|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Yıl 21 * Ocak 2000* Sayı 1
İÇİNDEKİLER
- GÜLVEREN LİSESİ SON SINIF ÖĞRENCİLERİNİN BAZI BESLENME ALIŞKANLIKLARININ SAPTANMASI VE BUNUN
MALNÜTRİSYON PREVALANSI İLE OLAN İLİŞKİSİ
Dr. Fatih Oğuz ÖNDER*
* Intern Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi.
GİRİŞ
Bilindiği gibi bireylerin ve toplumların sağlıklı olarak yaşamasında, ekonomik ve sosyal yönden gelişmesinde, refah düzeyinin artmasında,mutlu, huzurlu ve güvence altında varlığını sürdürebilmesinde; yeterli ve dengeli beslenme temel koşullardan birisi, belki de en önemlisidir. Yetersiz ve dengesiz beslenmenin, toplum sağlığını olumsuz yönde etkileyeceği, sosyal ve ekonomik gelişmeyi yavaşlatacağı kabul edilmektedir. Dengeli ve yeterli miktarda gıda tüketmeyen insanların hastalıklara karşı direnci az, çalışma verimleri düşük olur. Kişisel ve toplumsal tutum, davranış ve tepkileri sağlıksız olur1. Özellikle gelişmekte olan toplumlarda çocuğun büyümesi ve gelişmesi toplumun beslenme ve sağlığının duyarlı bir göstergesi olarak kabul edilmektedir2. Erken yaşlarda yetersiz beslenme nedeniyle beynin yapısal ve organik fonksiyonlarında meydana gelen bozukluklar ileri yaşlarda davranış bozukluğu ve öğrenme yeteneklerinin azalması şeklinde ortaya çıkabilmektedir 3. Bu konuda yapılan çalışmalar; çocukların öğrenme yeteneklerinde azalmalar olduğunu, belleklerinin zayıfladığını, bazı becerilerinin azaldığını ve çevreye karşı daha ilgisiz olduklarını göstermektedir4,5. Yetersiz ve dengesiz beslenmeye bağlı olarak en çok karşılaşılan sorunlar; kadınlarda, gebe ve emziklilerde, kansızlık, şişmanlık, zayıflık, vitamin ve mineral yetersizliği, enfeksiyonlar, kalp ve damar hastalıkları, çocuklarda; kansızlık, büyüme ve gelişme bozuklukları, raşitizmdir. Bunların tümüne Türkiye'de çeşitli boyutlarda rastlanmaktadır. Beslenme normlarının gerektirdiği miktarlarda günlük enerji, protein, vitamin ve mineral madde tüketmeyen veya bunları dengesiz şekilde tüketenlere her gelir grubunda, her meslekte ve yerleşim yerinde rastlanmakta ve bu durum eğitim düzeyine bağlı olarak daha da belirginleşmektedir6. Beslenme alışkanlıkları; zaman içinde, ülkeler, toplumlar arasında farklılıklar göstermektedir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişikliklerin farkında olmak ve bunların ekonomik, sosyodemografik faktörler ve sağlık ile olan ilişkilerini saptamak, beslenme alışkanlıklarının nedenlerini ve sonuçlarını anlamaya önemli ölçüde ışık tutmaktadır. Kuşkusuz bu da, insanların daha sağlıklı beslenmeleri için gereken değişikliklerin yapılabilmesi ve geliştirilebilmesi konusunda yardımcı olacaktır7. Ergenlik dönemindeki gençlerin beslenme ihtiyaçlarını değerlendirirken bu dönemi puberte ve adölesan dönemi olarak ikiye ayırmak yararlı olur. Puberte seksüel gelişimin tamamlanmasıyla ve üreme kapasitesinin kazanılmasıyla sona eren dönem olarak tanımlanır. Bu dönem genellikle kızlarda 13, erkeklerde ise 15 yaşında tamamlanır. Puberte vücut gelişiminin çok hızlı olduğu bir dönemdir. Bu dönemde cinsiyetler arası veya aynı cinsiyetten kişiler arası beslenme özelliklerinin karşılaştırılması çok zordur. Adölesan dönemi ise yaklaşık olarak kadınlarda 13-17; erkeklerde ise 15-21 yaşları arası dönemi kapsar. Büyüme puberteye göre daha yavaştır. Artmış beslenme ihtiyacının devam ettiği bir dönemdir. Ayrıca dikkatli ve bilinçli davranılmadığı taktirde beslenme ile ilgili çeşitli sorunlarla karşılaşılabilecek bir dönemdir8. Vücut ağırlığının değerlendirilmesi enerji yönünden yeterli beslenmenin en geçerli göstergesidir. Sağlıklı ve düzenli beslenen bireylerin boy uzunlukları ve vücut ağırlıkları arasında uyum bulunmaktadır. Boy uzunluğuna göre olması gereken vücut ağırlığına ideal vücut ağırlığı denilmektedir. İdeal vücut ağırlığı değerini saptamada çeşitli yöntemler ve indeksler kullanılmaktadır. Bunlardan son yıllarda Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen BMI (body mass index-vücut kitle indeksi) sıklıkla kullanılan yöntemdir9. Bu araştırma; Gülveren Lisesi üçüncü sınıf öğrencilerinin bazı beslenme alışkanlıklarını belirlemek, öğrenciler arasında malnütrisyon prevalansını saptamak amacıyla yapılmıştır. Bu sayede beslenme konusundaki problemlere dikkat çekerek adolesanlarla ilgili yapılacak daha kapsamlı çalışmalara bir kaynak oluşturmak amacıyla planlanmıştır. YÖNTEM
Öğrencilerde malnütrisyon prevalansını hesaplamak amacıyla Dünya Sağlık Örgütü'nün Vücut Kitle İndekslerine dayalı sınıflandırması esas alınmış ve bu amaçla öğrencilerin boy uzunlukları ve vücut ağırlıkları uygun şartlarda ölçülmüştür. Veriler ki kare testi ile analiz edilmiştir.
