının geleneksel kırsal nüfusu aşacağı tahmin edilmektedir. Ekonomik koşulların olumsuzluğu ve sağlıksız kentleşmenin en çok yoksulları ve kadınları etkileyeceği düşünülmektedir4. Bu durum, temiz içme suyunun bulunmaması, evde ve toplumda yetersiz sanitasyon, kömür ve diğer yakıtlarla yemek pişirme ve ısınmaya bağlı olarak ev içi hava kirliliği gibi tehlikelerin, zamanının %80-90'ının evde geçiren kadınların yaşamını ve sağlığını daha da fazla etkileyebilmektedir.

    Kadın Sağlığını Etkileyen Belli Başlı Çevresel Faktörler
    Hem kırsal hem de kentsel alanlarda çevresel bozulma, başta kız çocukları ve kadınlar olmak üzere, nüfusun hemen tamamının yaşam standardını, refah düzeyini ve sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir5.
    Kadınların çeşitli kimyasal maddelerin zararlı etkilerine karşı farklı duyarlılıkları vardır. Bu nedenle, evde ve işyerindeki çevresel tehlikeler, onların sağlıklarını önemli ölçüde etkileyebilirler. Kadının sağlığını tehdit eden bu riskler, özellikle kentsel alanlarda, çevreyi kirleten endüstri tesislerinin yoğun olarak yer aldığı ve düşük sosyo-ekonomik koşulların hakim olduğu bölgelerde yüksektir5.
    Su
    Kadınların ev işlerini yürütebilmeleri için kullandıkları su kalitesi ve miktarı ilgili sorunlarını belirlemek üzere çok az sayıda araştırma yapılmıştır.
    Özellikle, kırsal kesimde kadının işi olan su taşımanın sağlığa olan etkileri ya da kadının su kaynaklı hastalıklardan etkilenimlerini ortaya koymak oldukça güçtür. Su kaynağının ulaşılabilir olmadığı bölgelerde, kadın su bulmak için zaman ve enerji kaybetmektedir. Kadının suya ulaşımındaki güçlükler, hastalıkların önlenmesi ve hijyenin öneminin algılanmasını olumsuz etkilemektedir. Kadının tutum ve davranışlarına olumsuz yansıyan bu durum, ailenin tamamının beslenme ve sağlık düzeyini de etkilemektedir. Gana gibi bazı Afrika ülkelerinde su kaynağına ulaşmak için kadının yaklaşık 8 kilometre yürümesi gerekmektedir. Suyun az olması, kalitesinin kötü olması, özellikle yoksul kadınların yaşam kalitesini daha da düşürmektedir. Yetersiz hijyen koşullarına bağlı olarak trahom, ishalli hastalıklar ve bazı paraziter (Schistosomia haematobium) hastalıkların sıklığında artış görülmektedir.
    Toplumda bazı hastalıklar, kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülmektedir. Sıklık artışının yanısıra, hastalıktan etkilenim boyutu da erkeklere göre daha farklı olmaktadır. üriner shistosomiasis, su kirliliğine bağlı gelişen ve kadınları erkeklere göre daha fazla etkileyen duruma örnek bir hastalıktır. Hastalığa bağlı olarak genital, reprodüktif ve hormonal bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Kadında daha inatçı seyretmesinin yanında üriner shistosomiaisli kadınlar, toplumdaki sosyal baskılar nedeniyle hastalıklarını gizlemekte ve sağlık hizmetlerinden yararlanamamaktadırlar. Yoksul ailelerde tedavide öncelik erkeklere ve erkek çocuklara verilmektedir. Kadın, bu tür hastalıklar sonucu fiziksel güç kaybı nedeniyle, temiz su ve gıda temin edebilmekte zorluk çekmekte ve bunun sonucu kadında beslenme bozukluğu ve sağlığının giderek kötüleşmesi söz konusu olmaktadır. şistosomiasis, kadınların çevresel bir etkilenim sonucunda erkeklerden daha fazla etkilendikleri ve daha büyük sıkıntı çektikleri hastalıklara iyi bir örnektir5.
    Bazı hastalıklar, kadını, kadına özel dönemlerde daha fazla etkilemektedir5. Bir hepatit tipi olan Hepatit E, özellikle, genç yetişkin yaş grubunda görülmekte; gebe kadınlarda, özellikle üçüncü trimesterde karaciğer yetmezliğine neden olarak ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Kanalizasyon sisteminin ve içme suyunun yetersiz olduğu gecekondu bölgelerinde ve göçmen kamplarında yaşayan gebe kadınlar, daha iyi koşullarda yaşayanlara göre Hepatit E açısından daha fazla risk taşımaktadırlar. Gelişmekte olan ülkelerde bu yaş grubundaki kadınlar bu olumsuz sağlık koşulları ile karşı karşıyadırlar.
    Gebe kadınlarda sıtmaya karşı duyarlılık artmaktadır. Gebelerde sıtma ile ilgili olarak yapılan çalışmalar, beslenme, enfeksiyon, sosyoekonomik durum ve eğitimle ilgili çok çeşitli faktörün önemli olduğu ve bunların beraber sorgulanması gerektiğini göstermektedir. Sıtmanın gebelik dışında sosyal bir boyutu daha bulunmaktadır. Sıtma, tıpkı schistosomiasis gibi toplumda varolan sosyal baskılar sonucu, kadının hastalığını gizlemesine ve gerekli sağlık hizmetini alamamasına neden olmaktadır. Japonya'da suların kirlendiği bir bölgede bir kemik hastalığı olan "ıtai ıtai" hastalığının kurşun-çinko madeninden ortaya çıkan kadmiyum zehirlenmesine bağlı olarak görüldüğü belirlenmiştir. Hastalık görülen yerleşim yerine yakın bir madenden atılan kadmiyum, pirinç tarlalarına taşınmış ve pirinçte yüksek oranda kadmiyum birikmiştir. Pirinçteki kadminyum, böbreklerde kronik hasara yol açarak kalsiyum ve D vitamin metabolizmalarını bozmuş ve kemik hastalığının oluşmasına yol açmıştır. Olaydan toplumun tamamı etkilendiği halde, kemik hastalığı sadece kadınlarda görülmüştür. Burada neden, kadının beslenmesindeki eksikliklerin, kadminyum-kalsiyum mekanizmalarının etkileşimi sonucu bu hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaşmasıdır5.
    Beslenme ve Tarım
    Erkek ve kadın arasındaki yaşam biçimleri ve rolleri arasındaki farklılıklar, kadınlarda beslenme yetersizliklerinin daha sık görülmesine neden olmaktadır. Kadınlar, kadının statüsünün düşük olduğu bölgelerde, gıda ve tıbbi tedaviye ulaşamamaktadırlar. Bu durum, onların sağlık düzeylerinin düşmesine neden olmaktadır. Kırsal alanda yaşayan kadınların enerji harcamaları, alımlarına göre daha fazla olduğu için kırsal bölgelerde tarım ve çiftçilikle uğraşan kadınların sağlığı, erkeklere ve kentsel bölgede yaşayan kadınlara göre daha fazla bozulmaktadır5.
    Kadınlarda yetersiz beslenmeye bağlı anemi daha çok görülmektedir. Bu durum onların üreme fonksiyonlarını da olumsuz etkilemektedir. Örneğin, anemisi olan kadınlar arasında anne ve bebek ölümleri daha yüksektir5.
    İyot yetersizliği kadının üreme sağlığını olumsuz etkilemektedir. Örneğin iyot yetersizliği söz konusu olduğunda, bu hastalığa bağlı olarak, guatr, infertilite gibi sorunlar ortaya çıkabilir.