BULGULAR
Öğrencilerin Beslenme Alışkanlıkları
p>0.05.
*Sütun yüzdeleri alınmıştır. Öğrencilerin kahvaltı yapma alışkanlıkları değerlendirdiğinde %60,7'sinin düzenli kahvaltı yaptığı, kız ve erkekler arasında anlamlı oranda farklılık gösterdiği saptanmıştır. Erkeklerin %76,6'sı düzenli kahvaltı yaparken %10,7'si hiç kahvaltı yapmadıklarını belirtmişlerdir. Bu oran kız öğrencilerde, sırası ile %42,8 ve %28,6 olup her iki cinsiyet arasındaki kahvaltı yapma durumu dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (Tablo II).
p=0.004.*Sütun yüzdeleri alınmıştır.
Öğrencilerin vücut kitle indeksleri incelendiğinde %18,8'inin zayıf (BMI£18.49), %72,9'unun normal (18.50-24.99) ve %8,3'ünün şişman (BMI³25.00) olduğu tespit edilmiştir. Vücut kitle indeksinin 18,5'ten küçük olması ve 24.99'dan büyük olması malnütrisyon kriteri olarak kabul edildiğinde öğrencilerin %27.1'i malnütrisyonlu, %72.9'u normal olarak bulunmuştur. Malnütrisyon oranı erkek öğrencilerde %22.3 iken, kız öğrencilerde %32.5 olarak bulunmuştur. Ancak istatistiksel olarak bu fark anlamlı çıkmamıştır (p>0.05) (Şekil 1). ![]()
Sabah kahvaltısı ve malnütrisyon arasındaki ilişki değerlendirildiğinde malnütrisyonu olanların %39,1'i düzenli kahvaltı yaparken malnütrisyonu olmayanlarda düzenli kahvaltı yapma oranı %69.3 olarak saptanmıştır. Malnütrisyonu olanların %34.7'si, malnütrisyonu olmayanların ise %12.9'u hiç kahvaltı yapmadıklarını ifade etmişlerdir. Bu değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (Tablo III).
p=0.04.
*Sütun yüzdeleri alınmıştır. Öğün aralarında besin tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğinde öğrencilerin %80.9'unun öğün arası besin tükettiği tespit edilmiştir. Öğün aralarında tüketmeyi tercih ettikleri besinler sıralandığında meyve %36,1 ile ilk sırayı almıştır. Öğrencilerin okul kantininden alabildikleri besinler sıklık sırasına göre; simit, kola, hamburger, tost ve ayran olup kantinde meyve satışı yapılmamaktadır. TARTIŞMA
Öğrencilerin %60.7'si düzenli kahvaltı yaptıkları saptanmıştır. Günlük tüketilen öğün sayısında olduğu gibi bu konuda da kızlarla erkekler arasında belirgin bir fark gözlenmiştir. Erkeklerin %76.6'sı, kız öğrencilerin ise yalnızca %42.8'i düzenli kahvaltı yaptığını belirtmiştir. 1985'te Sagun tarafından yapılan araştırmada kız öğrencilerde sabah kahvaltısı yapma %58.9 oranında iken erkek öğrencilerde bu oran %73.3'e ulaşmaktadır10. Yapılan araştırmadaki sonuçlar bu araştırmaya uygunluk göstermektedir. Erkeklerin %10.7'si hiç kahvaltı yapmazken kız öğrencilerde kahvaltı yapmama oranının, bunun yaklaşık 3 katı (%28.6) olduğu belirlenmiştir. Kahvaltı günün en önemli öğünüdür. Okula aç gelen öğrencilerin tok gelen öğrencilere göre daha başarısız olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır11 . Harvard Üniversitesi tarafından yapılmış bir araştırmanın sonucuna göre düzenli kahvaltı yapmak bir alışkanlıktır ve tüm hayat boyunca sağlığın korunmasına yardımcı olur6. Öğrencilerin %80.9'u öğün arasında besin tüketmektedir. Öğün arası besin olarak öğrenciler en çok meyveleri (%36.1) tercih etmektedirler. Ancak okul kantininden öğün aralarında temin ettikleri besinler en çok simit (%44.9) ve koladır (%42.7). 1985 yılında Sagun tarafından yapılan araştırmada sandviç-simit tüketimi orta sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerde %78.1; kola, meyve suyu tüketimi %73.0 gibi yüksek oranda; meyve tüketimi ise bu değerlerden çok daha düşük olarak (%30.9) bulunmuştur10. Öğrencilerin boy uzunluğu ve ağırlık ölçümleri yapılmıştır, bu ölçümlere dört öğrenci katılmamıştır. Öğrencilerin vücut kitle indeksleri değerlendirildiğinde erkek öğrencilerin %15.5'i zayıf, %77.7'si normal, %6.8'i şişman; kız öğrencilerin ise %22.5'i zayıf, %67.5'i normal, %10.0'ı şişman bulunmuştur. Kız ve erkek öğrenciler malnütrisyon sıklığı açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Benzer bir araştırmada obesite prevalansları kızlarda %8.6 ve erkeklerde %6.4 olarak bulunmuştur12. Öğrencilerin % 69.7'si normal kiloya sahip; %22.9'u zayıf olarak bulunmuştur12. Türkiye genelinde yapılan bir araştırmada obesite prevalansları erkeklerde %7.5, kızlarda %10.4'tür13. Buna göre yapılan çalışmada saptanan değerler Türkiye geneline benzemektedir. Yetersiz beslenme çevresel faktörlerin ve yoksulluğun da etkisiyle birlikte büyüme ve gelişmenin kalıcı olarak geri kalmasına neden olabilir. Obesite ileri yaşlarda gelişen hipertansiyon, tip 2 diyabet, kalp hastalıkları ile ilişkili bulunmuştur. Bu araştırmada malnütrisyon saptananların çoğunun düzenli kahvaltı yapmadığı saptanmıştır. Hiç kahvaltı yapmayan 16 öğrencinin 8'inde (%50.0) malnütrisyon varken düzenli kahvaltı yapan 52öğrencinin sadece 9'unda (%17.3) malnütrisyon saptanmıştır. Bu araştırmada düzenli kahvaltı yapılmaması ile malnütrisyon arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. ÖNERİLER
Öğrenciler arasında malnütrisyon prevalansı ve obesite prevalansı ciddi boyutlarda bulunmuştur. Bu araştırmadan yola çıkarak bundan sonra yapılacak çalışmalarda obesiteye neden olan faktörler belirlenmelidir. Okullardaki sağlık bilgisi derslerinde, sağlık ocaklarında ve basın yayın organlarında düzenli beslenmenin önemi vurgulanarak obesitenin yetişkin dönemde yol açabileceği hastalıklar (hipertansiyon, dislipidemi, kalp ve damar hastalıkları, hiperinsulinemi gibi) hakkında bilgi verilmelidir. Öğrencilerin büyük çoğunluğunun öğün aralarında besin tükettiği saptanmıştır. Öğün aralarında öğrenciler en çok meyve tüketmektedirler. Ancak okul kantininden aldıkları besinler arasında kola ve simit ilk sırada yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında okul kantininde meyve de satılmasının öğrencilerin beslenmelerine yararlı olacağı düşünülmektedir. Kaynaklar ANKARA'DA BİR TURİZM ŞİRKETİNDE ÇALIŞAN ŞOFÖRLERİN TÜBERKÜLOZ ENFEKSİYONU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Dr. Songül A. VAİZOÐLU*
* Uzm. Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı. GİRİŞ
Türkiye'de verem hastalığı ile mücadele etmek amacıyla Verem Savaşı Daire Başkanlığı ve Verem Savaş Dispanserleri kurulmuştur; verem hastalığı teşhis, tedavi ve aşılama konularında hizmet vermektedirler. Bu araştırmada amaçlar;
MATERYAL ve METOD
Çalışma, kesitsel tipte epidemiyolojik bir araştırmadır. Araştırmanın Değişkenleri aşağıda verilmiştir; 1.Bağımlı Değişkenler: Tüberküloz semptomları, PPD testi sonucu 2.Bağımsız Değişkenler: Yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, sigara kullanımı, ilaç kullanımı, geçirilen hastalıklar, tüberküloz enfeksiyonu bulunan kişilerle yakın temas, BCG skarı. Araştırmada Kullanılan Terim, Sınıflandırma, Yöntem ve Kriterlerin Açıklanması PPD Testi (Purified protein derivative= Saflaştırılmış protein türevi): Tüberküloz basilinin proteinlerinden hazırlanmakta olup 1 cc'lik özel, tek kullanımlık enjektörle sol kolun 2/3 üst kısmına deri içine (intradermal) 0.1 cc dozunda uygulanmıştır. PPD TESTİNİN DEÐERLENDİRİLMESİ
AKCİĞER GRAFİSİ
0 --> Normal