    Gelişmekte olan ülkelerde beslenme müdahalelerinin çoğu çocuklarda malnütrüsyonu azaltmaya yöneliktir. Kadınları dahil eden programlar ise, yalnızca gebelik ve laktasyon dönemlerini dikkate almaktadır. Beslenme ile ilgili sorunlar (protein-enerji malnütrüsyonu, demir eksikliği anemisi, iyot eksikliğine bağlı bozukluklar) gebeliği etkilemektedir. Bu nedenle, beslenme programları, kız çocuklar üreme çağına gelmeden önce başlatılmalıdır. Kadının beslenmesi ile ilgili sorunlar, bireysel düzeyde değil, üreme ile ilgili işlevleri, sağlıklı çocuk dünyaya getirilmesi,doğmuş olan çocukların sağlıklı büyütülmesi ve diğer aile bireylerinin bakımı gibi etkilerinden dolayı daha geniş, hatta toplumsal boyutta ele alınmalıdır. Çözümler, bu bakış açısıyla geliştirilmelidir.
    Barınak
    Kötü konut koşullarının neden olduğu sağlık sorunları oldukça iyi bilinmektedir. Aşırı kalabalık ortamlar, enfeksiyon hastalıklarının yayılmasına yol açmaktadır. Aile içi şiddet, psikososyal sorunlar ve ev kazaları kalabalık ailelerde daha sık olarak görülmektedir. Bu durumdan, özellikle, aile içindeki kız çocukları etkilenmektedir.
    Erkek egemen toplumlarda, kadın kocasından boşandığı zaman evini terk etmek zorunda kalabilmektedir. Ayrıca, Nijerya gibi sosyoekonomik koşulları kötü olan ülkelerde, medeni durumu "dul" olan kadınların maruz kaldıkları sosyal baskılar, onların sağlıklarını, kişisel güvenliklerini ve uygun koşullara sahip olan barınaklarda yaşamalarını zorlaştırmaktadır. Yine gelişmekte olan ülkelerde, kadınlar doğal afetler sonucu meydana gelen olumsuz barınak koşullarından daha fazla etkilenmektedirler5.
    Ev ıçi Hava Kirliliği ve Yetersiz Isınma
    Isınmak için yakıt olarak tezek kullanılması, ev içinde, özellikle, kadın ve çocukları etkilenim süresi ile ilgili olarak daha fazla etkilemektedir. Bu durum, kadınlarda kronik bronşit ve korpulmonalenin erken yaşlarda ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kırsal alanda yaşayanlarda pnömokonyoz sık görülmektedir. örneğin, çinli kadınlar arasında akciğer kanserinin sık görülmesi pasif sigara içimine ve kalitesiz kömürün ısınmada kullanılmasına bağlı olabileceği düşünülmüştür 5. Yukarıda belirtilen koşulların yanı sıra, çalışma yaşamında aktif olarak yer alan üretken kadının çalışma ortamı ile ilgili de sorunları bulunmaktadır. Bu sorunlar,
    -Fiziksel koşullar: Gürültü, titreşim, aydınlatma, ısı ve nem, çeşitli ışınlar.
    -Kimyasal koşullar: Madenler, çözücüler, zehirli gazlar, boyalar, pestisitler.
    -Biyolojik faktörler: çeşitli bakteriyel, viral ve paraziter hastalıklar.
    -Mekanik faktörler: Duruş bozuklukları, ağır yük kaldırmak.
    -Tozlar: Silikozis, bisinozis, asbestozis gibi çeşitli hastalıklar.
    -Ruhsal faktörler: ış ile ilgili stress yaratan durumlar.
    -Diğer koşullar: çalışma süreleri, vardiya koşulları, yorgunluk, vb. olarak sayılabilir.
    Kimyasal koşullar başlığı altında incelenen pestisitler, kadınların yoğun olarak çalıştıkları tarım alanında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bazı pestisitler, kadınlarda östrojen benzeri etki yapmaktadır. Yapılan çeşitli çalışmalarda DDT'nin kadınlarda meme kanserini artırdığı gösterilmiştir. Ayrıca kaza sonucu zehirlenmelerin de oldukça sık görüldüğü bildirilmektedir.
    Kurşun, civa gibi ağır metallerden etkilenime bağlı olarak üreme yeteneğinde azalma, spontan abortus sıklığında artma, prematüre doğumlar, santral sinir sistemi bozuklukları ortaya çıkmakta ve bu annelerden doğan bebeklerde büyüme geriliği görülmektedir.
    Sigara, günümüzde kadın sağlığını etkileyen önemli sorunlardandır. özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınların sigara içme boyutları giderek artmakta ve buna bağlı olarak sağlık sorunları, üreme işlevi ile ilgili sorunlar, bu annelerden doğan bebeklerle ilgili düşük doğum ağırlığı vb. artmaktadır. Yine pasif sigara içiciliğinin kadınlarda meme kanserine neden olabileceği de son yıllarda üzerinde durulan bir konudur.
    Kadın, insanlığın başlangıcından bu yana belirtilmeye çalışılan sorunlarla karşı karşıyadır, ancak çevreden kaynaklanan faktörlerin kadın sağlığını farklı ve daha olumsuz etkilediği uzun yıllar gözden kaçmış, üzerinde durulmamıştır. Bu sorunlarla mücadele, ancak bu konularla ilgili toplumun bilinçli ve duyarlı olması ve kadının statüsünün güçlendirilmesi ile istenilen düzeye gelebilir. Çevresel kalkınma ile ilgili çeşitli düzenlemeler özellikle son "on yıllar" da yapılmaya başlanmıştır. Kadının bu düzenlemelerde aktif rol almaya başlaması, aslında onun toplumdaki statüsünün yükseltilmesi için yapılan çalışmalarla eş zamanlıdır.
    Sonuç
    Kadınlar, biyolojik/fizyolojik özellikleri, toplumdaki beklenen rolleri nedeniyle toplumun ve ailenin yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için hem ev içinde hem de dış ortamda ağır yükümlülükler üstlendiğinden çevresel faktörlerden daha çok etkilenmektedirler.
    Bütün dünyada görülen hızlı nüfus artışı, çevresel kaynakların tüketiminin artmasına neden olmaktadır. Yoksul bölgelerde yaşayan insanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için kadınların da aile ekonomisine katkıda bulunmalarını gerektirmektedir. Genelde kadınlar yoksulluktan daha çok etkilenmektedirler.
    Bütün devletler ve bütün insanlar, yaşam standart-larındaki farklılığı azaltmak ve dünyadaki insanların çoğunun ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilmek amacıyla sürdürülebilir kalkınmanın gereği olarak yoksulluğu ortadan kaldırma görevinde işbirliği yapmalıdırlar.
    Kadınlar, bilgi oluşturma ve çevresel eğitiminin bütün düzeylerinde karar alma ve yönetime etkin bir biçimde katılmalıdırlar.
    Çevrenin doğru bir biçimde yönetilmesi için ihtiyaç duyulan stratejik eylemler, bütünsel, disiplinler arası ve sektörler arası bir yaklaşım gerektirmektedir. Kadınların bu yaklaşımın her yönüne katılmaları ve liderlikleri çok önemlidir.
    KAYNAKÇA
    1. Bookchin M. Toplumsal Ekolojinin Felsefesi. Kabalcı yayınevi, 1996.
    2. Güler Ç., Benli D. Çevre Sağlığı, Bertan, M., Güler Ç., Temel Halk Sağlığı, Ankara, 1995.
    3. Eylem Platformu ve Pekin Deklarasyonu, Dördüncü Dünya Kadın Konferansı, Çin, 4-15 Eylül 1995, T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü.
    4. Dünya Sağlık Raporu 1998, T.C. Sağlık Bakanlığı Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü Yayını, Ankara, 1998.
    5. SIMS, J., Women, Health & Environment, An Anthology, WHO, Geneva, 1994.


    içindekiler

    TÜRKİYE'DE TRAFİK SORUNU

    Dr, Nurdoğdu BAYRAKTAR*
    * Arş. Gör. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.
    Nesrin ÇİLİNGİROĞLU**
    ** Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.