Veri toplamak için araştırmacılar tarafından servis şoförlerine anket formları uygulanmış ve BCG skar muayeneleri yapılmıştır. Ankara IV. Verem Savaş Dispanseri'nde PPD testi uygulama ve değerlendirme konusunda bir haftalık eğitim alan araştırmacı tarafından PPD testleri uygulanmıştır ve kişiler arası farklılıkları önlemek amacıyla 72 saat sonra aynı araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir. PPD uygulaması için gerekli olan 5 flakon tüberkülin ve 54 adet enjektör IV.Verem Savaş Dispanseri'nden temin edilmiştir. Akciğer grafileri 4. Verem Savaş Dispanseri'nde mikrofilm olarak çekilmiş ve bütün grafiler aynı hekim tarafından değerlendirilmiştir. Verem Savaşı ile ilgili broşür, afiş ve posterler T.C. Sağlık Bakanlığı Verem Savaşı Daire Başkanlığı'ndan sağlanmıştır. Çalışmada 12 soruluk bir anket formu kullanılmıştır ve BCG skarı, PPD sonucu ve akciğer grafisi sonucu değerlendirilmiştir. Araştırmada kullanılan anket formu için ön deneme bir başka turizm şirketinde çalışan 10 şoföre uygulanarak değerlendirilmiştir. Veriler yüzyüze anket yöntemi ile araştırmacılar tarafından toplanmış veri girişi, ve analizi Epi İnfo 5.0 istatistik paket programı kullanılarak yapılmıştır. Araştırma öncesinde Turizm Şirketi yöneticilerinden gerekli izinler alınmıştır. BULGULAR
Çalışmaya katılan servis şoförlerinin evlerinde yaşayan kişi sayısı 1 ile 6 arasında değişmekte olup ortalaması 4.1 bulunmuştur. Servis şoförlerinin %68,5'inin (37 şoför) çalıştığı servis aracının kendisine ait olduğu saptanmıştır. Şoförlerin çalıştıkları servis aracı tipi dağılımı Tablo I'de gösterilmiştir.
Tablodan görüldüğü üzere servis araçlarının %75.9'unu minibüsler oluşturmaktadır. Servis şoförlerinde sigara kullanımı Tablo II'de görülmektedir.
Tablodan görüldüğü üzere şoförlerde sigara kullanım oranı %70.4'olarak saptanmıştır. Servis şoförlerinde PPD testini etkileyebilecek ilaç kullanımı saptanmamıştır. Şoförlerde PPD testini etkileyebilecek hastalık olarak bir şoförde Tip II Diabetes Mellitus saptanmıştır. Çalışmaya katılan servis şoförlerinden tüberkülozlu kişilerle yakın temasta bulunan iki kişi saptanmıştır. Şoförlerin temas ettikleri kişilerden biri şoförün dayısı, diğeri eniştesidir. Servis şoförlerinde tüberküloz hastalığını düşündüren semptom sayısının dağılımı Tablo III'de gösterilmiştir.
*Halsizlik, kilo kaybı, gece terlemesi, öksürük ve/veya balgam, Tablo III'de görüldüğü üzere tüberkülozu düşündüren semptom varlığı %35.2'dir (19 şoför). Servis şoförlerinin BCG skar sayısı Tablo IV'de görülmektedir.
Tablodan görüldüğü üzere 5 servis şoföründe BCG skarı bulunmamıştır. En büyük grubu 1 adet BCG skarı bulunanlar (%61.0) oluşturmuştur. Çalışma kapsamındaki servis şoförlerinin PPD testi sonuçları dağılımı Tablo V'de gösterilmiştir.
PPD testi pozitifliği aşağıdaki kriterlere göre değerlendirilmiştir.
Yukarıdaki kriterlere göre değerlendirilen Servis Şoförlerinin PPD testi sonuçları Şekil 1'de görülmektedir. ![]()
Servis Şoförlerinin BCG skar varlığı ile PPD testi pozitifliği arasındaki ilişki Tablo VI'da gösterilmiştir.
BCG skarı bulunması ile PPD pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. (x2=1,46, p>0,05) (Tablo VI). Servis şoförlerinin sigara kullanımı ve PPD testi pozitifliği arasındaki ilişki Tablo VII'de gösterilmiştir.
Sigara kullanımının PPD testi sonucu üzerine bir etkisi olmadığı saptanmıştır (x2=0.28, p>0.05). (Tablo VII). Servis şoförlerinde semptom varlığı ile PPD testi sonuçları arasındaki ilişki Tablo VIII'de sunulmuştur.
Tüberküloz semptom varlığı ile PPD testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (x2=1.97, p>0.05) (Tablo VIII). Araştırmaya katılan servis şoförlerinde semptom varlığı ile sigara kullanımı arasındaki ilişki Tablo IX'da gösterilmiştir.