    Dünya Sağlık Örgütü'nün tahminlerine göre, her yıl üç ile beş milyon arasında kişi kaza ve şiddetten doğan yaralanmalar sonucu ölmektedir. Bu ölümlerin
    bir milyonu kasıtlı, geri kalanı ise kasıtsız (trafik kazaları vb.) ölümlerdir1. Dünyada bütün kazaların %40'ı trafik kazalarıdır. Genel olarak bakıldığında; erişkin yaşlardaki yaralanma nedenli ölümler incelendiğinde; trafik kazaları ilk sırada yer almaktadır. Trafik kazalarına bağlı olarak, her yıl bir milyon kişi ölmekte ve yirmi milyon kişi yaralanmaktadır. Dünya Sağlık örgütü'nün (DSÖ) 1999 yılı raporlarına göre,bir milyonu kasıtlı, geri kalanı ise kasıtsız (trafik kazaları vb.) ölümlerdir1. Dünyada bütün kazaların %40'ı trafik kazalarıdır. Genel olarak bakıldığında; erişkin yaşlardaki yaralanma nedenli ölümler incelendiğinde; trafik kazaları ilk sırada yer almaktadır. Trafik kazalarına bağlı olarak, her yıl bir milyon kişi ölmekte ve yirmi milyon kişi yaralanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) 1999 yılı raporlarına göre, trafik kazaları morbidite nedenleri sıralamasında dokuzuncu sırada yer almaktadır.
    Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) trafik komisyonu raporlarına göre, Türkiye'de her 45 dakikada bir ölümlü kaza olmaktadır. Bu kazalarda bir günde ortalama 28.5 kişi ölmektedir2. Trafik kazaları sayısı yıllar içinde ciddi bir artış eğilimi göstermektedir. Türkiye'de 1960 yılında toplam nüfusta kaza morbidite hızı yüz binde 29 iken, 1999'da yüz binde 690'a yükselmiştir3. Ayrıca 1992 yılında hastaneye yatırılan 207 524 yaralının 55 235'i trafik kazalarında yaralanmışlardır (Bütün yaralıların %26.6'sı). Bu yaralıların 2 810'u (%5) hastanede ölmüşlerdir ve hastane ölümlerinin %49.5'i trafik kazası ile yaralanma sonucudur4.
    Trafik kazaları, 1996 yılında Türkiye'de 5 yaş ve üzeri ölüm nedenleri arasında 6. sırada yer almaktadır. 1996 yılı 5 yaş ve üzeri ölümlerin %1.78'i motorlu taşıt kazaları sonucu olmuştur5. Son 10 yılda, Türkiye'de trafik kazaları sonucu toplam 64 927 kişi ölmüştür6. Bu istatistiki bilgileri daha da derinleştirecek olursak; 1997 yılında trafik kazalarının neden olduğu maddi hasar 45.8 trilyon, yaralıların ekonomiye maliyeti ise 130 trilyon olarak tahmin edilmektedir. Türkiye'de trafik kazalarından kaynaklanan kayıp gayri safi milli hasılanın %2.2'sini oluşturmaktadır. Meydana gelen trafik kazalarının 1998 yılında maliyeti ise 2 katrilyon 883 trilyon TL olarak hesaplanmıştır. Harcanan bu paralarla, 1 085 hastane, 17 265 okul, 2 282 km otoyol ve 783 116 konut inşa edilebilirdi6. Türkiye'de 1999 yılında toplam 450 000 trafik kazası olmuş, 4 606 kişi kaza yerinde, 1 511 kişi hastaneye götürülürken ve 3 533 kişi hastanede olmak üzere toplam 9 650 kişi ölmüştür6.
    Bütün bu kaza istatistikleri, yine de gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Bunun birinci nedeni, Dünya Sağlık örgütü ilkelerine göre, göz önünde bulundurulması gereken kazadan sonraki bir aylık süreye ilişkin değerlendirmenin yapılamaması, sadece polisin olay yerinde tuttuğu raporun esas alınmasıdır. ıkinci olarak, bazı kazalarda polise haber verilmemekte, rapor tutulmamakta ve yaralanmalar dahil bireyler kendi aralarında anlaşmakta ve böylece birçok trafik kazası kayıtlara geçmemektedir7. Türkiye'de her yüz bin araçtan 59'u bir trafik kazasına karışmış iken bu değer Almanya'da 16, Fransa'da 29 ve ıngiltere'de 12'dir. Türkiye trafik kazaları bakımından Avrupa'daki en riskli ülkedir8.


    Şekil 1. Yıllara Göre Trafik Kazaları Sayısı

    Şekil 2. Yıllara Göre Trafik Kazalarında Ölen Kişi Sayısı


    Ankara Trafik Denetleme şube Müdürlüğü ıstatistik Büro Amirliği'den alınan bilgiye göre, 1999 yılında Ankara'da toplam 56 814 trafik kazası olmuştur. Bunlardan 51 836'sı maddi hasarlı, 4 965'i yaralanmalı, 40'ı ise ölümlüdür. Aynı yıl Ankara'daki trafik kazalarında toplam 44 ölüm ve 6471 yaralanma gerçekleşmiştir. Ankara'da 1990 yılına göre 1999 yılında gerçekleşen trafik kazası oranında %228.06; maddi hasarlı kaza oranında ise %311.29 artış görülmüştür. Yine 1990 yılına kıyasla 1999 yılında ölümlü kaza sayısında %81.65 azalma ve ölü sayısında %80.87 azalma gözlenirken, yaralanmalı kaza sayısında %9.26 ve yaralı sayısında ise %13.47 artış meydana gelmiştir.
    Kent içi toplu taşıma, farklı amaçlarla seyahat etmek isteyen birden fazla kişinin aynı anda, ücret karşılığı kullanabileceği bir taşıma sistemi olarak tanımlanabilir. Toplu taşıma sistemlerinin; dışa bağlı olmayan, havayı az kirleten, gürültüyü azaltan, kolay ulaşılabilen bir tür olması gerekir9. Oysa hızı, konforu ve kapıdan kapıya özellikleri ile özel otomobil seyahatleri daima caziptir ve şehir içi trafikte önemli bir yer tutmaktadır10.

    Tablo I: Ankara'da Yıllara Göre Trafik Kazalarının Türlerine Göre Dağılımı
    Yıllar Ölümlü Kaza Sayısı Yaralanmalı Kaza
    Sayısı
    Maddi Hasarlı Kaza
    Sayısı
    Toplam Kaza
    Sayısı
    1990 218 4505 12603 17326
    1991 1942 4567 18237 2998
    1992 181 4553 23296 28030
    1993 176 4567 28240 32980
    1994 160 4525 33007 37692
    1995 116 4241 38125 42482
    1996 89 3988 43193 47270
    1997 50 4421 46000 50471
    1998 44 4115 49291 53450
    1999 40 4965 51836 56841

    Kaynak : Ankara Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü İstatistik Büro Amirliği Kayıtları.

    Tablo II: Ankara'da Yıllara Göre Trafik
    Kazaları ve Sonuçları


    Yıllar Kaza Ölü Yaralı
    1990 17326 230 5703
    1991 22998 212 5988
    1992 28030 203 5746
    1992 32980 185 5723
    1993 37697 167 5263
    1994 42482 127 5210
    1995 42270 94 4947
    1996 50471 53 5782
    1997 53450 47 5199
    1998 56841 44 6471

    Kaynak : Ankara Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü İstatistik Büro Amirliği Kayıtları.

    Türkiye 1999 yılı itibariyle var olan toplam 3 274 156 adet taşıtın 185 359'u yani %5.66'sı ticari amaçlı otomobillerdir11. Bu yüzdeler taksilerin, özellikle, meskun mahallerdeki kazalarda önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Ankara'da 1973-1975 yılları arasında 'İl Trafik Komisyonu' tarafından alınan 795 kararın 398'i trafik mühendisliği uygulamalarına yönelik, bunların da 303'ü taksi durakları kurulması konularındadır10. Ankara Umum Otomobilciler ve Şoförler Odası'ndan alınan bilgiye göre, Aralık 2000 tarihi itibariyle Ankara kent merkezindeki taksi durağı sayısı 460'dır.
    Ankara Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü İstatistik Büro Amirliği'nden alınan bilgiye göre, Ankara kent merkezinde, 1990-1999 yılları arasında mevcut araç sayısına 444 268 adet araç eklenmiştir. Bu artış ortalama yıllık %9.224 oranında artışa karşılık gelmektedir. 2000 yılı ilk on aylık verilerine göre ise, Ankara kent merkezinde kayıtlı 834 036 araçtan 7 694'ü (%0.92) ticari taksi olup yine aynı dönem verilerine göre, Ankara şehir merkezinde meydana gelen 49 105 trafik kazasından 6 567'sine (%13.4) ticari taksiler karışmıştır.
    Trafik kazalarının önlenmesi veya daha az zararlı duruma getirilmesi ancak eğitim, önlemler, teknik koşulların düzeltilmesi, yasal düzenlemeler, tutarlı ve bilinçli denetim, teşkilatlı ve yaygın ilk ve acil yardım hizmetleri ve yaralıların tedavisi gibi birbirine eklenen halkaların oluşturduğu bir yaşam zinciridir. Bu zinciri, bir ölüm zinciri olmaktan çıkarıp güvenceli ulaşım halkası haline getirebilmek için kişi, toplum ve devlet olarak, işbirliği yapılması gerekir.

    Tablo III: Ankara'da Yıllara Göre Motorlu Araç Sayıları, Artış ve Oranları
    Yıllar Motorlu Araç Sayısı Motorlu Araç Artışı Motorlu Araç Artış Oranı (%)
    1990 348701 31201 9.82
    1991 366492 17791 5.10
    1992 412326 45834 12.50
    1993 494394 82068 19.90
    1994 526351 31957 6.46
    1995 548356 22005 4.18
    1996 584624 36268 6.65
    1997 645703 61079 10.44
    1998 707770 62067 9.61
    1999 761768 53998 7.62

    Kaynak: Ankara Trafik Denetleme şube Müdürlüğü ıstatistik Büro Amirliği Kayıtları

    KAYNAKLAR
    1. Ege,R. Trafik Kazaları ve Trafik Tıbbı, Ankara 1997, Sayfa-3.
    2. Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik ıstatistik Yıllığı, 1998.
    3. D.İ.E. Trafik ıstatistik Yıllıkları, 1960-1990.
    4. Ege, R. Epidemiologic Aspects of Disasters and Accidents in Turkey, Italian-Turkish Combined Meeting of Orthopaedic Surgery and Traumatology, October 21st, Ankara, 1993, sayfa 7-8.
    5. T.C. Başbakanlık Devlet ıstatistik Enstitüsü. ölüm ıstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde, 1996 DİE Matbaası-Ankara, Aralık 1998, Yayın No. 2183.
    6. T.B.M.M. 28.06.2000 tarihli 121,122 ve 123. birleşimlerin meclis tutanakları.
    7. Ege, R. Trafik Sorunlarımız, Türkiye Trafik Kazaları Yardım Vakfı, Ankara, 1985, Sayfa-3.
    8. Ege, R. Trafik Kazaları ve Trafik Tıbbı, Ankara, 1997, sayfa 63-65.
    9. Orer, M. Yük. Müh.: Ankara Kentindeki Toplu Taşınım ve Kent ılişkileri, Ankara'nın Trafik Sorunları-Yönetsel Yaklaşım, Türkiye Trafik Kazaları Yardım Vakfı tarafından Ankara'da açılan Trafik Enstitüsü'nün düzenlediği sempozyum, 30 Nisan 1976.
    10. Sayın, ö. Ankara'da Kent ıçi Trafik Mühendisliği Uygulamaları, Ankara'nın Trafik Sorunları-Yönetsel Yaklaşım, Türkiye Trafik Kazaları Yardım Vakfı tarafından Ankara'da açılan Trafik Enstitüsü'nün düzenlediği sempozyum, 30 Nisan 1976.
    11. Başbakanlık DıE, Türkiye ıstatistik Yıllığı, 1996. DİE Matbaası, Ankara, 1997, yayın no.1985.

    içindekiler

    Weekly Epidemiological Record, 11 August 2000, No. 32, 257-264.
    TİFO AŞILARI

    Dr. Gonca OKTAY KOÇOĞLU*
    * Arş. Gör. Dr., Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı.