Sigara kullanımı ile semptom varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (x2=1.77, p>0,05) (Tablo IX). TARTIŞMA
Daha önce yapılan birçok araştırmaya göre tüberküloz hastalığı 25-34 yaşları dışındaki yaş gruplarında erkeklerde daha sık görülmektedir2. Araştırma grubunun tamamının erkeklerden oluşması ve yaş ortalamasının 38 olması nedeniyle tüberküloz hastalığı açısından yüksek risk altında oldukları düşünülmüştür. Servis şoförlerinin evlerinde ortalama 4.1 kişi yaşadığı belirlenmiştir. 1998 Nüfus ve Sağlık Araştırması sonuçlarına göre Türkiye genelinde evde yaşayan kişi sayısı ortalama 4.3 olup kentlerde 4.0'dır. Grubun ortalaması kentlerdeki ortalama ile uyumlu bulunmuştur. Tüberkülozun çoğunlukla, balgam yayması pozitif olan hastadan damlacık yolu ile bulaştığı bilinmektedir. Havalandırmanın yetersiz olduğu kalabalık yerler enfeksiyon bulaşması için ideal ortamı oluşturmaktır2,3,4. Araştırma sonucunda, kullanılan servis araçlarının %75.9'unun (41 şoför) minibüs olduğu saptanmıştır. Minibüsler gibi yetersiz havalanan küçük hacimli ortamların bulaştırıcılığı artırabileceği düşünülmüştür. Servis şoförlerinin %70.4'ü sigara kullandıklarını söylemişlerdir. Sigara kullanımının neden olduğu akciğer patolojilerinin tüberküloza yatkınlığı artırdığı bilinmektedir2. Ancak araştırma grubunda sigara kullanımı ile PPD testi pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (x2=0.28 p>0,05). Tüberküloz enfeksiyonu olan kişilerle yakın temas ve hastalığın az kişide bulunması ve PPD testini etkileyebilecek ilaç kullanımının bulunmaması nedeniyle PPD testi sonuçları ile değerlendirilmesi uygun görülmemiştir. Servis şoförlerinin %36.2'sinde tüberküloz hastalığını düşündüren semptomlardan bir veya daha fazlası bulunmuştur. Araştırmada semptom varlığı ile PPD testi pozitifliği arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (Tablo X) (x2=1.97, p>0.05). Sigara kullanımı ile de semptomlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamasına rağmen (Tablo IX) sigara kullanımının servis şoförlerinde bulunan semptomlara yol açabileceği düşünülmüştür2. Servis şoförlerinin %9.3'ünde (5 şoför) BCG skarı bulunmamıştır. Bunların %80'inde (4 şoför) PPD testi pozitif olarak saptanmıştır. BCG aşısı bulunmayanlarda PPD testi pozitifliğinin oranı doğal enfeksiyon oranını vermektedir5. Araştırma grubunda doğal enfeksiyon oranı %80'olarak saptanmıştır. Teşhis ve tedavinin gecikmesi durumunda her ARB pozitif olgu ile ortalama 2-3 enfekte vaka oluşabildiği gözönüne alındığında tüberkülozla savaşta basil çıkaran hastaların saptanarak sağaltımı önemli bir unsurdur6. Günümüzde asemptomatik hastalarda M.tuberculosis enfeksiyonun belirlenmesinde tek güvenilir test PPD deri testidir2,7. Ancak PPD pozitifliği aktif tüberkolüzu göstermediğinden PPD testi pozitif olan tüm olguların ileri laboratuvar ve radyolojik tetkiklere yönlendirilmesi gereklidir2. Araştırma grubuna tanıda bir sonraki aşamayı oluşturan akciğer grafisi çekilmesi için gerekli olanaklar sağlanmıştır. 54 servis şoförünün 7 tanesi akciğer grafisi çektirmiştir. Bu kişilerden biri tüberküloz hastalığı açısından şüpheli olarak değerlendirilerek ileri laboratuvar ve radyolojik tetkiklere yönlendirilmiştir. Aktif tüberküloz saptanması durumunda bu kişinin yakın temasta olduğu kişilerin de tüberküloz hastalığı yönünden değerlendirilmeye alınması sağlanacaktır. Diğer 6 servis şoförünün akciğer grafilerinde tüberküloz hastalığını düşündürebilecek bulgu saptanmamıştır. ÖNERİLER
2.Tüberküloz hastalığı saptanan şoförlerle yakın temasta bulunan kişiler de tüberküloz hastalığı açısından değerlendirilmelidir, 3.Türkiye'de servis şoförlerinin işe girişleri sırasında herhangi bir sağlık muayenesinden geçmemesi önemli bir sorundur. Kapalı ortamda çalışmaları ve taşıdıkları kişilerle aynı kapalı ortam havasını solumaları, tüberküloz yayılması açısından önemlidir. Bu nedenle işe giriş muayeneleri zorunlu olmalı, daha önceden işe başlamış olanların kontrolleri yapılmalıdır. 4.Tüberkülozlu bir hasta belirlendiğinde işinden atılması vb. durumlar katılımı engelleyeceğinden özlük hakkı kaybı olmamasına dikkat edilmelidir. Kaynaklar Weekly Epidemiological Record; 73rd Year 13 March 1998.