    Tifoid ateş, enterik bir patojen olan Salmonella Typhi’nin neden olduğu ciddi bir sistemik enfeksiyondur. Yetersiz sanitasyon ve beslenme koşullarının özellikle hijyeninin kötü olması ile yakından ilişkilidir. Oral fekal yolla bulaşır. Endemik bölgelerde, sıklıkla en çok etkilenen grup, okul çocukları ve genç erişkinlerdir.Son yıllarda, gelişmiş ülkelerde hemen hiç görülmemekle birlikte, birçok Asya ülkesinde, özellikle, Asya’nın Güney ve Doğu’sunda, Afrika ve Güney Amerika’da halen bir halk sağlığı sorunudur. DSÖ, her yıl 16 milyon yeni vakaya ve 600.000 ölüme neden olduğunu tahmin etmektedir. Endemik bölgelerde asemptomatik intestinal Salmonella Typhi taşıyıcılarına oldukça sık rastlanır ve bu kişiler enfeksiyonun önemli bir kaynağıdır. Tifoid ateşin ve asemptomatik intestinal Salmonella Typhi taşıyıcılarının antimikrobiyal tedavisi hızla yaygınlaşan birçok ilaca dirençli-multidrug resistant-Salmonella Typhi suşları nedeniyle gittikçe zorlaşmaktadır.
    Tifoid ateşin kontrolünde, yüksek riskli grupların aşılanması en umut verici strateji olarak görülmektedir. Eskiden beri kullanılan, ısı ile inaktive edilmiş hücre aşılarının etkisi %51-67 arasında değişmektedir. Ancak bu aşının sıklıkla görülen yan etkileri vardır. Bu nedenle, gelişmiş ülkelerde yeni aşılar geliştirilmiştir. Belirgin bir yan etkisi olmayan, hücre aşısı düzeyinde etki gösteren 2 aşı halen ruhsatlı olarak kullanılmaktadır. Bunlar; Salmonella Typhi’nin saflaştırılmış Vi polisakkaritine karşı geliştirilen parenteral aşı ve oral verilen Ty21a isimli canlı attenüe aşıdır. Her ikisi de, aşılama programına uygun yapıldığında, yıllar boyu bağışıklık bırakırlar. Bu alanda, iyi planlanmış klinik araştırmaların az sayıda olmasına rağmen, özellikle okul çocuklarında yapılmış benzer araştırmalar, hedef grupların tifoid ateşe karşı bağışıklanmasının bu hastalığın kontrolünde önemli bir adım olabileceğini göstermektedir.
    Halk Sağlığına Etkisi
    Tifoid ateşe, geleneksel olarak Salmonella Typhi diye bilinen, yüksek virulansa sahip, invazif enterik bir patojen olan Salmonella enterica neden olmaktadır. Sadece insanda Enfeksiyon yapar ve sıklıkla, taşıyıcıların dışkısı ile kontamine olmuş besin ya da sıvıların alınması ile bulaşır. DSÖ tahminlerine göre; Yıllık global insidansı %0.3’tür; bu da yılda 16 milyon yeni vaka ve 600 000 ölüm demektir. Bazı Asya ve Afrika ülkelerinde yıllık insidans %1’e yükselebilir. Bu ülkelerde fatalite hızı %10’dur. Tifoid ateşe bağlı ölümlerin yaklaşık %70’i Asya’da meydana gelmektedir. Endemik bölgelerdeki hastane kayıtları ve pasif surveyans çalışmaları, 5-12 yaşları arasında görülme sıklığının artığı göstermektedir. Bu kaynaklara göre, 2 yaş altındaki çocuklarda klinik belirtiler genellikle hafif şiddette olmaktadır. Bu yaş grubunda yanlış tanı konuyor olabilir. Ancak, son yıllarda Hindistan’da yapılan toplum bazlı prospektif sürveyansta, tifoid ateş insidansının 1-5 yaşları arasında da tepe değerlere ulaşabileceği saptanmıştır. Endemik bölgelerde, yaşa özel epidemiyolojik özelliklerin tanımlanması için daha ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir. Gelişmiş ülkelerde, 1940’lardan sonra yaşam koşullarının iyileşmesi ve antibiyotiklerin bulunması ile insidans ve mortalite hızları oldukça azalmıştır. Ancak, Güney ve Doğu Asya’nın bazı bölgelerinde, Afrika ve Güney Amerika’da halen bir halk sağlığı sorunudur. Tacikistan’da 1996-1998 yılları arasında, 24 000 kişiyi etkileyen, büyük bir salgın meydana gelmiştir. Özbekistan’dan da, son yıllarda, giderek artan sayıda vaka bildirilmektedir.
    Halen, antibiyotik tedavisi, tifoid ateşe bağlı mortaliteyi önemli derecede azaltabilmektedir. Ancak, son yıllarda, Salmonella Typhi kloramfenikol, trimetoprim-sülfometaksazol, ampisilin ve tetrasiklin gibi tedavisinde yaygın olarak kullanılan, ulaşılabilir oral antibiyotiklere karşı direnç geliştirmiştir. Vietnem’dan %89-93 oranında birçok ilaca dirençli-multidrug resistant-Salmonella Typhi suşları olduğu bildirilmiştir. Tacikistan’da ilaç rezistansının 3. kuşak sefalosporinleri ve kinolonları da içermesi korkutucudur.
    Endemik bölgelerde, tifoid ateşin sosyoekonomik etkisini saptamak zordur ancak tahmin edilebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde, tifoid ateşi olan bir bireyin direkt tıbbi maliyeti 2 500-4 500 Amerikan doları kadardır.
    Patojen ve Hastalık
    Salmonella Enterobakter ailesinden bir bakteri grubudur. Salmonellae çubuk şeklinde, gram negatif, spor oluşturmayan, fakültatif, anaerobik bir bakteridir ve birçok suşu peritrişöz flajelinin (H antijeni) yardımı ile hareket eder. Salmonella Typhi’nin alt tipi enterica’dır, serovarı typhi’dir ve taksonomik olarak Salmonella Enterica isimlendirilmiştir. H antijenine ek olarak, Salmonella Enterica kesin olarak tanımlanmasında kullanılan 2 polisakkarit yüzey antijeni bulunmaktadır. Biri; serogruplarının tanımlanmasında kullanılan, somatik 0 antijenidir (Salmonella Typhi serogrup D’dedir). Diğeri ise; kompleman aktivasyonunun alternatif yoluna ve kompleman-mediated lizise rezistan olan Vi (virulans) kapsüler antijendir.
    Bakteri vücuda girdikten sonra, gastrointestinal sistemde ilerler, retiküloendotelyal sisteme ve birçok intraselüler ortama özellikle makrofajların içine girmesinin Vi antijeninin varlığına bağlı olduğu düşünülmektedir. İnkübasyon süresi olan 5-21 gün sonrasında, hastalarda, halsizlik, baş ağrısı, karın ağrısı ve ateş gözlenir. Yetişkinlerde ve büyük çocuklarda konstipasyon görülürken, daha küçük çocuklarda ishal meydana gelebilir. Tifoid ateşin ağır formlarında, serebral disfonksiyon, deliriyum ve şok ile intestinal perforasyon ve hemorajiler önemli belirtiler arasındadır. Aklorhidrisi olan immün süprese hastalarda, daha az sayıda bakteri ile ağır hastalık tablosu ortaya çıkabilir. Tedavi ve risk faktörleri göz ardı edilirse, ortalama fatalite hızı %4’tür. Hastaların yaklaşık %1-4’ü Salmonella Typhi’yi intestinal sistemlerinde veya safra kesesinde aylarca veya yıllarca taşımaktadır (kronik taşıyıcı).
    Tifoid ateşin kesin tanısı için hastadan alınan örneklerden Salmonella Typhi’nin izole edilmesi gerekir. Hastalığın erken dönemlerinde, hastaların %90’ında kanda, intestinal sekresyonlarda veya kemik iliğinde kültür pozitiftir. Kan kültürünün sensitivitesi, %50-70 arasında değişmektedir. Vi polisakkaritine karşı serolojik reaksiyon değerlendirilerek kişinin kronik taşıyıcı veya yeni enfekte olduğu tespit edilebilir. Kronik taşıyıcılarda, bu antijene karşı yüksek titrede antikor yanıtı bulunmaktadır.
    Kloromfenikol, uzun yıllar boyunca, tifoid ateş tedavisinde tercih edilmiştir, ancak, 1970’lerden, 1980’lerden beri gözlenen direnç nedeniyle yerini ampisilin ve ko-trimaksazole bırakmıştır. Son yıllarda, bu ilaçlara karşı da direnç gelişince kinolon deriveleri ve 3. kuşak sefalosporinler kullanılmaya başlanmıştır.
    Bağışıklık Yanıtı
    Genellikle, tifoid ateş yaşam boyu bağışıklık bırakmaktadır. Reenfeksiyonlar nadirdir, genellikle erken antibiyotik kullanımı olan vakalarda gözlenmektedir. Tifoid ateşe karşı immunolojik korunmanın hem hücresel hem de hümoral yanıta bağlı olduğu düşünülmektedir. Enfeksiyonu takiben, spesifik antikorlar hem serumda hem de barsaklarda ortaya çıkmaktadır. Hayvan çalışmaları sonucunda, 0 antijen spesifik sekretuvar Ig A’nın önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Canlı attenüe Salmonella Typhi aşısının oral verilmesinden sonra spesifik sitotoksik T lenfosit aktivitesi (CTL) artmaktadır, bu da tifoid ateşe karşı koymada CTL’lerin önemini göstermektedir.
    Aşı ile Kontrolü Doğrulama
    İnsanların enfeksiyon kaynağı olması ve Salmonella Typhi’nin oral fekal yolla bulaşması nedeniyle kontrol önlemleri içinde, mutlaka sanitasyonun iyileştirilmesi ve besin hijyeninin sağlanması yer almalıdır. Ne yazık ki; bu alanlardaki iyileşmeler, hastalığın sık görüldüğü bölgelerde oldukça yavaş ilerleyen, sosyoekonomik gelişme ile yakından ilişkilidir. Tüm bunlara ek olarak, insan ve doğa kaynaklı afetler, insanların yetersiz sanitasyon koşullarında yaşamasına ve enterik patojenlerin yayılmasına neden olmaktadır.
    Teorik olarak, tifoid ateşin kontrolü, hem klinik vakaların hem de asemptomatik fekal Salmonella Typhi atılımı olan bireylerin yeterli antimikrobiyal tedavisi ile mümkündür. Bu yaklaşım, halen endemik bölgelerin çoğunda olmayan, gerekli ilaçlara ulaşılabilirliği ve doğru tanı koyabilen laboratuvarları da içeren iyi fonksiyon gören sağlık sistemini gerektirmektedir. Hızla gelişen ilaç dirençleri de, mikroorganizmanın yayılmasının önlenmesini güçleştirmektedir. Yanlış ilaç kullanımı, bu sorunun devam etmesine neden olmaktadır. En çok etkilenen populasyonların yaşam koşullarının düzelmesini sağlayacak sosyoekonomik gelişme meydana gelinceye kadar, tifoid ateşin kontrolünde etkili ve maliyeti karşılanabilir aşılar gerekmektedir.
    Tifo Aşıları
    Son 15 yıl içinde, 2 yeni tifo aşısı ruhsatlanmıştır ve biri parenteral, diğeri oral olmak üzere yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu aşılar, birçok ülkede kullanılan, eski, yüksek reaktojeniteye sahip, ısı-fenol ile inaktive edilmiş hücre aşısının yerine geçmişlerdir.
    Vi Polisakkarit Aşı
    Salmonella Typhi’nin saflaştırılmış Vi polisakkaritidir. Subkutanöz veya intramuskuler olarak, 2 yaş altındaki çocuklara 25 mg tek doz yapılmaktadır. Enjeksiyondan 7 gün sonra koruyuculuğu başlar. Depolama sırasında, 2-8 °C arasında tutulması önerilmektedir.
    Nepal'de yapılan randomize bir araştırmada, 20 aylık aktif sürveyans ile 5-44 yaş grubundaki kişilerin kültür pozitif tifoid ateşten %75 korundukları saptanmıştır. Güney Afrika'da son yıllarda yapılan çalışmalarda, 5-16 yaş grubundakilerin aşılama sonrası 3 yıllık izlemlerinde %55 etkili olduğu bulunmuştur. Aşıdan 10 yıl sonra bile, serum anti-Vi Ig G düzeyleri 1 mg ml_1'nin üzerindedir. Bu serum düzeyinin sıklıkla koruyuculuğu sağladığı belirtilse de bu konu üzerinde fikir birliği sağlanmamıştır. Ancak 10 yıl sonrasında da kontrol grubunda benzer oranda serum anti-Vi Ig G düzeyi tespit edilmiştir. Her ne kadar fikir birliğine ulaşılmamış bir konu olsa da, endemik bölgelerde okul çağındaki çocukların aşılanması çok önemlidir. Endemisitenin düşük olduğu bölgelerde, koruyuculuğun süresi belli değildir. Aşı 2 yaş altındaki çocuklarda etkili değildir ve Endonezya'da yapılmış bir çalışma da aşının 2-5 grubunda maliyet etkili olmadığını göstermiştir. Koruyuculuğun devamlılığını sağlamak için 3 yılda bir aşının tekrarlanması önerilmektedir. Sarı Humma ve Hepatit A aşılarında olduğu gibi Vi aşının diğer aşılarla birlikte endemik bölgelere yolculuk edecek olan kişilere yapılabilir. Aşı bileşenlerinin herhangi birine allerjik reaksiyonun olması dışında kontraendikasyonu bulunmamaktadır. HIV ile enfekte kişilerde güvenli olsa da, koruyucu antikor düzeyinin sağlanması CD4 pozitif T hücre düzeyi ile koreledir. Yan etkileri, ateş (%0-1), baş ağrısı (%1.5-3) ve enjeksiyon yerinin çevresinde 1cm.'den daha küçük çapta eritem veya endurasyondur (%7). Diğer saf polisakkarit aşılarda olduğu gibi, tekrarlayan dozlarda, immünolojik hafızaya bağlı antikorlarda belirgin ani artış etkisi gözlenmemektedir. Bu nedenle, protein-Vi polisakkarit konjugatları geliştirme çalışmaları devam etmektedir.
    Ty21a Aşısı
    Kimyasal mutajenlerle, 1970'lerin başında, Salmonella Typhi'nin canlı attenüe bir suşu ile Ty21a aşısı oluşturulmuştur. Koruyuculuk, aşının dozundan ve dozlar arası süreden etkilenmektedir. Aşı 2 gün ara ile 3 doz şeklinde verildiğinde, son dozdan 7 gün sonra immünite gelişmektedir. Endemik bölgelere yolculuk eden kişilere yılda bir ek doz önerilmektedir. Halen 3 yaş altındaki çocuklarda koruyuculuğu hakkında saha araştırması bulunmamaktadır.
    Aşı, 6 yaş üstündekilere ve genellikle enterik kapsüller halinde oral olarak verilmektedir. şili'de 200000'den fazla öğrenci üzerinde yapılan bir araştırmada, son dozdan itibaren en az 7 yıl boyunca, %62 koruyuculuğu olduğu saptanmıştır. Ty21a aşısının sıvı formu 2 yaş altındaki çocuklar tarafından daha rahatlıkla alınabilir ve kapsüler formundan daha immünojenik olduğu bulunmuştur. Halen çok az sayıdaki ülkede piyasada olmasına rağmen, zamanla enterik kapsül formunun yerini alacağı düşünülmektedir. şili'de 5-19 yaş grubunda 36 000 kişi üzerinde yapılan bir saha araştırmasında, %79 koruyuculuğun 5 yıl boyunca sağlandığı belirlenmiştir.Ty21a iyi tolere edilen bir aşıdır. Bu aşı, polio, kolera ve sarı humma gibi canlı aşılarla veya kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşı kombinasyonları (MMR) ile birlikte yapılabilir. Aşının öncesinde ve sonrasında 3 gün boyunca, proguanil ve antibiyotikler kullanılmamalıdır. Gebelere verildiğinde fetal sorunlara veya anomalilere neden olup olmadığı bilinmemektedir. Ty21a, T hücre sayısının (CD4) 200/mm3 ‘ün altında olma riski olmayan, asemptomatik HIV pozitif kişilere de verilebilmektedir. Aşı, 2-8 °C’de saklanmalıdır.
    Tifoid ateşe karşı koruyuculuğu daha yüksek aşılar geliştirmek amacıyla Salmonella Typhi’nin Ty21a dışındaki diğer suşları ile araştırmalar devam etmektedir.
    İnaktive Hücre Aşısı
    Her 3 yılda bir ek doz yapılması gereken bu aşı, 4 hafta ara ile 2 doz şeklinde parenteral olarak uygulanmaktadır. Birçok gelişmekte olan ülkede halen bulunmaktadır ve oldukça ucuzdur. Araştırmalar sonucunda koruyuculuğunun %51-67 arasında olduğu bulunmuştur. Saha araştırmalarında, ateş ve sistemik reaksiyon vakaların %9-34’ünde, işe veya okula kısa süreli gidememe %2-17’sinde gözlenmiştir. Nadiren anafilaktik reaksiyonlar dışında, aşının neden olduğu ölüm, kronik sorunlar veya sakatlık bildirilmemiştir.
    Yeni Aşılar ve DSÖ
    Halk sağlığı için yaygın olarak kullanılacak aşıların,
    • DSÖ’nün belirlediği kalite kriterlerini taşıması,
    • Güvenli ve bütün hedef gruplarında hastalık üzerinde belirgin etkisinin olması,
    • Bebeklere ve küçük çocuklara uygulanacaksa, aşı takvimlerine ve ulusal çocuk bağışıklama programlarına kolayca uyarlanabilmesi,
    • Birlikte verildiği diğer aşıların oluşturduğu immün yanıtı belirgin olarak etkilememesi,
    • Buzdolabı koşulları veya depolama kapasitesi gibi genel teknik kısıtlılıklara uygun olarak formüle edilmiş olması,
    • Farklı piyasalarda fiyatının uygun olması gerekmektedir.
    Tifo Aşıları ve DSÖ
    Eski, ısı ile inaktive edilmiş hücre aşısı her zaman uluslararası standartlara uygun olarak imal edilmiş olmasa da, parenteral Vi polisakkarit aşı ve canlı attenüe edilmiş oral Ty21a kaliteli ve güvenlidir. Bu aşıların koruyuculuk süreleri tam olarak bilinmemektedir. Belirgin reaktojenitesi nedeniyle, inaktive edilmiş hücre aşısının yerini daha az reaktif, ancak etkisi aynı olan modern aşılar almalıdır. Fakat, çoğunlukla ekonomik nedenlerle, eski aşı, birçok ülkede halen kullanılmaya devam etmektedir.
    Vi ve Ty21a aşılarının son geliştirilen formüllerinin koruyuculuğu 5 yaşın üzerindekilerde ve küçük çocukluklarda, orta derecede etkilidir (%50-70). Üç yaşından küçük çocuklar ile ilgili bilgiler yetersizdir.
    Hayatın ilk yıllarında tifoid ateş, bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmese de, son araştırmalar, bazı endemik bölgelerde en yüksek insidansın 5 yaş altı çocuklarda saptandığını göstermektedir. Bu bulgular, diğer endemik bölgeler için de gözden geçirilmeli, belki de bu yaş grubunun aşılamada öncelikli hale getirilmesi ve bu aşının aşı takvimine girmesi gerekmektedir. Bununla beraber, aşılar koruyuculuğu farklı mekanizmalarla sağladığından, potansiyel tamamlayıcı etkileri ile ilgili araştırmalar planlanmalıdır.
    Ne Vi polisakkarit aşısı, ne de Ty21a 2 yaşın altındaki çocuklarda ruhsatlıdır ve şu anki formülleri ile bu yaş grubundakilere uygulanamazlar. Tifoid ateşe karşı daha gelişmiş aşılar beklenirken etkililiği kanıtlanmış, halen ruhsatlı aşıların daha küçük yaş gruplarında kullanılması ile ilgili araştırmalar yapılmalıdır.
    Tifoid ateşin kontrolü ile ilgili ulusal kararları içeren stratejiler, yaşa özel insidansları, grupların enfeksiyon riskini ve maliyet etkinliğini kapsamına alan ölçümlerin analizlerine dayandırılarak geliştirilmelidir.
    Okul çağı çocuklarının ve genç erişkinlerin aşılanması tifoid ateşin bu yaş gruplarında bir halk sağlığı sorunu olduğu ve antibiyotik direncinin geliştiği yerlerde önerilmektedir. Salmonella Typhi suşları yaygındır. Bu koşullarda, tifoid ateşe karşı aşılama, sosyoekonomik gelişmenin Salmonella Typhi'nin yayılımını engellediği zamana kadar gerekli olacaktır. Uygun olduğunda, tifo aşıları tetanoz ve difteri aşıları ile birlikte verilebilmektedir.
    Düşük tifoid ateş endemisitesi olan ülkelerde zaman zaman yapılan bölgesel aşılamalar ve endemik bölgelere kısa süreli ziyarette bulunacak kişilerin aşılanmasında 2yeni aşıdan herhangi biri uygulanabilir. Ancak, aşıların tam koruma sağlamadıkları ve asla hijyenik önlemlerin yerini alamayacakları mutlaka eklenmelidir.