GİRİŞ
METODLAR
Bildirilmesi gereken TB vakası tanımı olarak Avrupa konsensus tanımlaması kullanıldı. Mycobacterium Tuberculosis kompleksini tanımlama yeteneğine sahip laboratuvarların yaygın olarak bulunduğu ülkelerde kesin vaka kültürle konfirme edilmiş vaka olarak tanımlandı; diğer ülkelerde ise balgam yayması asid fast basil (AFB) için pozitif sonuç veren hastalar kesin vaka olarak kabul edildi. 1995 yılında saptanan kesin ve kesin olmayan vakalar (TB ile uyumlu klinik veya radyolojik belirti veya bulgular ve klinisyenin tam bir antitüberküloz tedavisi uygulama kararı) rapor edildi. Her vaka için istenen veriler şunlardır: bildirim yılı; bildiren ülke; yaş; cinsiyet; doğum yerine göre coğrafi köken; ulusal tanıma göre vakanın durumu: yeni (daha önce hiç TB tanısı almamış hasta) veya rekürren; hastalığın konumu (pulmoner-akciğer parankimi ve/veya trakeobroşiyal ağacı ilgilendiren; ekstrapulmoner veya her ikisi); kültür ile bakteriyolojik konfirmasyon ve spontan olarak çıkartılan balgamdan yapılan yayma incelemesinin AFB yönünden sonucu. Kişisel anonim kompüterize veriler talep edildi. Bunu karşılayamayan ülkelerden standart tabloları doldurmaları istendi. Ülkelerden 1995 yılında toplanan verilerin her zaman konsensus formatına ve tanımlarına uymaması ihtimali nedeniyle aşağıda belirtilen alternatif klasifikasyonlar kabul edildi: hastanın yaşadığı şehre göre coğrafi kökeni; hastalığın respiratuar, ekstrarespiratuar veya her ikisi şeklinde tanımlanan tutulum yeri (respiratuar TB, pulmoner TB ve/veya plevral TB ve/veya intratorasik lenfatik TB' u kapsar); ve kültür ve/veya balgam yayması sonuçlarına dayanan bakteriyolojik konfirmasyon. 1995 yılına ait yeni TB vakalarının (insidans olarak da isimlendirilir) bildirim oranı Birleşmiş Milletlerin demografik verilerine dayanılarak 100.000 nüfusta bir olarak hesaplandı.
SONUÇLAR
46 ülkeden 43'ü tüm yeni ve rekürren vakaları, 2 ülke (Yunanistan ve Kazakistan) sadece yeni vakaları, 1 ülke (İspanya) sadece yeni respiratuar vakaları bildirdi. 15 ülke, yabancı uyruklu vatandaşlarında görülen TB vakalarını rapor etmedi ve ayrıca bu ülkelerden 2 tanesi mahkumlar ve askeri personelde izlenen vakaları da dışarıda bıraktı. Tablo I'de detaylı bilgi sağlayan 41 ülkenin bildirdiği vakalara ait veriler gösterilmektedir. Bu 41 ülkeden 7 tanesi rekürren vakaları dahil etmeksizin sadece yeni vakaları bildirdi: hastalık özelliklerinin analizine bu vakalar dahil edilmedi. Kişisel kompüterize veri gönderen 19 ülke arasında kayıp veri oranları, sosyodemografik veriler (yaş ve cinsiyet için %0-%1) ve hastalığın yerine ait veriler (%0-%3) için en az iken ülkeler arası büyük varyasyonlar gösteren bakteriyel durum değişkenleri (kültür sonuçları için %0-%50, balgam yayması sonuçları için %0-%72) için en yüksekti. 1995 Yılında Saptanan TB Vakaları
* Arnavutluk, Ermenistan, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna-Hersek, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İsrail, İtalya, Kırgızistan, Latvia, Litvanya, Lüksemburg, Malta, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz, Moldova Cumhuriyeti, Romanya, Rusya Federasyonu, San Marino, Slovakya, Slovenya, İsveç, İsviçre, Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti, Türkiye, Türkmenistan, İngiltere, Özbekistan, Yugoslavya. ![]() Yeni ve rekürren tüm vakaların (n=107.096) yaşlarını bildiren 2 ülkede, vakaların %4'ü 15 yaş altı çocuklarda, %77'si adolesanlarda ve 64 yaşına kadar olan erişkinlerde, %19'u ise 65 yaş ve üzerindeki kişilerde idi. Genel kadın-erkek oranı 1.8 idi. Her 2 grup ülkeye ait yaşa ve cinsiyete özel insidans hızları Şekil 1'de gösterilmektedir. Grup 1 ülkelerde yaşla birlikte sabit bir artış gözlendi ve hız en yüksek en yaşlı grupta idi. 15 ile 24 yaşına kadar kadın ve erkeklerde hızlar eşitti. Bu yaşlardan sonra erkeklerdeki insidans hızı kadınlarda gözlenenin 2 katına çıkıyordu. Grup 2'de çocuklarda orantısız şekilde düşük hızlar gözlendi. Erkeklerde insidans 45 ile 54 yaşlarında pik yaparken kadınlarda insidans hızı 25 ile 34 yaş ve 65 yaş ve üstünde olmak üzere bimodal bir dağılım göstermekteydi. ![]() 21 adet Merkez ve Batı Avrupa ülkesinden tüm vakalara ait coğrafi orijin bilgisi sağlanabildi. (TabloII) (Hepside Batı Avrupa' da bulunan) 6 ülke vakaların en az yarısını "yabancılar" olarak bildirirken, (hepsi Merkez Avrupa' da bulunan) 4 ülke vakaların %1 veya %1'den azını yabancı olarak bildirdi.