    içindekiler

    J. Reprod Med 1999 Vol. 8 Suppl 1.
    DOĞURGANLIK ÇAĞINDAKİ EVLİ KADINLARDA KONTRASEPTİF ETKİLİLİĞİ ÜZERİNE MÜDAHALENİN ETKİSİ
    Gao ERSHENG, Wang WENQUAN, Zhou LIFENG
    Fang KEJUAN, Gu JIANG, Qi QIWEI, Lun YULAN
    Wan JIAHUA, Tao JIANGUO, Qiu SHUHUA
    Zhao SHUANGLING, Tu XIAOWEN

    Nüfusun aşırı artışını kontrol etmek temel ulusal politikalardan biridir ve bu amaca ulaşmak için en etkili yöntem kontraseptif kullanımını artırmak ve daha etkili hale getirmektir. Fakat kontraseptif etkililiği farklı bölgelerde ve farklı topluluklarda birçok nedene atfedilebilen değişiklikler gösterir. Bu çalışmanın amacı Shanghai ve Qingdao Şehirleri'nin kırsal alanlarında üreme çağındaki evli kadınlarda kontraseptif etkililiğini etkileyen faktörleri ortaya çıkarmak ve kontraseptif etkililiği üzerine olan müdahalenin sonucunu değerlendirmek; böylece kontraseptif etkililiğini artıracak önlemler alabilmektir.
    MATERYAL VE METOT
    Kişiler

    Shanghai'daki Qibao ve Qingdao'daki Zhanggezhuang kasabaları çalışma alanları olarak seçilmiştir. Bu kasabalarda yaşayan 35 yaşın altındaki evli kadınlar çalışmaya alınmıştır.
    Metot
    İzlem bölümü de olan bu çalışmanın temelini oluşturan bir araştırma bir anket formunun doldurulmasıyla Ağustos 1991'den Kasım 1991'e kadar gerçekleştirilmiştir. Bu sürede Qibao'da 1800 kişi, Zhanggezhuang'da 4346 kişi incelenmiştir. Anketin ana içeriğini kadınların doğurganlık ve kontraseptif kullanım öyküsü, kontraseptif yöntem bilgisi ve kullanılmış olan kontraseptifin etkililiği oluşturmaktaydı. Müdahale Ocak 1992-Şubat 1992 arasında gerçekleştirilmiştir. Aktiviteler, aile planlaması bilgi materyallerinin sağlanması, yeni kontraseptiflerin uygulamaya sokulması (implant ve yeni tip intrauterin araç gibi), kontraseptiflerin nasıl doğru bir şekilde kullanılacağı üzerine konferanslar verilmesi, aile planlamasının güçlendirilmesini (aile planlaması alanında personel eğitimi ve çalışmalarını değerlendirme gibi) içermektedir. Müdahale sonrası araştırma Şubat 1994'den Mart 1994'e kadar yürütülmüştür.
    Veri Yönetimi ve Analiz
    Veriler, VAXII bilgisayarına girilerek ve SAS software paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. İsteyerek düşüğü etkileyen faktörler üzerine kurulmuş olan lojistik regresyon modelinde, isteyerek düşük değişkeni, bağımlı değişken olarak alınmıştır. İsteyerek düşük yapılmışsa "1", yapılmamışsa "0" olarak kodlanmıştır. Açıklayıcı değişkenler; kadının oturduğu yer, ortalama yıllık gelir, yaş, eğitim düzeyi, meslek, kontraseptif bilgisi ve araştırma zamanıdır. Gelir ve kontraseptif bilgisi sürekli değişkenlerdir. Kadının kontraseptif bilgi düzeyi skorlanırken, kadın, hatırlatma olmadan soruyu yanıtlamışsa iki (2) puan; hatırlatmadan sonra soruyu yanıtlamışsa bir (1) puan; hatırlatma olsa bile soruyu yanıtlayamamışsa sıfır (0) puan verilmiştir. Her kadının toplam bilgi skoru, dokuz çeşit kontraseptiften alınan toplam skordan elde edilmiştir. Oturulan yer; şehir (1,0), kasaba (0,1) ve kırsal bölge (0,0) olarak kodlanmıştır. İlk araştırmaya, sıfır (0), ikincisine bir (1) kodu verilmiştir. Eğitim düzeyi için; ilkokul veya daha düşük (1,0), ortaokul (0,0), lise veya daha yüksek (0,1) şeklinde bilgisayar giriş kodu verilmiştir. Yaş, < 25 (0,0), 25-29 (1,0), ³ 30 (0,1) olarak kodlanmıştır. İlk evlenme yaşı, < 20 (0,0), 20-24 (1,0), ³ 25 (0,1) şeklinde belirlenmiştir. Meslek, rençber (0,0,0), işsiz\evde\diğer (1,0,0), işçi (0,1,0) ve yüksek düzey (0,0,1) olarak kodlanmıştır.
    SONUÇLAR
    İsteyerek Düşük Hızı

    Shanghai'de müdahale öncesi isteyerek düşük hızı %7.53, müdahale sonrası isteyerek düşük hızı %3.28 iken; Qingdao'da bu hızlar sırasıyla %5.72 ve %2.86 dır. Qingdao'da hız yarı yarıya azalmıştır (Tablo I).
    Müdahale öncesi isteyerek düşük hızı, hem Shanghai hem de Qingdao'da müdahale sonrasındaki isteyerek düşük hızlarından anlamlı bir şekilde daha yüksek olarak tespit edilmiştir (u test, p<0.01).
    Kadının Yaşına Göre ısteyerek Düşük Hızı Müdahale öncesi, 29 yaşından daha büyük kadınlarda isteyerek düşük hızı, Shanghai'deki 29 yaşından daha küçük olan kadınlardaki isteyerek düşük hızından bariz bir şekilde daha düşüktür (u test, p<0.01) (Tablo II). Fakat müdahale sonrası iki grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (u test, p>0.05). Qingdao'daki değişme Shanghai'dekine benzer olarak gerçekleştirilmiştir. Müdahale sonrası, isteyerek düşük hızı her iki şehirde her iki yaş grubunda daha düşüktür (p<0.01) ve daha genç grupta daha azalmıştır.
    İsteyerek Düşüğü Etkileyen Faktörlerin Çok Değişkenli Analizi
    Tablo III'de çok değişkenli analiz sonucu, Shanghai'da yaşayan 30 yaş altındaki kadınların, ilk evlilik yaşı 25'den büyük olanların ve müdahaleyi kabul etmeyenlerin büyük olasılıkla isteyerek düşüğü olduğunu göstermektedir. Tablo IV'de meslek grubu işsiz /evde/diğer olan veya öğrenim düzeyi ilkokul ya da daha düşük olan kadınların daha yüksek isteyerek düşük riskine sahip olduğunu göstermektedir. Qingdao'daki isteyerek düşük üzerine müdahalenin ve yaşın etkisi Shanghai'dekinin benzeridir. Müdahale programı, hem Shanghai'deki hem de Qingdao'daki isteyerek düşük hızını azaltmıştır ve isteyerek düşük müdahale ile %50 civarında azalmıştır.