*Bilinmeyen
Cografi kökenli toplam 1101 vaka mevcuttur.
Yeni veya rekürren olma durumunu rapor eden 34 ülkede vakaların %10'u rekürrendi (226.785 vakadan 23.348' vaka) ve ülkeler arasında küçük varyasyonlar mevcuttu. 32 ülke yeni ve rekürren vakaların tümü (n=135.743) için hastalığın yerini bildirdi. 22 ülkede vakaların %80' i pulmoner TB (yalnızca pulmoner veya ekstra respiratuar bir bölge ile ilişkili) olarak bildirildi. Diğer 10 ülkede ise vakaların %90'ı repiratuar TB (yalnızca respiratuar veya ekstra respiratuar bölge ile ilişkili) olarak rapor edildi. Balgam yayması sonuçlarını bildiren 24 ülkede vakaların %37'si yayma pozitifti. Bakteriyolojik konfirmasyonun kültüre dayandığı 9 ülkede vakaların %55' i (20.776 vakadan 11.527'si) konfirme idi. Vakaları kesinleştirmek için kültür veya balgam yayması sonuçları kullanan 18 ülkede vakaların %52'si (60.988 vakanın 31.487' si) konfirme idi. Bu 18 ülkeden vakaların %59' unun konfirme olduğu 12 tanesi her 2 incelemenin sonuçlarını ayrı ayrı rapor etti: %43'ünde pozitif kültür, %13'ünde pozitif balgam yayması ve bilinmeyen kültür sonuçları, %3'ünde pozitif balgam yayması ve negatif kültür mevcuttu. TARTIŞMA
1995 yılı verileri konsensus önerilerinin uygulaması başlamadan önce toplandığı için veri toplanması ve karşılaştırılabilirlikteki bazı yetersizlikleri sergilemektedir. Bir çok ülke (rekürren vakaları değil) sadece yeni vakaları rapor etti. Dahası, rekürren vakaları bildiren ülkeler, ülkelerarası insidans hızı karşılaştırmaları ve rekürren vaka oranlarının tespitinde çelişkilere neden olabilecek farklı kriterler kullandılar. Bir çok merkezi ülke ve doğu ülkeleri yabancı uyruklu vatandaşları bildirim sistemlerinin dışında tuttu. Bir kısmı mahkumlar ve askeri personel için erişime kapalı ayrı bir bildirim sistemine sahipti. Mahkumlardaki TB vakalarının bildirilmemesi bazı ülkelerde insidans hızlarında temel bir yanlışlığa yol açar. Bazı ülkelerde evsizler, illegal göçmenler ve sığınmacılar gibi duyarlı nüfuslarda bildirim dışında tutulmuş olabilir. Bir çok ülkede, yüksek genel insidans hızlarına rağmen çocuklarda rölatif olarak daha düşük insidanslar izlenmesi çoçuklarda bildirimin yetersiz olduğunu düşündürmektedir. Ancak fizibilite çalışması sırasında ülkelerdeki yetersiz bildirim durumu değerlendirilmedi. Bazı batı Avrupa ülkelerinde bu durum büyük boyutlarda olabilir. Avrupa'da insidans hızları büyük değişkenlik göstermesine rağmen bazı coğrafi trendler aşikardır. Düşük insidans hızına sahip ülkelerin hemen tümü (Grup 1:20/100.000' in altında) batı Avrupa' da, yüksek insidans hızına sahip (Grup 2: ³20/100.000) ülkelerin hemen hepsi merkez ve doğu Avrupa'da bulunmaktadır. Her iki grup ülkedeki yaşa ve cinsiyete özel insidanslar düşük ve yüksek TB insidansına sahip ülkelerdeki tipik epidemiyolojik modellerle uyumlu idi. Ancak yukarıda bahsedilen nedenlerden dolayı ülkeler karşılaştırılırken son derece dikkatli olunmalıdır. Yaş, cinsiyet ve hastalığın yerine ait bilgiler yeterliydi. Bunun aksine hastalığın coğrafi kökenine ait bilgiler bir çok ülke için tam değildi ve tanımlamalardaki uymusuzluklar karşılaştırmaları zorlaştırdı. "Yabancılar" arasında vakaların oranı açısından gözlenen büyük varyasyonlar geçmişteki ve bugünki göç modellerini ve göçmenlerin asıl ülkelerindeki, TB prevalansını yansıtır. Vakaların konfirme edilme yöntemleri- yalnızca kültürle veya kültür ve/veya balgam yayması- ülkeler arasında farklılık gösterir ve sadece rutin kültür imkanının mevcut olup olmamasına dayanmaz. Bazı Avrupa ülkelerinde vakaların konfirmasyonu için halen tümüyle balgam yayması incelemelerine güvenilmektedir. Fakat Avrupa Birliği' nin sadece üç ülkesinde önerilen şekilde kültür konfirmasyonunun zorunlu tutulması şaşırtıcı bir durumdur. Kesin vaka olarak nitelenmesi için gerekli bakteriyolojik yöntemden bağımsız olarak kesin vaka oranları büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı ülkelerde kesin vaka oranları çok düşüktü. Pozitif balgam yayması ile izlenen pulmoner vakaların oranı da azdı. Vaka tanımları hakkındaki konsensus önerilerinin bu bilgilerin kalitesini artırmaya yardımcı olacağı ümit edilmektedir. Ülkelerin hemen hepsinin fizibilite çalışmasına katılmaları Avrupa'da TB sürveyansının mümkün olduğunu göstermektedir. Tanımlamalardaki farklılıklar ve bilgilerin erişilebilirliği ve yeterliliğindeki farklılıklar bildirim sistemlerindeki önceden beri mevcut olan farklılıkları yansıtır ve 1996 yılında hazırlanan önerilerin hızla uygulamaya konmasının gerekliliğini vurgular. Avrupa TB (EuroTB) projesi ikinci yılında TB vaka bildirimlerinin sürveyansı için rutin bir sistem kuracak ve anti-tuberküloz ilaç rezistansına yönelik bir sürveyans sisteminin fizibilitesini araştıracaktır. EuroTB yıllık verileri toplayarak konsensus önerilerinin yerleşmesini hızlandırmayı amaçlar.Avrupa'da TB bildirim sistemlerinde meydana gelen değişiklikler burada sunulan bilgiler temel alınarak monitorize edilecektir.
(Ayrıca Eurosurveillance 1998; 3:2-5' te yayınlanmıştır. Fransızca versiyonu Eurosurveillance tarafından sağlanmaktadır). Dr. Canan KAYNAK
LEJYONER HASTALIĞI, AVRUPA, 1998 Avrupa Lejyonella Enfeksiyonları Çalışma Grubu (EWGLI) üyesi 31 ülkeden 28 tanesi 1998 yılında Avrupa Bilgi Bankası'na katkıda bulunmuşlardır. Bilgiler, standart bildirim formlarının doldurulması ile toplanmıştır. Katılımcı ülkelerden 1993'ten beri veri toplanmaktadır. Eldeki bilgiler göstermektedir ki; 1998 yılında Avrupa'dan 1442 lejyoner
vakası bildirilmiştir.
Enfeksiyon Hızı
Vakaların Sınıflandırılması
Avrupa Lejyonella Enfeksiyonları Çalışma Grubu'nun (EWGLI) 9 üye ülkesi tarafından, 165 vakalık (%11.4) toplam 43 vaka kümelenmesi saptanmıştır. 10 salgın hastanede, 12'si ise toplumda kazanılmıştır. 10 tanesi seyahate bağlı olup, bu rakam Avrupa Lejyonella Enfeksiyonları Çalışma Grubu (EWGLI) Uluslararası Bilgi Bankası tarafından aynı dönem için 19 olarak bildirilmiştir . Bildirimde fark olmasının nedeni ise, aynı vakanın seyahati sırasında birden fazla ülkede konaklaması ve her ülkeden farklı vaka gibi bildirilmesidir. Hastane salgınları; Çek Cumhuriyeti, Danimarka, İtalya, İskoçya ve İspanya'da meydana gelmiştir. Bir salgın da, Paris'teki Dünya Futbol Şampiyonası sırasında Fransa'da yaşanmıştır. Enfeksiyon Kaynağına Göre Salgınlar
Seyahate Bağlı Enfeksiyon
Avrupa içerisinde yapılan seyahatler; seyahat vakalarının %80 ini oluşturmakta iken geriye kalanlar, Amerika Kıtası, Asya ve Karaibler ile bir ülkeden daha fazla ülkeye yapılan seyahatler ile oluşmaktadır. En sık görülen ülkeler İspanya (66), Fransa (51), Türkiye (35), İtalya (22) ve Yunanistan (15) olarak belirlenmiştir. Vakaların 15 tanesi, hastalık öncesinde birden daha fazla ülkeye seyahat etmiştir. 1998'de, İngiltere'den Fransa, İspanya ve Türkiye gibi seyahate bağlı vakaların yüksek olduğu ülkelere giden milyon ziyaretçi başına oluşan Lejyonella enfeksiyonu şeklinde hesaplanmış olup , Türkiye halen en yüksek enfeksiyon oranını elinde bulundurmaktadır. (23vaka=%23.7) İspanya %5.2 (47 vaka), Fransa %1.3 (15 vaka) ile Türkiye'yi izleyen ülkelerdir. Tanı Metodları
Rapor edilen vakaların 76'sından (%5.3) ya diğer lejyonella türleri ya da türü bilinmeyen lejyonellalar sorumlu olup, bu grup 1997'ye göre daha az bir oranı oluşturmaktadır. Vakaların 195'inde (%63) L.pneumophila sg1 enfeksiyonu sorumlu olarak bulunmuştur (Tablo IV).
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||