    Tablo I: Shanghai Ve Qingdao'daki Doğurganlık Çağındaki Evli Kadınlarda İsteyerek Düşük Hızı
    Müdahale Öncesi
    Müdahale Sonrası
    Şehir Kişi Yıl İsteyerek Düşük Sayısı İsteyerek Düşük Hızı (%) Kişi Yıl İsteyerek Düşük Sayısı İsteyerek Düşük Hızı (%)
    Shanghai 3.600 271 7.53 3.786 124 3.28
    Qingdao 8.692 497 5.72 9.336 267 2.86

    Tablo II: Shanghai Ve Qingdao'daki Yaş Grubuna Göre İsteyerek Düşük Hızı
    Müdahale Öncesi
    Müdahale Sonrası
    Yaş Grubu Kişi Yıl İsteyerek Düşük Sayısı İsteyerek Düşük Hızı (%) Kişi Yıl İsteyerek Düşük Sayısı İsteyerek Düşük Hızı (%)
    Shanghai            
    <=29 2.034 190 9.34 2.354 84 3.57
    >29 1.566 81 5.17 1.432 40 2.79
    Qingdao            
    <=29 6.010 398 6.62 6.879 203 2.95
    >29 2.682 99 3.69 2.457 64 2.60


    Tablo III: Shanghai'daki İsteyerek Düşük Üzerine Etki Eden Faktörlerin Lojistik Regresyon Analizi (n = 3515)
    Değişken Katsayı Standart Hata p OR %95 GA
    Gelir -0.0002 0.0008 0.00 1.000  
    Yaş 25-29 -0.807 0.132 0.005 0.446 0.344-0.578
    30 ve üstü -1.104 0.305 0.000 0.332 0.182-0.603
    İlk evlenme yaşı
    25 ve üstü 0.778 0.197 0.002 2.179 1.480-3.203
    Müdahale -0.648 0.163 0.000 0.523 0.380-0.720

    Tablo IV: Qingdao'daki İsteyerek Düşük Üzerine Etki Eden Faktörlerin Lojistik Regresyon Analizi (n = 6921)
    Değişken Katsayı Standart Hata p OR %95 GA
    Yaş 25-29 -0.262 0.043 0.031 0.770 0.707-0.837
    30 ve üstü -0.774 0.095 0.000 0.461 0.383-0.556
    Meslek
    İşsiz/evde/diğer 0.359 0.074 0.001 1.433 1.239-1.655
    Eğitim düzeyi
    İlkokul veya daha düşük 0.238 0.029 0.007 1.269 1.199-1.343
    Müdahale
    -0.688 0.101 0.000 0.503 0.412-0.613



    Kontraseptif Kullanımının Etkisi
    Yaşam tablosu analiz sonuçları, bir yıl içinde enjekte edilebilen kontraseptif ve intrauterin araç kullanımının bırakılmasının, Shanghai'deki ikinci araştırmada, ilk araştırmadakinden daha düşük olduğunu göstermektedir (Tablo V). ıkinci araştırmada, bir yıl içinde gönüllü cerrahi yönteminin kullanımı daha yüksek iken, kondomun bırakılması daha düşüktür, fakat aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. Qingdao'da ilk araştırmaya göre ikinci araştırmada, bir yıl içinde kondomun enjekte edilebilen kontraseptifin, gönüllü cerrahi yöntemin ve intrauterin aracın bırakılması daha düşük sıklıkta gerçekleşmiştir.

    Tablo V: Shanghai ve Qingdao Arasında Bir Yıl İçinde Farklı Kontraseptiflerin Bırakılma Hızı (%)

    Kondom Kontraseptif Hap Gönüllü Cerrahi Yöntem İntrauterin Araç
      İlk Araştırma İkinci Araştırma* İlk Araştırma İkinci Araştırma* İlk Araştırma İkinci Araştırma* İlk Araştırma İkinci Araştırma*
    Shanghai (n) 58 48 137 105 18 39 1.534 1.629
    Bırakılma hızı 12.07 2.08* 5.11 0.00* 0.00 2.56** 0.98 0.86**
    Qingdao (n) 119 29 197 254 1.158 1.190 3530 3754
    Bırakılma hızı 1.68 0.34* 4.57 4.33* 0.78 0.08** 1.36 0.45**


    * Müdahale sonrası araştırma
    Longrank test:

      ** p <0.05
      ** p > 0.01

    Tartışma
    Çok değişkenli analiz sonucu, Shanghai ve Qingdao'da yaşayan kadınlarda yaş artıkça isteyerek düşük yüzdesinin azaldığı saptanmıştır. Daha yaşlı olan kadınlar genellikle çocukludurlar, bu nedenle çoğu intrauterin araç ve gönüllü cerrahi gibi güvenilir kontraseptifleri seçmişlerdir. Bundan başka daha yaşlı olan kadın kontraseptif kullanımında daha beceri sahibidir, böylece daha az olasılıkla gebe kalıp, isteyerek düşüğü isteyebilirler. Geç evlenen kadınların çoğunun çocuğu yoktur veya gebe kalmak için planları vardır. Bu nedenle bu kadınlar kondom, oral kontraseptif, ritm yöntemi gibi güvenilirliği daha düşük olan kontraseptif yöntemleri kullanırlar, isteyerek düşük daha olasıdır. Öğrenim düzeyi daha düşük veya mesleği işsiz, evde veya diğer grubunda belirtilmiş kadınlarda isteyerek düşük hızının daha yüksek olması geleneksel değerlere ve öğrenime bağlı olabilir. Dongyang Şehri Zhengjiang bölgesindeki bir araştırma daha genç veya okuma yazma bilmeyen kadınlarda kontraseptif başarısızlığının daha yüksek olduğunu bulmuştur. O çalışmanın sonucu bizim araştırmanın sonucu ile benzerlik göstermektedir.
    İsteyerek düşük hızı 1991'de %7.18 ve 1994'de %6.05' idi. İlk araştırmada bu hız %7.53 (1991), ikinci araştırmada %3.28 (1994) olarak bulunmuştur. Müdahale sonrası isteyerek düşük hızı düzeyinin müdahale öncesindekinden ve 1994'de Shanghai'de toplam nüfusunkinden daha düşüktür. Liu ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir çalışma isteyerek düşüğün aile planlaması hizmetlerinin güçlendirilmesiyle (eğitim, politika ve teknoloji) isteyerek düşüğün azaltılabileceğini göstermiştir. Bu çalışmada isteyerek düşük hızı iki yıl sonraki müdahalenin sonrasında dörtte bir oranında azalmıştır.
    Hem Shanghai hem de Qingdao'da çeşitli kontraseptiflerin bırakılması, ikinci araştırmada isteyerek düşük düzeyi gibi daha düşük olarak bulunmuştur. Güçlendirilmiş aile planlaması yönetimi uygun bir şekilde bilgilendirme kontraseptif kullanım etkililiğini artırabilir ve isteyerek düşüğü azaltabilir. Diğer çalışmalar da hizmet verenlerin eğitimine daha dikkat edilmesinin kontraseptif kullanımındaki devamlılığı artırabileceğini ve isteyerek düşüğü azaltabileceğini göstermiştir.

    Uzm. Dr. Yeşim BABÜR
    Hacettepe Üniversitesi
    Sağlık Merkezi

    içindekiler

  • Bültenler